5 Kasım 2010 Cuma

ÇİNGENELER NEDEN DANSEDİYOR

Uyuşuk kitlelerin peşinde

Sık sık gezerdim çöllerde;

Basit yemeklerinden yer

Uyurdum ateşlerin önünde.
Severdim ağır yürüyüşlerini,

Ve uğultulu şarkılarını;

Sevecenlikle hep yinelerdim

Sevimli Mariula’nın adını.
Aleksandr Sergyeviç Puşkin, “Çingeneler” (Çeviren: Mümtaz İdil)

Çingenenin birine çıkışmışlar: “Ne biçim yürüyorsun?” diye.

“Yürümüyorum ki,” demiş. “Dans ediyorum…”
“Müziksiz dans mı olur?”

“Beynin varsa, olur.”
Yaşamının sonuna doğru kulakları duymadığı halde orkestrayı yöneten Beethoven’e de sormuşlardır belki: Duymadığın müziği nasıl yönetiyorsun, diye. Muhtemelen o da çingenenin verdiği cevabı vermiştir.

Çingenelerin (“devlet katındaki” adıyla Romanların) dans etmek için de, müzik yapmak için de çalgıya ihtiyacı yoktur. Yaşadıkları sürece hep dansın ve müziğin içindedirler. Çingene sözü ile dans ve müzik bu yüzden özdeşleşmiştir. Bir de ateş tabii ki… Ateş olunca, “mey” olmazsa olur mu?..

Bizde ve kovuldukları birçok ülkedeki kötü şöhretlerinin aksine müthiş bir gizem, ilke ve yetenekle donanmışlardır.
YASAKLANAN DANS
Dansın yasaklandığı, kiliselerin müzikle birlikte düzenli salınımlara asla izin vermediği yüz yıllarda bile, çingene müziği ve dansı varlığını sürdürmüş, dünya müziğine damgasını vurmuştur. Ama çingene müziği, yapısı gereği olmazsa olmaz koşulları hemen akla getirir: Mey, dans ve ateş.

Tarihçi Hammer, Kanuni Sultan Süleyman zamanında Fransa kralı François’e bir mektup yazarak, ülkede dansın yasaklanmasını istediğini, bu nedenle de yüz yıl Fransa’da dans edilmediğini söyler, ama bunda Kanuni’den çok kilisenin etkisinden söz etmek daha doğru olur.
Bu bir şehir efsanesi olarak tarih sayfalarına düşmüştür. Geride tüm kanlı pençesiyle kilise durmaktadır.

Kanuni bile yüz yıl bir yasağı sürdürecek kudrette hüküm sürmediği gibi, Kanuni’den sonra Osmanlı’nın gücünün de özellikle de Avrupa’da azaldığı bilinmektedir. Hatta kimi kaynaklara göre Kanuni’nin son dönemiyle birlikte bu etki neredeyse “etkisizlik” düzeyine inmiştir. Eğer Fransa’da, Hammer’in dediği gibi yüz yıl süren önemli bir zaman diliminde dans yasaklanmışsa, bunun asıl nedenini “dinsel” bağnazlıkta aramak daha doğru olur.
Yine de Hammer’in notlarına aldığı Kanuni’nin ünlü mektubuna değinmekte yarar var:
“Ey Fransa Kralı Fransuva! Sefir-i Kebiriden aldığım mazhara göre malumatım oldu ki, memleketinde dans namında ala mele-innas fuhşiyyat ve lubiyat yapıyormuşsun. İş bu name-i humayunumun eline vusulünden itibaren bu mel’anet ve rezalete son vermediğin takdirde ordu-yu humayunumla gelip seni kahretmeye muktedir olurum.”

Kanuni Sultan Süleyman
Kendi hareminde cariyelerini, dansözleri oynatan, köçekleri tepsi üzerine çıkaran bir bakış açısının Fransa’daki dansa böyle bir müdahalede bulunduğuna inanmak zor, ancak yine de dans, binlerce yıldır insanoğlunun yapısı gereği varlığını sürdürmeye çalışsa da, hep aşağılanma ile burun buruna gelmiştir.

Hala dansın bir “hafiflik” olduğu konusunda “radikal” çevrelerce öne sürülen yaklaşımlar bulunmakta, ama bunlar yine de “dans ve müzik”bütünlüğünün önlenemez yaşayışı karşısında yeterince güçlü olamamaktadır.

İslam coğrafyasında dansın “erkek” kılığına indirgenmesi veya “dansöz” kıvraklığına soyutlanması, dansın bu topraklarda gelişmesini engellemiş ve bireysel yetenek düzeyine indirmiştir.

Roma İmparatorluğu’nun güçlü adamlarından Çiçeron’un, “"Nemo fere saltat sobrius nisi insanit" (Bence sarhoş veya deli olmayan hiç kimse dans etmez), sözleriyle dansa karşı olduğunu söylemesine karşın, Roma saraylarının dansları engellenemedi.
İÇKİNİN ETKİSİ

İçki, insanın üst benliğini kaldıran, çekingenlik, endişe ve korkuları en aza indiren bir etki de yaratır bilindiği gibi. Müziğin doğrudan insanın fizyolojisini etkileyen ritmi karşısında, vücudun istemsiz salınımlara kendini kaptırmasına neden olur. Bu, daha sahnesel düzeyde sergilendiğinde “dans sanatı” olmuştur da,çingeneler gibi göçebe guruplarca gerçekleştirildiğinde “dans” olarak kalmıştır.

Tek başına ele alındığında dans bir hafifliği, vurdum duymazlığı, deliliği ve en çok da sarhoşluğu çağrıştırır. Bunun görkemli sahnelere taşınması veya ritüel alanlarda kullanılması ise ona sanatsal bir kimlik verir. Koreografi, bu sanatsal kimliğe bürünmenin tüm yükünü üzerinde taşır ve gerçekten de hayranlık uyandıran gösterilerin ortaya çıkmasını sağlar. Başı bozuk salınımların düzenli ve göze hoş görünmesi, dansı sokaktan salonlara taşımıştır böylelikle.

Ama sokak her zaman sokaklığını korumuş ve dansın özgünlüğünü, özgürlüğünü ve mesajlarını asla “koreografik” düzen içine sokmamıştır. Alın Arjantin tangolarını, emprovize caz kıvraklığını, çingene müziğini, balkan müziğini… Kendiliğinden oluşan bir müziğe vücudun kendini kaptırmasından başka bir şey değildir ve doğaçlama gelişen bir sokak sanatıdır.
Özgürlüğünden ödün vermediği için çingeneler sıkı sıkıya sarılmıştır dansa. Bir kırık kemanla Yehudi Menuhin ustalığı göstermeleri de bundandır (bu konuda Menuhin’in müthiş bir belgeseli vardır). Bu özelliğiyle Puşkin gibi bir şaire yüzlerce sayfalık bir destan yazdırmıştır. Özgürlükle bire bir çakışan en ilginç topluluktur çingeneler ve salt bu “kendiliğinden özgürlükleri” nedeniyle hemen tüm ülkelerden kovulmuşlardır. Sirklere asla çıkaramadığınız, eğitemediğiniz kediler gibidirler. Size uymazlar, sizi de kendinize uymaya zorlamazlar; çeker giderler, ama yanlarında müziklerini, danslarını ve içkilerini de götürürler. Dev bir ateşin etrafında toplanır, ateşle birlikte dans ederler.

Ateşle birliktedirler her zaman, çünkü ateş de onlar kadar özgürce dalgalanmakta, çalınan müziğe aynı güzellikte ve kıvraklıkta cevap verebilmektedir.
Çingenelerden çok şey öğrenmiştir bu dünya; en çok da müziği, sarhoş olmayı ve dansı öğrenmiştir: Ama illa da kıpkırmızı bir alevin etrafında ve çılgıncasına…

Mümtaz İdil
Odatv.com

05.11.2010 02:36

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.