17 Kasım 2010 Çarşamba

AHMET TELLİ OLMASA O ÖDÜLÜ ALAMAZDIM

DTCF’de okuduğum yıllarda, okul çıkışında genellikle ünlü kantine uğramak yerine, sınıf arkadaşım Nevzat Gümüşel ile birlikte Zafer Pasajı’ndaki Toplum Kitapevine giderdik. Arada bir çilli suratlı, sarımsı saçlı, kısa boylu bir çocuğu kitapevinin sahibi Remzi İnanç’ın yanında oturur bulurduk. Nevzat da bana çocuğu her görüşümüzde, “Bak,” derdi, “Bu çocuğa dikkat et, ileride çok ünlü bir şair olacak.”
Gösterdiği kişinin Ahmet Telli olduğunu sonradan Remzi İnanç söylemişti.1984 yılında ilk kitabımın hazırlıklarını yaparken, Dayanışma yayınları kuruldu. Başına da Ahmet Telli geldi, oturdu. Artık adı duyulmuş bir şairdi ve Nevzat haklı çıkmıştı. Kitap hazırlığımı koltuğuma sıkıştırıp yanına gittim. Önce Dayanışma kooperatifine üyeliğim yapıldı, ardından da kitap baskıya verildi.
Bir gün, TCDD Çeşitli Gelirler Şubesi’nde otururken telefon çaldı, arayan Ahmet Telli’ydi. Kitabın dizgisinin yapıldığını, ancak çok kısa kaldığını, acele bir bölüm daha eklemem gerektiğini söyledi.
O sıralar şimdi yazdığım gibi bir anda kağıda kafamdakileri dökmek gibi bir alışkanlığım yoktu. O yüzden de biraz zaman istedim. İlk Türk romancılarını kitabın sonuna eklemeye karar verdim. Namık Kemal’in “İntibah” romanıyla başlayacaktım ve Tanzimat dönemi Türk romanından bir kesit vermeye çalışacaktım.
İstediğim gibi olmadı, ama kitap 120 sayfaya ulaştı ve basıldı.
Dizgisi Necatibey civarlarında bir matbaada yapılıyordu. Prova çıktılarını almak için matbaaya gittiğimde yüreğim deliler gibi atıyordu. Kolay değil, ilk kitabımı, benim dışımda birisi yazıp bana verecekti. İlk kez çocuk sahibi olmak gibi bir şeydi o an hissettiklerim (Oğlum Barış kitaptan sonra doğdu). Kurşun harfler yukarılardan bir yerden düşüyor, dizgiciler inanılmaz bir hızla sayfaları dolduruyor, çıkan sayfaları da ben ardı ardına dizip heyecanla bitmesini bekliyordum.
İlk yazım “Dönemeç” dergisinde çıktığında çok daha fazla heyecanlanmıştım. Kitap hevesi bir süre sonra geçti, çünkü bir yığın konuyu üstünkörü geçtiğimi düşünmeye başlamıştım. Daha iyi işlemem gereken konulara yüzeysel değinmiş, hiç değinmemem gereken konularda ise çok ayrıntıya girmiştim (daha sonra Yaşar Kemal bir sohbetimizde bu eleştiriyi getirdi zaten).
Aradan ne kadar zaman geçti tam anımsamıyorum, ama bir pazar sabahı, kahvaltı hazırlığı yaparken karım, “Ödül almışsın,” diye Cumhuriyet gazetesiyle birlikte yanıma geldi.
“Ne ödülü?” diye sordum.
“Akademi Kitapevi Araştırma-İnceleme Birincilik Ödülü.”“Nasıl olur? Ben başvuruda bulunmadım ki?”
Sevgili Ahmet Telli... Benim adıma yayınevi olarak başvuruda bulunmuş meğerse....
Daha sonraları, “Niye bana sormadın?” dedim.
“Sorsam ne değişecekti?” diye yanıtladı. “Katılmak istemiyorum mu diyecektin?”
Verecek yanıtım yoktu.
Ahmet’le en son, 10 yıl önce Çankaya televizyonunda yürüttüğüm bir programa çıktık ve şiirleri üzerine konuştuk. O sıralarda “Kül” adlı bir şiir kaseti çıkmıştı, ondan bazı pasajlar okumuştu.
Şiir çok özel bir edebiyat dalı olduğundan, şairlikle de uzaktan yakından ilgim olmadığından, şiire karşı hep bir okur gözüyle bakmışımdır. Şairler benim için çok önemli ve özel kişilerdir ve asla eleştirilemezler. Kelimelerle dans edebilmenin yaman yürekliliğidir onların yaptığı. Şiir edebiyat biliminin en soyut yaratımıdır. Açın okuyun Ahmet Telli’nin “Su Çürüdü” kitabını... O zaman anlayacaksınız, su da çürürmüş...12 Eylül sonrasında çok sıkıntı çekti Ahmet, çok da hırpalandı. Ama çabuk toparlandı, ayağa kalktı ve şiir yazmaya devam etti, hala da yılmadan sürdürüyor kelimelerle dansını.
Türk edebiyatı için büyük bir kazanç olan bu “ufak dev adam”, kendi halinde Ankara’da yaşayıp gidiyor, şiirler yazıyor, incelemeler yazıyor, ama tüm bu emeğinin karşılığında yalnızlığını da sürdürüyor. İnanılmaz bir çevresi, seveni var, ama yeterince değerlendirilmiyor, “neonlara” ismi taşınmıyor. Sanatla (!) uğraşan diğerleri gibi... Kendisi de istemiyor zaten.
Bir gün, Öteki Yayınevi’ne uğradığımda bana, “Neden Tolstoy’un ‘Sanat Nedir’ kitabını çevirmiyorsun, Türkçe’ye çevrilmedi hiç,” demişti. Ben de, kitabın Rusçası’nı bulmaları halinde seve seve çevireceğimi, ama bir çevirmen olarak çok yavaş çalıştığımı belirtmiştim. Sonra da Dostoyevski ve Tolstoy tartışmasına girişmiştik, hangisi daha önemli, hangisi daha büyük, diye... Üzerimize vazifeymiş, sanki biz karar verebilirmişiz gibi.
Çok sonraları, Tolstoy’un “Sanat Nedir” adlı kitabının çevirisine rastladım. Hem sevindim, hem üzüldüm. Yani, siz bir çeviriye başlıyorsunuz, emek veriyorsunuz ve bir de bakıyorsunuz ki, ele aldığınız kitap çoktan çevrilmiş...
Ahmet Telli’yi arayıp durumu bildirdim ve çeviriyi bıraktığımı söyledim.
“Sen devam et, daha iyisini yaparsın,” dedi.
Söz konusu bir roman ya da şiir olsa, daha iyisi belki yapılabilir. Ama, eleştiri kitaplarında üç aşağı beş yukarı söylenmek istenen anlaşılır. Yazılan son derece didaktiktir ve uğraşsanız da bozamazsınız. Ancak bazı cümleleri anlamayabilirsiniz ve atlayabilirsiniz, o kadar.
Ahmet’e düşüncelerimi anlattım, o da kabul etti.
Uzun zamandır görmüyorum.
Bir ara Konur sokaktaki kahvelerden birinde Nihat Genç ile çay içerken rastlamıştım. Öylesine ayak üstü konuşmuştuk.
Şairlerimizi de hırpalıyor ve yok ediyoruz.

Mümtaz İdil
Odatv.com

17.11.2010 00:40

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.