14 Kasım 2010 Pazar

ÖLÜMÜN YÜZÜNÜ İLK ONDA GÖRDÜM

Okan Şahinbaş’ı siz hiç tanımadınız, artık tanımanız da mümkün değil. O, benim tanıdığım ve size anlatmayı düşündüğüm bir “surat”, çünkü ölümün yüzünü ilk kez ben onda gördüm. Ölümden ürkmedim, ama dehşetini iliklerime kadar hissettim.
Çorum Valiliği’nin ek binasındaki sekizinci katta bulunan büroma ilk geldiğinde (2001) 5 yaşındaydı. Babası telaş içinde onu sakinleştirmeye çalışıyor, o ise çocukluğunun tüm özgürlüğüyle odaya girip çıkıyordu.
Babası, “müdür amca kızacak,” dedikçe, daha da azgınlaşıyordu. Müdür de neydi ki? Çocuk müdür falan dinler miydi?
O ilk görüşümdü.
İkinci kez gördüğümde ise ölmek üzereydi.
İlk görüşümün üzerinde 7–8 ay geçmişti. Bir gün babası, Okan’ın hasta olduğunu ve Ankara’ya sevk ettirdiklerini söyledi.
Benim de, oğlum için Ankara’ya sık sık taşındığım zamana rastlıyordu.
Sonra Ankara gidişleri sıklaştı. Bir gün sordum: “Nedir hastalığı?” diye.
Babası omuzlarını kaldırıp, “Bilmiyorum müdürüm,” dedi. “Bir kan hastalığı varmış. Sürekli kan vermek gerekiyor. Anasıyla benim kanım da uyuşmuyor. Çocuk iyice zayıfladı...”
Aklımdan geçti, ama bir şey söylemedim.
Babasının söylediğine göre Okan giderek ağırlaşıyordu. Artık daha sık Ankara’ya gidiyor, gittiği zaman daha fazla hastanede kalıyordu. Hastalık da belli olmuştu: Lösemi...
Arada bir iyileşiyordu Okan, babası da umutla dolanıyordu dairede. Çok düşkündü yavrusuna. Kolay değil, 18 yıl sonra gelen ikinci evlattı Okan ve çok da sevimliydi.
Baba giderek işe gelmez oldu. İş arkadaşları karıncalanmaya başladı, ama biliyordum onun çaresizliğini ve sessizce izliyordum.
Bir gün daha bir çaresiz geldi. Duruşundan da, konuşmasından da belliydi çaresizliği. Ankara’yı aradım, eşim aracılığıyla kan buldurdum. Çorum’daki doktor arkadaşları arayıp, 0 grubu Rh negatif kan tedarik etmeye çalıştım. Çorum’un önde gelen hem doktor hem “insanlarından” göz doktoru Ayhan Mutlu sayesinde bulabildik.
Ama bunların hepsi “taşıma suydu” ve değirmeni bir yere kadar döndürecekti, hepimiz biliyorduk.
Bir gece baba Şahinbaş dehşet içinde beni arayıp, bir cankurtaran bulmamı istedi. Okan’ın ateşi 42-43 dereceye çıkmıştı ve havale geçirmek üzereydi. Acilen Ankara’ya gitmesi gerekiyordu.
Cankurtaran bulamadım, ama Mecitözü’nden akrabası sağlamıştı ve Okan bir kez daha ve son kez Ankara’ya gitti.
Döndüğünde babası, doktorların artık yapacak bir şey olmadığını söylediklerini anlattı. Söyledikleri: “Tanrıdan umut kesilmez. Artık bir mucize bekliyoruz...”
Bu, “ölecek artık,” demenin yumuşatılmışıydı besbelli.
Babası bunu bana anlattığında günlerden çarşambaydı. Aynı gece, nedenini bilmeden ağladım. Bir kez görmüştüm Okan’ı, ama bir çocuğun çaresizlik içerisinde bu dünyadan göçüp gitmesini haksızlık olarak görüyordum. Oysa binlerce, yüz binlerce, milyonlarca çocuk bu dünyadan haksız yere göçüp gidiyordu her gün, ama ben yine de Okan’ı aklımdan çıkaramıyordum.
Eşimle telefonda konuştum. Okan’ı ziyaret etmek istediğimi, onu kucağıma almak istediğimi ve sanki “alternatif tıp” varmış gibi, ona dokununca iyi edeceğimi sandığımı söyledim.
Nedense inanıyordum böyle bir şey yapabileceğime, saflık bu ya.
Perşembe günü kocaman, tüylü bir oyuncak alıp Okan’a gittim. Dehşet bir görüntüyle karşılaşacağımı biliyordum, ama bu kadarını beklemiyordum. İnanılmaz zayıflamıştı. Çöp gibi bacakları pijamasından sıyrılmıştı. Sarı saçları Amerikan biçimi kesilmişti. Renkli gözleriyle yorgun yorgun bakıyor, ikide bir babasının boynuna sarılıp ayağa kalkmaya çalışıyordu.
Verdiğim oyuncağa bakmadı bile.
“Biraz dolaşalım,” dedim. Aslında ondan çok benim ihtiyacım vardı dolaşmaya. Dışarı çıkıp bir arabaya bindik. İlk kez o zaman kucağıma geldi. Gözleri dalıp gidiyordu. Sanki ölüme bakıyordu.
Evet, bence ölüme bakıyordu. O gözlerini, bakışını asla unutamayacağımı anladım.
Duygusaldım. Biraz konuştuk, ama o da ben de ağzımızı zor açıyorduk, kelimeler benim boğazımda düğümleniyordu, onunki ise güçsüzlükten çıkmıyordu.
Baba oğul beni çarşıda bir yerde bırakıp döndüler.
Cumartesi akşamı o beklenen telefon geldi: Okan’ı kaybetmiştik.
Onu tanımadınız, çok güzel bir çocuktu.
Çok akıllı, çok sevimli ve yaşamak isteyen bir çocuk... Oynayamadı, sevinemedi ve babasının söylediği kadarıyla çok acı çekti. 6 yıllık bir yaşam, iki yılı delik deşik olmuş bir vücut...
Onu tanımadınız, ne yazık ki ben tanıdım.
O, milyonlardan yalnızca bir tanesiydi...
“Ünlü” değildi...
Bu sayfalara “ünlü” olarak da giremedi.

Mümtaz İdil
Odatv.com 

14.11.2010 00:37

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.