18 Kasım 2010 Perşembe

REFİK ERDURAN BANA YİNE SATAŞACAK

Tiyatro deyince aklıma arada bir Refik Erduran gelirdi. Kitaplarından...
Üstelik, çok uzaktan da olsa, bir akrabalığımız olduğunu, evlendikten sonra öğrendim.
Bir gün (hep böyle olur ya), adamın biri hışımla odama girdi. O sıralarda Ankara’da Strasbourg caddesinde Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü’nde çalışıyorum.
İçeri hışımla giren de Refik Erduran...
Kardeşim,” diye söze başladı girer girmez, “Burada siz görev mi yapıyorsunuz yoksa insanların işlerini zorlaştırmak için mi oturuyorsunuz?
Konunun ne olduğunu sordum doğal olarak.
Metamorfoz adlı belgesel bir Atatürk filminin metin yazarlığını yapmıştı ve filmin haklarına sahipti. Film de Kültür Bakanlığı’nın desteğiyle çekilmişti. Ama filmin haklarının kendisine devredilmesini ve bunun TRT’de oynatılmasını istiyordu.
Sinirlenmemesini söyledim ve oturmasını sağladım. Üstelik eline (yasak olmasına rağmen hep zulamda bulunurdu) bir kadeh cin-tonik verdim, daha saat on iki bile olmamışken.
Beş dakika sonra da istediği izin hazırlanmıştı bile.
Tam o sırada içeriye Genel Müdür Gürbüz Mutlu girdi...
Aralarında daha önce ne geçtiğini de bilmediğimden, şaşırdım.
Gürbüz Mutlu, hemen Refik Erduran’a doğru yönelip, elini uzattı ve “Kusura bakmayın Refik Bey, istediğinizi yerine getiremedim, ama buna mevzuat izin vermiyor. Beni anlayışla karşılarsınız umarım,” dedi.
Erduran oturduğu yerden kıpırdamadı bile ve Genel Müdürün uzattığı eli görmezlikten gelip, “Ben sizin elinizi falan sıkmıyorum beyefendi,” dedi. “Siz kafası örümceklenmiş sıradan bir bürokrattan başka bir şey değilsiniz!
Çok zor durumda kalmıştım takdir edersiniz. Genel müdür, benim önümde fırça yiyordu, üstelik de iş halledilmişken.
Gürbüz Mutlu hiçbir şey söyleyemeden odadan çıktı, gitti.
Yıllar sonra, ben Kültür Bakanlığı’ndan iki kez ayrılıp yeniden döndükten sonra, Recep Bilginer ile birlikte Bakanı ziyareti sırasında yeniden karşılaştık. Bu süre içerisinde telefonla birkaç kez konuşmuşluğumuz olmuştu, ama yüz yüze ikinci kez ancak o zaman karşılaştık.
Sinema Genel Müdürlüğü’ne yeniden dönmeyi düşünmüyor musun?” diye sordu.
Kademe ilerlemesi cezam var,” dedim. “Mümkün değil...
Bakanla konuşalım, cezanı kaldıralım,” dedi.
Recep Bilginer de destekledi bu görüşü.
Sizin devlet memurluğu yapmadığınız belli oluyor,” dedim. “Bakan istese de cezayı kaldıramaz, bu kesinleşmiş bir hüküm olarak kabul ediliyor.
Cezayı kim verdi?
İsmail Kahraman...
Neden?
İşe üç gün gelmekten...
Niye gelmedin?
Oğlumun doğumuna rastlamıştı...
Yasal izinin yok muydu?
Vardı, ama kabul görmedi...
Sen ne yaptın peki?
İstifa ettim, gazeteciliğe döndüm...
İyi de yeniden neden memuriyete döndün?
.....
Evet, bu asla cevap veremeyeceğim bir soruydu. Ne Refik Erduran’a bu sorunun karşılığını verebilirdim, ne de daha önce bana kızanlara. Memuriyet benim gibi gazetecilikten gelen insanlar için “aykırı” bir meslekti, bunu biliyordum, ama koşullar insanları bazen hain yapıyor, bazen yalancı bazen de ilkesiz. Benimki de ilkesizlikten başka bir şey değildi tabii ki... Kolaya kaçma yani.
Sonra bir gün Milliyet’te, Viagra kahramanı olarak karşıma çıktı.
Adı da "Viagra Refik" olarak kaldı zaten.
Görüşmüyoruz uzun zamandır ama bir gün hışımla odama girip, bana sataşacağını adım gibi biliyorum.
Umarım bu yazıyı da bir yerlerden bulur, okur.

Mümtaz İdil
Odatv.com

18.11.2010 23:58

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.