11 Mart 2013 Pazartesi

İnsanlar bir “dahi” olmadıklarını çok geç yaşlarda anlar. Yani kırklı yaşların sonundan ölünceye kadar. Bu yaştan sonra artık deha ortalıkta pek görülmez. Belki bazı felsefeciler için bu doğru değildir, ama sonuçta felsefecileri dahi olarak kabul edene de pek rastlanmaz. Onların felsefe öğretmenlerinden farkları daha çok “filozof” nitelemesiyle ayrılır.
Matematikte bir deha olduğunuzun ortaya çıkması neredeyse üç-beş yaşlarında ortaya çıkar ve yirmili yaşların sonu veya en geç otuzlu yaşların başında da sona erer.
Aslında edebiyatta da geç yaşlarda ortaya çıkan dehalar vardır, ama sayıları çok fazla değildir. Deha olarak kabul edilenlerin çoğu genç yaşta ya ölmüşler ya da bir daha edebiyata geri dönmemişlerdir.
Ama insanoğlu bunu kabul etmekte zorlanır elbette. Yaş ilerledikçe kendisinde deha kırıntısı bulunmadığını anlamasına rağmen çoğu edebiyatçı hırçınlaşır, hayata küser, kendini alkole verir, özel yaşamını karmaşıklaştırır veya intihar eder.
Puşkin öldüğünde 31, Lermontov öldüğünde 27 yaşındaydı.
Arthur Rimbaud şiiri bıraktığında yirmili yaşlardaydı.
Jack London, Wirginia Volf, Mayakovski, Yesenin gibi dünya edebiyatına büyük eserler kazandırmış yazarlar ise bunu genelde yirmili yaşlarıyla kırklı yaşları arasında gerçekleştirmiştir.
19. Yüzyılın edebiyatçıları bir bakıma daha şanslılardır bu konuda. Çoğu eceliyle ölmüştür ve doksanlı yaşları bulanları da hatırı sayılır biçimde çoktur: Tolstoy, Upton Sinclair, Dostoyevski, Çernişevski, Victor Hugo vb. Aralarında Dobrolyubov, Puşkin, Lermontov, gibi kısa süreli yaşamlarına çok şey sığdırmış olanlar da vardır elbette, ama genelde 19. Yüzyıl yazarları daha uzun ömürlü olmuşlar ve daha “istikrarlı” yazmışlardır.
Marcel Proust veya James Joyce, Albert Camus gibi 20. Yüzyıl yazarları, müthiş beyinsel sıçramalarla, yazmaya başladıklarından çok daha farklı bir biçimde yazım hayatlarını noktalamışlardır ve bu da edebiyatın günümüzdeki algılanışından çok daha farklı bir boyuta çekilmesine neden olmuştur.
Deha ile delilik arasındaki ince farkı çok iyi biçimde ortaya koyan Nietzche veya Sade gibi yazarlar ise felsefe ağırlıklı yapıtlarıyla kendilerinden sonra gelen kuşaklara “gerçek bilgeliğin delilik olduğunu” söyleyen Erasmus’un üç günde yazdığı “Deliliğe Övgü”nün geçerliğini kanıtlama yolunu seçmişlerdir.
Siyasetin alabildiğine vahşi biçimde “su savaşlarına” dönüştüğü günümüzde, artık edebiyat eserlerinin yerini daha çok siyasi anlatılar ve buna dayalı romanlar almakta, okurun ilgisi de bu noktaya doğru çekilmeye çalışılmaktadır. Zira, dünyanın bu vahşi kapitalist sistem içerisinde hızla yeni yüzyıla doğru yol alması, dünyanın sonunun da çok kısa sürede karşımıza çıkacağını göstermektedir.
Dünyanın belki yeniden savaş karşıtı Lev Tolstoy, Konstantin Simonov, Jean Paul Sartre gibi yazarlara ihtiyacı var.
Savaş yalnızca meydanlarda verilmiyor çünkü. Meydanlarda verilen savaşlar artık televizyon aracılığıyla, kucağınızda çerez tabağı ile izlenebiliyor.
Ama tüm dünyada yok edilmeye devam edilen verimli toprak, temiz su kaynakları, küresel kirleniş, küresel ısınma, atomize malzemelerin aşırı kullanımı, ormanların yok edilmesi, kısa çıkarlar uğruna göllerin kurutulması veya bataklığa dönüştürülmesi ve buna ek olarak da mantar gibi büyüyen nükleer enerji santralleri veya kullanım tesisleri dünyanın ömrünün çok da fazla olmadığının kanıtı.
Tek umut, vahşi kapitalizmi en vulgar şekilde uygulayan ülkelerin, bu vahşetinin dünyanın sonununu getireceğini fark etmesinden çok kendi sonunu getireceğini fark etmesiyle bir süre daha uzatılabilir, ama asla durmayacaktır.
İnsan, kendi ömrü ile sınırlı bir süreyi “yaşamayı”, gelecek kuşaklarda yaşayacak çocuklarının “yaşamından” çok daha fazla önemsemektedir.
Kimsenin geleceği düşünmek gibi bir kaygısı yoktur, burası kesin.

Mümtaz İdil
Odatv.com

11.03.2013 05:03

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.