9 Ağustos 2010 Pazartesi

SANATÇILAR HASTALIKLI BEYİNLER MİDİR

Leonardo Da Vinci, öğrencisi Rafael ile birlikte Po ırmağı üzerinde kayıkla dolaşırken elini suya daldırır “Biliyor musun Rafael, der, şu anda elime değen su bir daha elime değmeyecek.”Rafael, “Bununla neyi anlatmak istiyorsunuz üstadım,” diye sorar.
“Bu, aynı suda iki kez yıkanamayacağımızı söyleyen eski bir Yunan filozofunun sözünün bir başka söylenişi evlat,” der büyük ressam.
“Aynı suda boğulmak mümkün mü peki üstad” diye sorar Rafael.
“Bu da nereden çıktı şimdi?”“Kayığımız su alıyor da...”Felsefe ile günlük yaşam her zaman çakışmıyor. Yalnızca felsefe ile değil, çoğu zaman sanat ile yaşam da çakışmaz. Biri diğerinin izdüşümü ya da değişik bir söylemle biri diğerinin ardılıdır.
Bu nedenle belki de; bir sanatçının yaşamını anlatmakla onun sanat yapıtlarını açıklamanız neredeyse imkansızdır.
Annesine olan hayranlığı nedeniyle üvey babasına düşman kesilen Baudelaire’in sanatını Oidipus kompleksiyle açıklamak, modası geçmiş bir Freud saçmalığından öteye gitmez.
Yok eğer bunu sanatıyla bağdaştırmayıp da salt Baudelaire’in kişiliği ile sınırlı tutarsanız da, yedi milyar nüfuslu şu ölümlü dünyada herhangi birinin yaşamından daha fazla önemi yoktur.
Baudelaire’i ele alıyorsanız şiirinden, Dostoyevski’den söz ediyorsanız romanından, Da Vinci’den söz ediyorsanız da en azından resminden de söz etmek zorundasınız.
Bunu da getirip yaşam koşullarına, sağlıksız çocukluğuna, anneye hayranlığına, babaya düşmanlığına bağlarsanız, “topal eşek de kıymetlidir,” mantığına saplanır kalırsınız.
Açın Dostoyevski’nin hayatını okuyun. Karamazov Kardeşler’in temelinde dört çocuğun da babalarından nefreti işlenir.
Kimse Dostoyevski’yi “annesine hayran, babasına düşman” bir Freud hastası olarak görüp açıklamaya kalkmamıştır. Açıklayan varsa da saçmalamıştır. Zira, Freudisien yaklaşımla Karamazov’u ve Dostoyevski’yi açıkladığınız anda, Dostoyevski’yi Suç ve Ceza platformunda aynı kategoriye oturtamazsınız.
Bu durumda da ortada ya Oidipus kompleksi yoktur ya da diğer romanlarını yazarın, başka biri yazmıştır.
Eh, bu da bir çeşit Aristo mantığı gibi görülebilir, yanlıştır da... Ama yazarlara ve eserlerine bir “psikiyatrist” mantığıyla yaklaşmanın doğal sonucudur bu.
Hep anlatılan Picasso öyküsünde olduğu gibi, sanata bu tür yaklaşanlara, sergisini gezen omzu kalabalık Nazi subayının, ressamın ünlü “Balıklar”tablosu önünde durup da, “bunların neresi balık” demesine Picasso’nun fısıltıyla verdiği yanıt verilir:”Onlar resim.”Ama benzer diyalogu bir de gelip Rodin ile yaşadığında tekrarlayalım: Ünlü ressam tablosunu tam bitirdiğinde yanına gelen Rodin’e gösterip, “ne dersin dostum, bu tabloyu sana hediye etmek istiyorum. Altına imzamı atayım mı,” diye sorar.
Ünlü heykeltraş bir süre resme baktıktan sonra yanıt verir: “Evet. En azından resmi nasıl asacağım hakkında bir fikrim olur.”Anlamadım demenin, ya da sanatsal algılamanın “en üst düzeyde”anlatımıdır bu...
Bu yazıyı Reha Muhtar’ın Pazar günü yazdığı yazı üzerine ele aldım. Sıradan bir internet sitesinden Baudelaire’in hayatını indirip de baktığınızda, Reha Muhtar’ın süslü cümlelerle anlattığı öykünün daha ansiklopedik anlatımını bulabilirsiniz demek için.
Yapılanın, ünlü şaire büyük haksızlık olduğunu belirtmek istedim. Realizme karşı açtığı müthiş bir savaşla, şiirin anlatımını değiştiren, isyankar hale sokan, başkaldırıcı çılgınlığı göze alan ve hiç umulmadık labirentlere giren bir şairin özel yaşamından yola çıkılarak edebiyatı tartışılamaz.
18 yaşında kör ve sağır bir kıza tecavüz ettiği söylenen Dostoyevski’yi ne yapacağız o zaman ya da dünyanın en borçlu yazarı olarak ölen Balzac’ı, şiiri bırakıp da silah kaçakçısı olan Rimbaud’yu, Oscar Wilde’ı ve daha yüzlercesini?..
Yukarıda anlatmak istediğim de buydu zaten. Sağlıklı yaşamlar sağlıklı sanatlar üretir demek, abesle iştigaldir. Sanatçılar mutlaka “hastalıklı beyinlerdir” gibi bir yaklaşım daha da abestir.
Bunlardan birini ima etmeye kalkmak ise, konuyu bilerek veya bilmeyerek saptırmaktır.
Son zamanlardaki modaya uyarak, Reha Muhtar veya benzer yazanlara laf atmak gibi bir niyetle yazmadım bu yazıyı.
Bir sanat eseri, üretenin adı ve eserin kendisiyle anılabilir ve değerlendirilebilir.
Hangi tip boya kullandığı, kullandığı malzemeyi çalıp çalmadığı, eserini borç paraya bastırıp ödemediği... Bunlar yan konulardır ve eseri asla küçültmez.
Bir sanatçı da bu özellikleriyle sanat çerçevesinde eleştirilemez.
Tersi olunca, bizim züccaciyeci Kemal efendi ile Salvador Dali’yi eleştirmek arasında fark kalmaz.
Sözgelimi, 1848 ihtilalcilerinin elinde Baudelaire’nin şiirlerinin dolaştığını da sorgulamak gerekmez mi, ucundan da olsa?
Annesine düşkünlüğü kadar önemli değil mi yoksa? 


Mümtaz İdil
Odatv.com 


09.08.2010 23:00

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.