22 Ağustos 2010 Pazar

AHMET HAKAN MI ODATV Mİ YANLIŞ KİTABI OKUDU?

IV. Murat’ın “baş belası” ünlü Bekri Mustafa bir gün Galata Kulesi’ne çıkar ve aşağıya bakarak, “Ulan yazarlar!” diye bağırır.
Aşağıdaki ahali sesin geldiği yöne bakınca da, “Yuh, der, amma da çokmuş!”
Eskilerin deyimiyle daha yazılarımızın “mürekkebi kurumadan” bir başka yerde vukuat oluyor.
İki gündür Hanefi Avcı’nın kitabını sayfalarımıza taşıyor, çeşitli noktalardan haber çıkartıyoruz.
Yandaş ve renkli medya bunu görmemekte direniyor.
Korkunun ecele faydası yok, elbet gündeme gelecek. Öyle görünüyor.
Birinci sayfadan inatla görmemeye çalışan Hürriyet, içeride Ahmet Hakan vasıtasıyla “görüşünü” bildiriyor:
Hanefi Avcı’nın kitabındaki iddialar için “bilinen şeyler” diyor Ahmet Hakan.
Bilinen şeylerdi de niye yazmadınız, demezler mi adama?
“Açık” söylüyor Hakan, “Her taşın altında cemaat var yaklaşımının kolaycılığına kendimi teslim etmek istemiyorum.”
Bu kadar mı? Bu kadar basit ve “sıradan” öyle mi...
Koskoca kitap, “kestirme” yaklaşım ve hiçbir sorunu çözmeye yetecek gibi görünmüyor...
Ama bir makale her şeyi açığa çıkarıyor, öyle mi...
“İşte, diyor Hakan, bu nedenle Hanefi Avcı’nın kitabına can simidi gibi sarıldım.
Ondan kuşkuları dağıtmasını, olayı somutlaştırmasını bekledim.
Fakat ne yazık ki...”
Buraya dikkat: “Fakat ne yazık ki...”
Ne yazık ki, Ahmet Hakan’a göre kitap baştan sona inançlar, kanaatler, kanılar, sanmalar üzerine kurulmuş...
Peki, Ahmet Hakan, Ergenekon ne ola?
Somut suçlamalar mı var, delliller mi var, isimler mi var?
Biri kitap üstelik, biri mahkeme...
Biri “al incele durum bu,” diyen bir manzumeler bütünü, öteki “iddianame”...
Biz yanlış bir kitap mı okuduk, her sayfasından bir şeyler fışkırıyor?
Yoksa Ahmet Hakan çok mu hızlı okudu?
Woody Allen gibi okursan eğer kitabı, elbette bir tek suçlama, kanıt, isim bulamazsın.
Ne sormuşlardı Woody Allen’e, anımsayalım:
Üstad hızlı okuma kursları hakkında ne düşünüyorsun?
Ah evet, demişti usta yönetmen, gençliğimde o kurslardan birine ben de katıldım. Çok da yararını gördüm. Savaş ve Barış diye bir kitap okudum. Olay galiba Rusya’da geçiyordu.
Ahmet Hakan misali...
“Bir kitap okudum, Hanefi Avcı diye biri yazmış. Olay Türkiye’de, emniyette mi bir yerlerde geçiyordu...”
Olaylara nasıl bakıyorsanız öyle görürsünüz. Algılama biçiminiz belirler tüm bilgi dağarcığınızı. Picasso’nun “Balıklar” tablosuna balık diye bakarsanız, biri kulağınıza fısıldar elbet: “Onlar balık değil, resim...” (ne acı ki, bu örneği ikinci kez vermek zorunda kalıyorum).
Hanefi Avcı’nın kitabına “AKP’yi sarsmayı, Ergenokon’u örtmeyi amaçlayan bir belge” niyetiyle bakarsanız, elbette bir şey bulamazsınız.
Külliyen yalan, hayal ürünüdür sizin için.
Odatv olarak üç gündür kitabı didik didik edip, somut olabilecek olguları alt alta dizerken, üstad Hakan günlük yazılarının bir bölümünde bu işi hallediverdi bile.
Aynı kitabı okuduğumuz belli de, ayrı bakış açıları kullandığımız kesin.
Turgut Özal’ın Ankara-Atakule ilk açıldığında, oyun salonundaki“kuklaların kafasına vurma” oyunu çok hoşuna giderdi. Haber olmuştu o sıralar. Elinizde bir tokmakla, 8-10 deliği bulunan bir masanın başında durursunuz. O deliklerden kuklalar çıkar. Çıktıkça kafasına tokmakla vurursunuz, o gömülür, hemen başka biri çıkar. Ona vurursunuz, diğeri... Hepsini artık çıkamaz hale getirdiğinizde, oyunu kazanırsınız.
Tıpkı o oyun gibi... Elimizde bir tokmak var. Delikten çıktıkça kuklalar, kafalarına vuruyoruz: Sezen Aksu, Hakan Şükür, Lale Mansur, Yiğit Bulut, Nihat Doğan, Hüseyin Gülerce, Ahmet Altan...
Delikler ha babam çoğalıyor, ama tokmak tek...
Oyunun kuralı bu.
Gel de kendini “ahmak” sanma şimdi...
Gel de “ben niye bu kadar çabuk anlayamadım,” diye hayıflanma...
Gel de karşındaki “zekâ” deposuna hayranlıkla bakma...
İstihbarat Daire başkanlığı yapmış bir emniyetçi yazıyor bunu Ahmet Hakan...
Bir Orhan Pamuk demeci değil, “Ermenileri, Kürtleri yaktık,” diyen.
Bir Elif Şafak romanı da değil, aşkı tarif eden.
Gizli tanık falan da değil, valizleri “bertaraf” olmamak için çırpınanlara teslim eden.
Bir istihbaratçı...
Hadi canım, saçmalamış,” diyerek kenara fırlatmakla olmuyor bu işler.

Mümtaz İdil
Odatv.com
22.08.2010 13:54

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.