26 Ağustos 2010 Perşembe

ORHAN PAMUK’TA ZEKA PIRILTISI YOK MU

Beklenen oldu: Orhan Pamuk oyunun rengini açıkladı...
Nobel ödüllü yazarımız  “evet”  diyeceğini açıkladı.
“Anayasa değişikliğini onaylamanın AKP’yi desteklemek ya da hükümete güven oyu vermek anlamına gelmeyeceğini,” söyledi.
Ne demekse...
Boşa Nobel vermemişler yani...
Bir de “uyarısı”, “dikkat çekmesi” var ki...
Referandumda “evet” oyu kullanıp da seçimlerde AKP’ye oy atmayacak çok sayıda kişi olabileceği...
Bitmedi: 1980 darbesiyle birçok insanın büyük sıkıntılar yaşadığını hatırlattı...
12 Eylül ile hesaplaşmak gerektiğini dile getirdi...
Anayasa’nın değişmesi halinde “darbe dönemi yöneticilerine yargı yolunun açılabileceğine” işaret etti...
Ah, şuna dayananam işte: “Yargı süreci başlamasa bile, referandum sayesinde 12 Eylül vicdanlarda mahkûm olacaktır.”
Nobel’i öyle kolay kolay vermiyorlar adama.
Görüyorsunuz yukarıdaki “veciz saptamaları”...
Kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi.
“Bana ne kardeşim sizden. Ben almışım bir milyon dolarımı, kapmışım Hintli sevgilimi, New York’a da açmışım yelkenimi... İster evet deyin ister hayır. Çok umurumdaydı.”
Demenin Nobelcesi...
Bu tür sataşma yazılar hiç hoşuma gitmez, gitmiyor da.
Yazı dediğiniz insana ayna tutmak, kim olduğunu göstermek ve Bernard Shaw yaklaşımıyla, “her noktadan sonsuz doğru geçtiğini” kanıtlamaktır benim indimde.
Nokta olarak “beyin” kabul edilmesi koşuluyla.
Nobel Edebiyat Ödülü gibi dünya edebiyatının en büyük prestijini kazanmış ve bu ödül listesine Türkçe yazılmış bir eseri sokmayı başarmış bir yazarımıza “ulu orta” sataşmak hem haksızlık olur hem de insafsızlık.
Edebiyat açısından alınırsa, öyle.
Ama Knut Hamsun gibi edebiyat dünyasına şahaserler bırakmış da olsa, ülkesine ihanet ettiği için asla affedilmeyecek yazarlar kategorisine pek ala sokabilirsiniz de.
“Sessiz Ev”, “Cevdet Bey ve Oğulları” romanlarındaki ustalığı ile gerçekten önemli bir çıkış yapan Orhan Pamuk, “Beyaz Kale” romanında ilk kez tökezledi.
Doğrulabilirdi.
Ayağına dolanan taş, üzerinden atladığı taşlardan çok daha küçük ve zararsızdı.
Ama olmadı.
Yavaş yavaş ülkesinin gerçeklerinden koparak, kendi iç dünyası ile olguları ve çevresini açıklamaya girişti.
Edebiyatın en zor ve acımasız alanını seçti.
Dilini iyi kullanıyor, dendi. Doğru değildi.
Kurgusu mükemmel dendi, o da doğru değildi.
Akılda kalıcı kahramanlar ise hiç yaratamadı.
Masumiyet Müzesi’ne de kendini dahil etmek zorunda kaldı.
Bir romanın olmazsa olmaz “asgari” koşullarını bile yerine getirmekten giderek uzaklaştı, ama “batıya” yaklaştı.
Klasik roman tarzında çok başarılı olmasına karşın, varoluşçuluk ile bilinç akışı tekniğini harmanladığı geç dönem yazarlığında net bir şekilde çuvalladı.
Ancak gönderdiği mesajlar, ülkesinin insanlarına tepeden bakış, küçümsemeyi satır aralarına sokuşturması, insana saygı duymak yerine insanı nesnel bir “meta” olarak görmesi “yabancılaşmasına” neden oldu.
Öyle ki, bir ara haklı olarak hakkında “Türkiye’nin en çok satan, ama en az okunan” yazarı yakıştırması bile yapıldı.
Ancak, kendilerini dünyanın “tek” seçicisi olarak gören Nobel Edebiyat Ödül Komitesi üyeleri, Orhan Pamuk’a ödülü vermekte tereddüt etmediler.
Çok tartışıldı.
Orhan Pamuk da, ödülün de verdiği “gazla” eskisinden daha fazla ve daha sert çıkışlar yapmaya, siyasi yorumlar üretmeye başladı.
Haklıydı da. Sanatçı olarak kendini siyasetin dışında tutamazdı. Yanlış veya doğru, düşüncesini dile getiriyor, kimilerince kabul görüyor, kimilerince de ağır şekilde eleştiriliyordu.
Ama kimse çıkıp da, Fazıl Say’a yapıldığı gibi, “romanıyla ilgilensin, siyasete karışmasın,” demedi.
“Saçmalamasın,” diyen çıkmadı.
Siyasi arenada söyledikleri eleştirildi, göklere çıkarıldı, romanları kadar önemsendi, ama “otur yerine romanınla ilgilen,” diyen olmadı.
Çünkü...
Çünkü egemen ideolojinin istediği şekilde konuşuyordu Orhan Pamuk. Haksızlıklar, adaletsizlikler, hukuksuzluklar onun kitap sayfalarının arasında pek dolaşmadığı için, siyasi görüşlerine de yansımıyordu doğal olarak.
Ülkesi onun için “artık” önem ifade etmiyordu. Dünya çapında bir yazar olmuştu ve Nobel ile de bunu taçlandırmıştı. Bir dünya vatandaşıydı. Kurtarılması, uğraşılması gereken kocaman bir dünya vardı önünde. Türkiye ise bir ayrıntıydı.
Yine de arada bir “söz” söylemesi gerektiğini de biliyordu elbette.
Söyledi de: Referanduma “evet” dedi...
Nobel ödülünü kazanmış bir yazarın argümanlarıyla ortaya çıkmalıydı. Böylesi yakışırdı.
Yazarlığından soyutlayıp da, getirip ortaya referandum gibi ülkenin hayati önem taşıyan siyasi geleceğine ilişkin soru sorulduğunda ortaya çıkanı, hayatında makale bile yazmamış birinin yanıtlarıyla karşılaştırdığınızda her şey ortaya çıkıyor.
Yanıtlara baktığınızda, Nobel “zekasını” bulmak mümkün değil. “Evet, işte ancak bu kadar doyurucu bir gerekçe, bu kadar doyurucu bir savunma olabilirdi,” denecek bir yaklaşım da yok.
Yanıtlar yukarıda. Bir kez daha dönüp okuyabilirsiniz.
Nobel ödülünü ret eden ünlü Fransız yazar Jean Paul Sartre’ı bir öğrencisi ziyaret eder.
“Üstad, der, üniversiteyi yeni bitirdim. Şimdi beni askere almak istiyorlar. Üstelik de Cezayir’e gönderme ihtimalleri var. Ben ise Cezayir’in bağımsızlık savaşına destek veriyorum. Onlarla savaşmak da istemiyorum. Ne yapmam gerek sizce?”
“Evlat, der usta yazar, sen benim Cezayir savaşına karşı olduğumu biliyorsun. Bunun için bana geldin. Sana, askere gitme, dememi bekliyorsun...”
Öğrencisi heyecanla beklemektedir.
Derin bir soluk alır Sartre ve ekler:
“Ama demeyeceğim.”
Demem o ki, ilkokul üçüncü sınıftan terk bir vatandaşın referanduma“evet” gerekçesiyle, anlı şanlı Nobel ödüllü yazarımızın gerekçesi arasında hiç fark yok.
Ne bir zeka pırıltısı, ne bir orijinal yaklaşım ne de bir “Nobel” ağırlığı...
Sartre da Nobel’e layık görüldü, bizimki de...
Sartre “hayır” dedi, Sartre kaldı...

Mümtaz İdil
Odatv.com
26.08.2010 13:50

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.