7 Mart 2010 Pazar

CHEROKEELİ KIZILDERİLİLER TASARIYA HANGİ OYU VERİRDİ

Çok bilinen bir Kızılderili öyküsünde Cherokee reisi çevresine toplanan gençlere şu basit öyküyü anlatır:
“İçimizde iki kurt var. Bunlar arasında da korkunç bir savaş…
Kurtlardan biri öfkeyi, kıskançlığı, pişmanlığı, açgözlülüğü, kibiri, kendine acımayı, küskünlüğü, aşağılık duygusunu, yalanı, üstünlük taslamayı ve bencilliği temsil eder.
İkincisi ise zevki, huzuru, sevgiyi, umudu, paylaşmayı, cömertliği, dinginliği, alçak gönüllülüğü, nezaketi, yardım severliliği, dostluğu, anlayışı, merhameti ve inancı temsil eder.”
Gençlerden biri sorar: “Hangisi kazanacak?”
Bilge Cherokee yanıtlar:
“Hangisini beslerseniz o…”
Kendi vatanlarında “soykırıma” uğramasalardı, daha buna benzer bir çok bilge Kızılderili bugün hala Amerika Birleşik Devletleri’nin benzersiz otobanlarında kendi isimlerinin süs diye verildiği dört çeker jiplerine binebileceklerdi.
Ama onlar, “vahşi” oldukları için öldürüldüler, yok edildiler.
Onları öldürenler ise başka “Kızılderili” avlamak için ülkelerinden çok uzaklara gitmeyi bile göze alabildiler.
Aynı şeyi, Afrika’dan gemilerle taşıdıkları kölelerine de yapmak istemişlerdi. Artık “özgürlük” talebinde bulununca kara derililer, onların da “yok edilme” zamanı geldi. Bunun için bir de örgüt kuruldu. Dünyanın en aşağılık örgütlerinden biri: Ku Klux KlanKöleliğin kaldırılmasını isteyen Kuzey ile köleliğin devamını isteyen Güney kapışınca, Amerika’da iç savaş patlak verdi.
Ancak Afrika kökenli Amerikalılar Kızılderililerden ayrılıyordu. Öncelikle onlar, yaşadıkları topraklardan zorla sökülüp getirilmişler ve yıllarca “hayvan” muamelesi görmüşlerdi. Başkaldırı kaçınılmazdı.
Kızılderililer ise, yaşadıkları toprakları son temsilcileri can verene kadar hep kendilerinin sanmış ve başkalarının gelip de kendilerini kovacağını veya öldüreceğini hiç düşünmemişlerdi.
Ermeni kökenli Amerikalıların dünyayı ayağa kaldırdığı “tehcir” işini zavallı Kızılderililer durmaksızın yaşamışlardı.
Ama bu bile yok olmalarını engellemedi.
Sandılar ki “beyaz adam” ile anlaşmak mümkün, sandılar ki “beyaz adam” yaşadığı toprakların asıl sahibine saygı gösterecek.
Kara derililerin böyle bir beklentisi yoktu. Onlar, milyonlarca kilometrekarelik hapishanelerinin zincirlerini kırmak için zaman kolluyorlardı.
Öylesine hızla çoğalıyor ve güçleniyorlardı ki, çadırından çıkmamaya söz veren Kızılderililer gibi kontrol altına alınmaları imkansızdı.
Kızılderililer, var olan yaşam biçimlerini henüz hissedemedikleri “düşman” için değiştirme gereği duymuyorlardı. Onlar için savaş ya başka kabilelerle olurdu ya da bizonlarla.
Asla önlerine kadar getirilen ve geleneklerini altüst edeceğini düşündükleri kültür-sanat “açılımlarına” yüz vermediler. Ateş suyu ve ateşli silahlar dışında hiçbir Amerikan “icadına” yanaşmadılar. Kendi bilgelikleri dışında da içbir “özelliklerini” beyaz adamla paylaşmadılar.
Oysa Afrika kökenliler tehlikenin ve “düşmanın” farkındaydılar.
Bu yüzden örgütlenebiliyor, tetikte durabiliyor ve özgürlükleri için canlarını ortaya koymayı göze alabiliyorlardı.
Bu yüzden işte, totemlerin etrafında tamtam danslarıyla çığlıklar atarak tur atan Kızılderililerden farklı olarak, bir daha Amerikan topraklarından silinemeyecek kültür, sanat ve spor alanlarında mucizeler yarattılar.
Siyasete girerek haklarını çabucak almalarının olanağı olmadığını bililyorlardı. Sessiz kalmanın da çok tehlikeli olduğunun farkındaydılar…
Ta Afrika’dan genleriyle taşıdıkları Blues’u New Orleans’ın bataklıklarına serrpiştirdiler.
Ardından Jazz tüm Amerika’yı sardı.Amerikalılar, bu bataklıktan ürün alınamayacağından emindi, o yüzden de ilgilenmemişlerdi uzun süre. Onlar için River Dans ve banço müziği yeterliydi. Bir bizonun peşinden koşarken çıkarttıkları ritmik seslerle, akşam tahta barlarında içip dans edebiliyorlardı.
Bir New York sabahında, muhteşem bir trompet sesiyle uyandıklarında, artık her şey için çok geç olduğunu anlamışlardı.
Saksafon, trompet, davul, piyano… Özgürlük için verilen milyonlarca kurbanın ruhunu taşıdığına inanılan müthiş insan sesleri… Sanki özgürlük için canından olan tüm kurbanlar seslerinden bir parçasını, bir gün özgürlüğüne kavuşacağına inandığı çocuklarına vermişti.
Ardından golf salonlarına, tenis kortlarına, eskrim salonlarına alınmayan Afrikalı Amerikalılar, sokaklara pota kurup basket oyamaya, otoban boyu bıkmadan usanmadan koşmaya, sokak aralarında kavgaya başlamışlardı.
En iyi basket oyuncuları, en iyi koşucular ve en iyi boksörler Amerika’nın dünyada gururu olmaya başlamıştı.
Afrikalı Amerikalılar sabırlıydı.
Bir gün tenis kortlarına gireceklerini biliyorlardı.
Parlamentoa gireceklerinden de eminlerdi.
Hatta aralarından bir gün başkan bile çıkaracaklarından…
Acaba Amerikalılar hiç bilge Cherokee’nin sözlerini düşündüler mi?
Hangi kurtu beslediklerini yani?
Kızılderililer anlamıştı mutlaka, ama iş işten geçmişti…
A.Mümtaz İdil
Odatv.com
07.03.2010 12:22

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.