14 Mart 2010 Pazar

CUMHURİYET’E BİR BU SUÇLAMA YAPILMAMIŞTI

Önce biraz roman sanatından söz edelim:
Fransızların Chanson de Geste adını verdikleri kahramanlık öykülerinden doğan roman sanatı, 19. Yüzyılın en etkili sanatı oldu. 20. yüzyılın ortalarına kadar da bu özelliğini korudu.
Sinemanın ve televizyonun ağır baskısıyla önemli oranda etkinliğini kaybedince, tema değişikliğine gitmek zorunda kaldı.
Çok satan romanlar adı altında daha güncel, daha akıcı, daha gerilim dolu romanlar yazılmaya başlandı.
Hatta bu konuda o kadar ileri gidildi ki, neredeyse sinema için alt yapı oluşturacak, senaryo tipi romanlar yazılmaya başlandı.
Yani bir bakıma roman sanatının “sanat” değeri tartışılır hale gelirken, çok satması, değerlendirmesi açısından kriter oluşturdu. İnsanın“içgüdülerini” harekete geçirecek romanlar yazılmaya başlandı. Monte Cristo Kontu, Sefiller, İki Şehrin Hikayesi gibi klasik romanların ucuz ve uzun taklitleri piyasayı sarmaya başladı.
Çağının özelliğini yansıtma görevini üstlenen roman sanatı, bir bakıma kendi kendini de yok etme yoluna girdi.
Uzun sürmedi bu serüven, çünkü iki roman türünün birbirinden ayrılması çok zaman almadı.
Özellikle Latin Amerika kökenli romancıların ataklarıyla roman, “sanat” özelliğini koruyan ürünler vermeye başladı.
Geriye aşk, macera ve intikam üçgeni arasına sıkışmış ürünler kaldı ki, bunların kapaklarında yazan “roman” yazısının dışında edebiyat anlamında değerlendirmeleri hiç olmadı.
Bütün bunları neden yazdım?
Türkiye bir karşı devrim, bir dönüştürme sürecinden geçiyor. Kılıçlar çekilmiş durumda. Bu sürece karşı koyanlar da, bu süreci yürürlüğe koyanlar da bu “olgunun” farkında. Artık gözle görülür bir dönüşüm içindeyiz ve kazanılmış cumhuriyet değerleri yerini daha “ümmetçi” değerlere bırakıyor. Adına da açılım, dönüşüm, değişim deniyor ve uygulanıyor.
Bu değişim sırasında da, sistem var olan burjuva değerlerini de kullanmaktan geri kalmıyor. Bir yüzünü “doğu” kapalılığına çevirirken, buna mutlaka “batı” yüzü de yakıştırmaktan geri kalmıyor.
Beyinsel açıdan “doğu” tarzı benimsenirken, şekilsel açıdan da “batı”normları maske olarak kullanılıyor. Gucci, Versace, Pierre Cardin gibi moda devlerinin ürünleri kullanılıyor, ama “şekilden” taviz verilmiyor. Aston Martin, Ferrari, Mercedes gibi pahalı arabalar kullanılıyor, ama mazbut görünüm korunuyor. Cuma namazlarında camilerin önündeki arabaların sayısında ve markasındaki farklılıktan da bu ortaya çıkıyor.
Ama bütün bunlar da yeterli görülmüyor. Paranın verdiği alım gücü, nesnelerin hepsini kucaklayabilirken, “itibar” ve “saygı” kavramlarını satın alamıyor. Kendi aralarındaki uçurum büyüdükçe büyüyor. Tehlikeli boyutlara ulaşıyor. Para, inandırıcılığı satın almakta zorlanıyor.

Açıkça, “İslami” yaşam tarzını benimseyenler arasında da derin uçurumlar oluşmaya başladı. Bunun farkına varan zengin doğucularla, kendisini ezilmiş hisseden fakir doğucular arasıdaki farkın da bir şekilde ortadan kaldırılması gerektiği akıllara düştü. Değilse, paylaşım daha büyük olmalıydı ve bunu da zengin doğu kesim kaldıracak gibi değildi. Herşeyden önce paranın ve satın almanın “tadına” vardı bir kere. Geri dönüş olamazdı. Yeniden eski yaşama dönmek söz konusu bile değildi.
Beğeni kalıplarının biraz daha esnetilmesi ve “batı” tarzının biraz daha “taklit” edilmesi gerekiyordu.
İşte bu nedenle artık İslami tarz pop, İslami tarz eğlenceler, İslami tarz dedikodular, tüm cemaat baskısına rağmen, kendini daha fazla saklayamadı.
Geriye sanatsal faaliyetler kalıyordu.
Mimari tarzlar camilerden sonra kimi binalarda da denenmeye çalışıldı ve yapıldı da.
Resim, uzak durulması gereken bir sanat olduğu için hiç dokunulmadı.
Sinema sanatı bütün gücü ve parasal desteği ile Türk sinemasının tam ortasına düştü.
Artık sıra “aşk, macera ve intikam” üçgeninde romanlar yazmaya gelmişti.
Daha önce yazılan romanlar daha çok “Tanrı ile insan” arasındaki ilişkileri irdeleyen mucizelere dayandığından, “doğu” ezgilerinden bir türlü çıkamıyordu.
Aşk mutlaka gerekliydi, ama bunu “İslami” tarza oturtmak da gerekiyordu.
Ayşe Kara’nın ikinci romanı “Lâl” de işin bu tarafı için uygun bir atılım olarak görülmeli.
Roman, İslami ölçüler içinde “yasak” bile kabul edilebilecek bir “aşkı”işliyor aslında. Tabii ki de aşkı reddetmek mümkün olmadığı için, bu duygunun saflığından söz ediyor.
Şaşırtıcı olanı ise, Sabah gazetesinin Pazar ekine verdiği röportajında Ayşe Kara, “aşk konusunda güdükleşme şehirlerde oldu, Anadolu'da asla böyle bir şey olmadı, bu tamamen Tanzimat ve Cumhuriyet'le gelen bir kesinti,” diyor. Sabah gazetesi de bunu, “Cumhuriyet Aşkı Güdükleştirdi” diye söyleşi manşeti yapıyor. Yazarı savunmak bu sayfalara düşmez, ama çarpıtmanın “Papa-Genelev” kadar vahim olduğu da çok açık. Cumhuriyet bugüne kadar bir çok “suçlama” ile karşı karşıya kaldı. İkinci cumhuriyetçiler, söylemediğini bırakmadı. En büyük saldırı da “statükoculuk” başlığıyla geldi. Kurumlar bile bu suçlamanın altında kaldı. Ancak ilk kez böyle bir suçlama ile karşılaşıyor Cumhuriyet: “Aşkı güdükleştirmek” suçlamasıyla.

Kara’nın değindiği, aşkın büyük kentlerde yozlaştığı yönünde... Aşkı“saflıkla” açıklayıp, bir “aydın” duygusu olmadığına dem vurmak istiyor. Herhalde, entellektüalizmin aşkı tekeline almasını aşkta bir “kesinti”olarak görüyor.
Ama Sabah muhabiri bunu hemen “kapıyor”... Aşka hiç de uygun olmayan bir zihniyetle...
Oysa Ayşe Kara’nın bakışı kaçınılmaz bir yaklaşım. Müslümanların da aşık olabileceklerini söylemek, “malumun ilamından” başka bir şey değil. Bunun tersini düşünmek de mümkün değil. Müslümanların doğurmak ve doğurtmak zorunda olduğunu düşünürseniz eğer, onların da “seks” denilen bir olgunun farkında olduğunu kabul edersiniz.
İnsana özgü her olguyu yaşamak ve uygulamak zorundadırlar. Tersi mümkün olmadığına göre, romanındaki Nergis de, ikiz kardeşi Fatih de aşık olmak zorunda.
Bu, “İslami kesimin” yeni fark ettiği bir şey değil tabii ki. Bu, uzun süre baskı altında tuttukları duyguların artık açılımı. 
Her ne kadar “kafalarını bağlamakta” inat etse de bu kesim, dünya zevklerinden bu dünyada yararlanılması gerektiğinin farkına vardı. Özellikle de harcayacak yer bulamayacak kadar fazla para kazanan kesim bunun farkında.
Artık aşkın da, maceranın da ihanetin de intikamın da insani bir duygu olduğunu ve bunların gerektiğinde uygulanması gerektiğine karar verildi.
Ayşe Kara’nın “Lâl” romanı bu yaklaşımın bir ürünüdür. Roman sanatı açısından değerlendirmekten çok sınıfsal bir başkaldırı ve yönlendirme açısından bakmak gerek.
Bütün bu kaçamak aşk, ihanet ve dayanılmaz şeytan yaklaşımlarından bir parça romanını kurtarmak için de, cami figürünü monte etmeye çalışmış Ayşe Kara romanına. Kendi açıklamasına göre de, aşk onun için caminin kubbesi, dört karakter ise kubbeyi tutan ayaklar...
Kendisi de söylüyor söyleşide zaten: “Hidayet romanlarını çok okudum, hiçbirini de sevmedim,” diye.
Bunun sonucunda da, İslami bir yazarın zor ele alacağı bir konuya, bir kadının karşı cinse olan duygularını anlatan bir romana imza atıyor.
Muhafazakar bir aile kabuğunu çatlatıyor ve “batı” dünyasına göz kırpıyor sözüm ona...
Reddedilmeyecek bir dünya var dışarıda ve elbette cazip geliyor.

Hala ortaçağ tipi yaşamaya mahkum edilen “ikinci sınıf Müslümanlar”, yavaş yavaş “ne oluyor yahu,” demeye başladılar bile.
Birilerinin de bu kabarmayı söndürecek ilaç bulması gerek, değil mi ama?

A. Mümtaz İdil
Odatv.com
14.03.2010 16:02

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.