31 Mart 2010 Çarşamba

BU BANA AİT BİR EDEPSİZLİKTİR

“Bu kadar çok içersen, çabuk ölürsün!”
“Biliyorum dostum, ama ağır iş, alkol isteğini artırıyor.”
“Romanlarınla konuşuyorsun. Bunu bir kitabında okumuştum.”
“Hepsinde benzer şeyler var. Ama doğru, bu cümle Martin Eden romanından...”
“Ben de çok çalışıyorum, ama içmiyorum.”
“Sen bir Sinclair’sin, Baltimorlusun...”
“Ne yani? Sen de Kaliforniyalı’sın...”
“Ama ben Alaska’dan daha yeni geldim, içim üşüyor hâlâ...”


Upton Sinclair ile Jack London iyi arkadaştılar. Biri kırk yaşında öldüğünde, öteki neredeyse onun yaşadığı kadar daha yaşayacaktı ve sanki bunu bilirmiş gibi, dostuna uyarıda bulunuyordu. Belki de hiç sigara, içki, kahve, çay içmediğinden ve et yemediğinden yaklaşık 80 yıl yaşadı. 
Jack London ile dostluğu, ikisinin de “sosyalist” düşünceye yakın olmalarından kaynaklanıyordu. 
Ama Jack London, Upton Sinclair gibi “teorik” bir sosyalist değildi. Onun sosyalistliği daha çok “işçilerin” durumundan kaynaklanıyordu. Gezginci bir yazar olduğundan ve çocukluğundan orta yaşa kadar değişik işlerde çalıştığından, sosyalizm onun için bir yaşam biçimiydi.
Sinclair’in “Chicago Mezbahaları” romanı sosyalizmin kuramsal yapıtaşlarını irdeleyerek kahramanlarını yansıtırken, Jack London’un “Demir Ökçe” romanı haksızlığa başkaldıran işçilerin romanı olarak kaldı.
Roman sanatı açısından bakıldığında, Jack London, okur sayısı açısından Sinclair’in çok ötesindeydi. Her şeyden önce, Alaska buzullarında sıkışıp kalmış bir adamın, yanında o yörenin adamı olmasına rağmen nasıl kurtulduğunu anlatması bile “Yanan Günışığı” romanını başlı başına bir “hit” yapmıştır.
9 mermisi vardır ve 9 sincap öldürmek zorundadır.
Sanki roman bunun üzerine kurulmuş gibidir.
Yeniden Kaliforniya’ya dönmesi, parasını kaptırdığı adamdan intikam alması vb. giderek şehir romanına dönüştüğünden, “Yanan Günışığı” romanı ilk bölümüyle tam bir London romanıdır. Tıpkı uzun hikayeleri “Beyaz Diş”, “Ateş Yakmak”, “Vahşetin Çağrısı” gibi...
Jack London, Martin Eden romanını yazmaya başladığında, gerçekten romanda adı Ruth olarak geçen genç bir kadına aşık olmuştu. 
Ruth, tıpkı romanda olduğu gibi, London’un okumasını ve bir meslek edinmesini istiyordu. Bu nedenle de sürekli onu okula gitmeye zorluyor, bunun için tüm “cilvesini” kullanıyordu.
Ancak London’un “örgün eğitim” ile arası hiç yoktu. Okulda da haylaz bir adam olarak sürekli sorun çıkartıyor, olmadık şeylere itiraz ediyor. Siyah diyenle, beyaz olduğu üzerine bahse girerek kavga çıkartıyordu.
Ruth da artık bıkmıştı. Karnesi önüne gelip de, dil dersi dışında tüm derslerinden “çakmış” olduğunu görünce, son tehdidini savurmakta da gecikmedi.
London’un buna yanıtı hazırdı:
Bir sınıf, donanmaya benzer. Donanmada en hızlı giden amiral gemisi, en yavaş giden mühimmat gemisine ayak uydurmak zorundadır. Yalnız giden hızlı gider...
London’un Ruth’tan sonraki hayatı alkol ve altın maceralarıyla doludur. Hiç altın bulamadan döndüğü Alaska’dan, onlarca öyküyle dönmüştür.
Gezginci yazarların en büyüklerinden biri olarak da edebiyat tarihinde yerini almıştır.
Genç yaşta ölümü ise, hala tartışmalı bir intihardır.
Jack London, mücadeleci bir tipin en somut örneğidir. Irwing Show, onun bir keresinde Çinli korsanların gemisine tek başına atladığını ve 9 Çinli korsanı bertaraf ettiğini söyler.
Buna benzer bir yığın dinamik öyküsü vardır London’un ve yazdığı romanlarda mutlaka kendisinden söz etmektedir.
Bugün artık Jack London gibi yazar kalmamıştır. Gezginci yazarların en sonuncusu sayılan Andre Malraux’tan sonra, masa başından dünyayı gezmenin de getirdiği rahatlıkla, yazarlar bütünüyle felsefe ile bütünleşen düşünce biçimine yönelmişlerdir.
Bu da, belki ters gelecek ama, felsefenin de zayıflamasına neden olmuştur. Nitekim, ilk kez tarihte felsefe bilimin arkasında kalmıştır.
Her şeyi etkilediği gibi, gazeteciliği de etkilemiştir masa bağımlılığı.
Jack London gibi Koyukuk ırmağında suya girmek yerine, Google Earth’ten Koyukuk ırmağı kıyısında dolaşmak, Dalton Highway’de araba sürmek, Finger dağına tırmanmak... söz konusu değildir.
Masa başı üretimin insanlığı getirdiği son nokta budur.
Kapınıza bırakılan valizler, çıkanları sıraya dizmek ve birilerine ulaştırmak.
Jack London’u böyle anmak bile en hafifinden “edepsizliktir”.
Bana ait bir edepsizlik...

A.Mümtaz İdil
Odatv.com 


31.03.2010 23:08

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.