25 Temmuz 2011 Pazartesi

ÜLKEMDE YAZACAK BİR ŞEY KALMADI

Stephen King, Kemik Torbası adlı romanın ilk elli sayfasında yazar tıkanıklığını anlatır.
Daha önceden kendine ısmarlanmış romanları yazamayan yazarların intihar bile ettiğinden söz eder.
Öyle ki, daktilonun başına oturduğu halde bir satır bile yazamayan yazarlar vardır.
Tıkanmıştır…
Tek söz bile edecek hali kalmamıştır.
Bu sözünü ettiğim, bir milyon doları peşinen cebine koymuş yazarlar.
Ülkemde yazacak şey kalmadı, değil bir milyon dolar, on dolar da verseniz aynı şeyleri yazan bir yığın yazarla karşı karşıyasınız.
Miguel Asturias’ın ünlü romanı “Yeşil Papa”da, Guatemala’daki muz cumhuriyetinin kuruluşu anlatılır.
Benim ülkemde Nişantaşı sosyetesi yazılıyor hala…
Bodrum’da kim kimin koynunda onu buluyorsunuz… Hala “Ah Minel Aşk”muhabbeti…
Berdel nedeniyle ölen çocuklar üçüncü sayfaların magazinlerini süslüyor…
Ortalık “dramdan” geçilmiyor, ama bu dramın nedenini anlatan yazarımız yok.
Varsa yoksa “Alaçatı” aşkları ve saire…
Victor Hugo ünlü “Sefiller” romanını, büyük Fransız Devrimi’nin yarattığı yeni burjuva düzeninin yarattığı yeni vesayet üzerine yazmıştı.
“Vesayet” şu veya bu şekilde her koşulda ve her devlet düzeninde zaten vardı.
Fransa, krallığın vesayeti üzerine devrim yaparken yeni bir burjuva vesayeti doğurdu.
Sovyetler Birliği, kapitalizmin vesayetini yok edeceğim derken polit büronun vesayetini yarattı, işçiler de sandılar ki, kendi vesayetleri ülkeye hâkim.
Şimdi de vesayeti ortadan kaldırıyoruz diyen AKP’nin yarattığı yeni vesayet ile karşı karşıya Türkiye.
Ama kimsenin o tarafa baktığı yok.
Vesayeti olmayan bir tek ülke gösteremezsiniz… ABD dev şirketlerin vesayeti altındadır, Avrupa kendi yarattığı burjuva vesayeti altında, Arap ülkeleri petrol ağalarının vesayeti altında, Afrika ülkeleri elmas tüccarlarının…
Vesayeti yok ediyorum derken yeni vesayetler yaratılıyor.
Zenginlik el değiştiriyor, bundan nemalananlar değişiyor; seninle benimle bir ilgisi yok.
Ülke batıyor, umurum değil… Cebimde param oldukça bütün dünya benim ülkem…
Mantık bu.
Bu mantığa ne kadar yakın oturursan da o derece rahat edersin.
Bu durumda yazacak şey de kalmıyor zaten. Ne Asturias’ın anlattıkları ne de Boris Pasternak’ın sızlandıkları bir işe yaramıyor.
Bunları ilk gören de varoluşçular olmuş zaten.
Sartre, Camus, Beauvoir gibi yazarlar…
Demişler ki, üç tür insan vardır: Sisteme uyanlar, sisteme uymaya çalışan güruh ve sisteme uyamayanlar.
Bizde iki türü bol miktarda mevcut: Sisteme uyanlar ve uymaya çalışanlar…
Sisteme uymayanı ara ki bulasın.

Mümtaz İdil
Odatv.com

25.07.2011 00:04

19 Haziran 2011 Pazar

AÇIK İSTİHBARAT’A AÇIK CEVAP

Açıkistihbarat.com sitesi benimle ilgili bir yazı kaleme aldı. Hakaret etmek için nereden nasıl vuracağını şaşırmış, berbat bir yazı. Üstelik de "imzasız bir yazıyı benim üzerime yıkmaya çalışan" bir başka imzasız yazı ile. Hemen “istihbaratçı” kardeşlerimi aydınlatayım:
“Kılıçdaroğlu’nun Rakibi Baykal Değil Öcalan”dır yazısı bana, yani Mümtaz İdil'e ait değil.
Otuz yıllık edebiyat hayatımda ve onun yarısı kadar gazeteciliğimde hiçbir yazıyı imza atmadan yayımlamadım. “Müstear” isimle kitap bile yazdım (Spartacus), ama yazı yazmadım.
TİP, TKP veya TBKP gibi siyasi oluşumların hiçbirinde yer almadım.
Nereden çıkardı bunları “istihbaratçı” kardeşler bilemiyorum.
Altına imza da atmamışlar ki, yazanı bulup ona güzellikle anlatayım.
Şimdiye kadar ilk kez bir sitenin “künyesiz” olduğunu gördüm, açıp telefonu “kardeşim, nereden çıkardınız bu bilgiyi,” diye soracaktım.
“Yeteneksiz, bilgisiz, komplocu” durumuna düşürüvermişler; yazıyı benim yazdığımdan yola çıkarak. Ama ben yazmadım diyorum, şimdi ne yapacak “istihbaratçı” kardeşlerimiz?
“Olsun,” diyeceklerdir. “Ben yazmadım diyecek kadar da yalancı biridir Mümtaz İdil… Bal gibi o yazmış, üsluptan belli...”
Yazan çıkıp da, “ben yazdım” dese de değişmeyecek. Karar verilmiş bir kere. Nereden, nasıl vuracaklarını bilmeden vuruyorlar, vuracaklar.
Çevirmenliğime laf ediyorlar. Çeviri hatalarımdan mı yola çıktılar, diye düşünmeden edemiyorum. Türkçeyi zor kıvırıyorlar, hangi yabancı dil? Rusça mı? Geçiniz efendim…
Aralarında birinin benimle bir "kuyruk" acısı olduğu kesin... Adını verse de bilsem... Hani "düşmanımı daha yakın tutmak" hesabından...
“Yeteneksiz” ilan ediyorlar da neye dayanarak. Bu yazıya dayanarak ise eğer, ben yazmadım diyorum. Başka?
Acaba “istihbaratçı” arkadaşlarımız benimle bir “edebiyat” tartışmasına girmek isterler mi, şöyle toplu halde. Onlar külliyen yazsınlar, karşılayacak güçteyim bu yeteneksizliğimle…
Çok ayıpladım böyle bir sitenin “çıkarsamalarla” yola çıkmasını.
Hani bir sorsalardı. Telefonum uçan kuşta bile var.
Şimdi ne olacak peki? Hala ısrarcı olacaklar mı yazıyı benim yazdığıma dair. Oradan yola çıkarak beni yamadıkları siyasi örgütlenmeler vb… TİP’li olmak benim için onur olurdu, ama değildim, ne yapabilirim “istihbaratçı” kardeşlerim? “Bilim ve Sanat” ile “Yarın” dergilerinde yazdığım için bunu yakıştırdığınızı da biliyorum.
Yazı çamur gibi olunca, cevap da çamur gibi oluyor hakikatten. Nereden ne yazarsanız yazın aynı “seviyeye” inmek zorunda kalıyorsunuz.
Bana göre değil bunlar be “istihbaratçı” kardeşlerim.
Başka kapıya…

Mümtaz İdil
Odatv.com

19.06.2011 13:55

22 Mayıs 2011 Pazar

DİDEROT İLE SİLİVRİ ARASINDA NE BAĞLANTI VAR

Denis Diderot’nun kapatıldığı“büyük kule”, Vincennes şatosuna korkunç bir görünüm veren dokuz kuleden biriydi. Hücre üç adım eninde, üç adım boyunda sekizgen bir odadan oluşuyordu. Işığın az miktarda girmesini sağlayan yüksek kare bir de penceresi vardı.
Diderot, 1746’da Felsefi Düşünceler, bir yıl sonra Kuşkucu Gezintiler, 1749’da “Görenler İçin Körler Hakkında Mektup adlı eserlerini yayınlamıştı. 1750 yılında ise “Ansiklopedi” adlı eserine başlamıştı.
Vincennes şatosundaki küçük hücresinde yargılanacağı saati bekliyordu. Diderot’yu “kralın komiseri” olarak ün yapmış Nicolas-Rene Berryer sorgulayacaktı. Sorgu, Divan adı verilen salonda yapılacaktı.
Zabıt katibi Diderot’nun kimliğini açıkladı: Adı Denis Diderot, Langres’li, otuz altı yaşında, Paris’te Vieille Estrapade sokağında oturur, Saint-Etienne du Mond’a bağlı, Katolik dinine mensup, Papa’ya ve Roma’ya bağlı...
Ve sorgu başladı:
Görenler İçin Körler Hakkında Mektup adlı eserin yazarı siz misiniz?
“Hayır.”
“Bu kitabı kime bastırdınız?”
“Kimseye bastırmadım.”
“Kitabın metnini birisine satmadınız, yahut vermediniz mi?”
“Hayır.”
Görenler İçin Körler Hakkında Mektup’u yazanı tanıyor musunuz?”
“Tanımıyorum.”
“Basılmadan önce veya basıldıktan sonra bu kitabın karalamaları elinize geçmedi mi?”
“Hayır.”
“Hiç olmazsa bu kitabın nüshalarını çeşitli kimselere vermediniz veya göndermediniz mi?”
“Hayır.”
Kralın komiseri durdu. Dudaklarında anlamlı bir gülümseme belirdi. Tutuklu, inkarlarının etkisini bu gülümsemeden anlamaya çalışıyordu. Zabıt katibinin bir soluk almasına izin veren Berryer devam etti:
Mücevherler’e geçelim. İki yıl önce çıkan bu romanı siz yazmadınız mı?”
Didero sert bir şekilde, “Hayır,” diye yanıtladı.
“Pekala... Bu kitabın metnini, basılması yahut başka şekilde kullanılması için satmadınız veya vermediniz mi?”
“Hayır.”
“Peki ya yüce parlamentonun yakılmaya mahkum ettiği Felsefi Düşünceler... Bunun yazarı da siz değil misiniz?”
“Ben değilim.”
“Belki yazanı tanıyorsunuzdur?”
“Hayır, tanımıyorum...”
“Peki ya Kuşkucu Gezintiler?”
Bir yığın reddedişin ardından, bu reddedişleri doğrular umuduyla Diderot “Kuşkucu Gezintiler”i kabul etmeyi aklınca akıllı bir hareket olarak gördü.
“Evet, Kuşkucu Gezintiler’in yazarı benim.
“Kitabın karalamaları, çalışma müsveddeleri ne oldu?”
“Yaktım...”
Beyaz Kuş’un müsveddelerini de yaktınız herhalde?”
Diderot, başta tutturduğu yola yeniden döndü. Beyaz Kuş’u bilmiyor, yazdığını inkar ediyor, bu kitaba elini bile sürmediğini söylüyordu. Sorgu bitmişti. Zabıt katibi zaptı okudu, Diderot cevaplarının doğru olduğunu söyleyerek ifadesini imzaladı. Tam bu sırada Berryer, hüzünlü bir tavırla, “Bay Diderot,” dedi. “Korkarım burada uzun süre kalacaksınız...
Diderot’nun başından kaynar sular dökülmüştü sanki. Felsefi Düşünceler kitabı kilisenin talimatı ve isteğiyle, Fransa Parlamentosu tarafından toplatılmış ve yakılmıştı. Ansiklopedi ise dine aykırı hükümler içerdiği için yasaktı ve kaçak olarak basıldığı için hakkında toplatma kararı vardı.
Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, Diderot, üç adıma üç adımlık sekizgen hücresine dönmek ve orada daha bir süre vakit geçirmek zorundaydı.
Bütün bunlar 18. Yüzyılda oluyordu...

Mümtaz İdil
Odatv.com

22.05.2011 18:14

21 Mayıs 2011 Cumartesi

HUGO NE ZAMAN “ÖLÜM KOKUSU” DEYİMİNİ KULLANDI

“Ölüm kokusu” olduğunu Victor Hugo’dan öğrendim... Ceset kokusu değil sözünü ettiği ünlü yazarın; ölmek üzere olan birinin kokusu...
Bu da “timşel” gibi bir bulmaca aslında. Tüm eserlerine baksanız da Hugo’nun hiçbir yerde “ölüm kokusu”ndan söz etmediğini görürsünüz.
İyi de bu büyük yazar nerede söz etmiş olabilir “ölüm kokusundan” dersiniz?
Bu bana rahmetli Attila İlhan’ın bir öyküsünü anımsattı. Daha önce de sözünü ettiğim bir öyküsü. Attila İlhan, Andre Malraux’nun “Umut” adlı romanını Türkçe’ye kazandırmıştı. Müthiş de bir hayranlığı vardı bu ünlü Fransız yazara. Bir gün şöyle anlattı Malraux’u...
“Josef Conrad gibi gezginci yazarların son temsilcisiydi Malraux. Bu tür yazarlar artık kalmadı. Dünyanın her tarafını gezmiş, görmüş bir yazar; ama hiçbir romanında, eserinde İstanbul’dan söz etmiyor. Bu olamaz, diyorum kendi kendime. Mutlaka İstanbul’a gelmiş olmalı...
Derken bir gün bir öyküsünde şöyle bir cümle ile karşılaştım: 'Adamın gözleri öylesine aç, öylesine aç bakıyordu ki, sanırsınız Haliç’teki köprüde balık tutanların paçalarında dolaşan kedilerin gözleriydi o gözler...’”
Sonra devam etmişti Attila İlhan, “Adam İstanbul’a gelmiş, yetmiyormuş gibi Karaköy köprüsündeki kedilerin aç gözlerini bile farketmiş...”
Bu da öyle bir şey: Bütün kitaplarını okursunuz Victor Hugo’nun, ama hiç ummadığınız bir yerde “ölüm kokusundan” söz ettiğine rastlarsınız.
Ernest Hemingway’in tüm kitaplarına sinen “öldürme tutkusu” gibidir. Hiçbir yerde altı çizilmemiştir, ama bütün eserlerine sinmiştir. Sonunda öldürecek şey bulamayan ünlü yazar kendini öldürmüştür.
Honore de Balzac’ın ölümü başka bir hazin hikayedir. Kalbi sürekli tekleyen, nefes almakta güçlük çeken ve gözleri artık görmeyen ünlü yazar, bir de üstüne üstlük kangren olmuştur.
Hugo’nun çağdaşı olan Balzac, Polonya asıllı karısı Eveline Hanska ile Paris’e döndükten sonra sağlığına bir türlü kavuşamadı. 1850 yılına girildiğinde, kendisi de 51 yaşındaydı ve bir ayağı çukurdaydı. 1850 yılı yaşamının son yılıydı.
Victor Hugo işte bu büyük yazarın son gününde yanında olduğu zaman“ölüm kokusu”ndan söz ediyor.
17 Ağustos 1850, Pazar günü doktorlar Balzac’ın hayatında umudu kesmişlerdir. Bayan Hanska’nın tüm çabalarına rağmen, hiçbir doktor Balzac’a bakmayı kabul etmemektedir. Bir tek yanında Nacquart adlı doktoru kalmıştır. Aralarında şöyle kısa bir konuşma geçer:
Zorlukla soluk alan Balzac doktoru Nacquart’a, “Bana doğruyu söyleyin,”der. “Durumum nasıl?”
Nacquart bir süre sessiz kaldıktan sonra, “Ruh sağlığınızın ve inancınızın sağlam olduğunu bildiğim için size gerçeği tüm çıplaklığıyla söyleyeceğim,” der ve ekler: “Hiç umut yok!”
Balzac’ın yüzü belli belirsiz buruşur, tırnaklarını çarşafa geçirir ve yalnızca ağzından “Ya!” diye bir şaşkınlık sözü çıkar. Bir süre sessiz kaldıktan sonra sorar: “Ne zaman öleceğim peki?”
Nacquart’ın gözleri yaş içindedir: “Sabahı bulmazsınız sanırım...”
İkisi de susar.
Tam bu sırada kapı çalınır. Hizmetçilerden biri kapıyı açmaya gider. Kapı açılır, içeri şişmanca, kısa boylu bir adam girer: Victor Hugo...
Bir başka kadın hizmetçi ağlayarak Hugo’nun yanına gelir ve durumu anlatır:
“Bay Balzac ölmek üzere! Bayan Hanska odasında. Doktorlar dünden beri hastayla ilgilenmiyorlar. Saat on birden beri hırıltıları devam ediyor. Gözleri de görmüyor. Sabahı bulmayacağından korkuyoruz...”
Victor Hugo Balzac’ı görmek istediğini söyler. Yukarı, sanat eserleriyle süslü merdivenlerden çıkarlar.. İçeriden Balzac’ın hırıltıları geliyordur. Hugo o anı şöyle anlatır:
“Kadın odadan çıktı gitti. Bir süre bekledim. Mumun ışığı, salonun mehteşem eşyalarını, Porbus ile Holbein’in duvarlarda asılı duran o görkemli tablolarını çok hafif biçimde aydınlatıyordu. Bu karanlık odadaki mermer büst, ölmek üzere olan bir adamın hayaletini andırıyordu. Bütün evde bir ölüm kokusu vardı...”
Hugo, can çekişen Balzac’ın terli ellerini avucunun içine alıp sıkar, ama karşı taraftan bir tepki gelmez. Hastabakıcı kadın, “Gün doğmadan ölecek,” der. “Doktoru söyledi...”
Hugo derin bir iç çeker: “Avrupa büyük bir dehayı kaybediyor...”

Akşam saat on buçukta her şey biter... Balzac ölmüştür.
“Ölüm kokusu” ceset kokusuna dönmüştür artık ve hiçbir özelliği kalmamıştır.

Mümtaz İdil
Odatv.com

21.05.2011 22:37

15 Mayıs 2011 Pazar

YÜRÜYEN MERDİVENİ KİM İCAD ETTİ!

Matematiğin en önemli kilometre taşlarından biri olan“diferansiyel” hesabını Newton mu buldu, Leibniz mi?
“Bana ne, kim bulduysa bulmuştur,” deyip geçmek en kolayı. Sonuçta bu hesapamalar bugün kullanılıyor mu, ona bakın siz. Ama iş bu kadar da basit değil. Yaşamın “kilometre”taşlarını Recep Tayyip Erdoğan ile Kemal Kılıçdaroğlu’nun iki dudağı arasına sıkışmış olarak görürsek, dünyayı kavrayışımız da onların bize çizdiği sınırlar içinde kalmak zorunda. Oysa dünya öylesine geniş ve bilgi anlamında öyle sınırsız bir deniz ki, okudukça insan daha da bilgisiz olduğunu kabul etmek zorunda kalıyor.
Yazılarımda genelde bilinmeyenlerden dem vurmaya çalışıyor, bildiklerimi yalan yanlış paylaşmaya çalışıyorum. Yanlışlar hemen okur tarafından düzeltiliyor ve bu da çok hoşuma gidiyor. Ama mesele bu değil, mesele şu seçim ortamında insanların yalnızca 12 Haziran sonunda Türkiye’nin siyasi tablosunun ne olacağı konusuna kilitlenmiş olması. Oysa istesek de istemesek de 12 Haziran gelecek ve geçecek. Bu dünyaya varoluşçuların deyimiyle “fırlatılmış” biz insanlar yine günlük yaşamımıza döneceğiz. Beklentileri olanlar beklentilerinin hayata geçmesi için çabalayacak, olmayanlar ise gündelik yaşamlarını sürdürecekler.
Gazı alınmış balon gibi sönecek bir siyasi yaşam sürecine gireceğiz. Gerçi Türkiye gibi demokrasinin henüz kendine yer bulamadığı yönetimlerde siyasi arenadaki renklilik öyle kolayca uçup gitmez, bir yığın konu gündeme gelecek ve yeniden kızışacaktır, ama insanların seçim öncesindeki hararetli tartışmaları güncelliğini sürdürmeyecektir.
Bu gibi durumlarda belki gerilere dönüp bakmakta, bilgi dağarcığını genişletmekte yarar var. Ama diyebilirsiniz ki, diferansiyel hesabını Leibniz bulsa ne, Newton bulsa ne? Bunun bize pratikte ne yararı var?
Kocaman bir yanıt: Hiç...
Yürüyen merdivenleri kimin bulduğunu bilmiyoruz, ama günde en az bir iki sefer biniyoruz. Onun gibi bir şey... Bakkaldan ekmek alırken diferansiyel hesabı yapmadığımıza göre, bırakın onlarla uğraşanlar uğraştıkları yerde kalsınlar.
...de, dünyayı kavramak dediğimiz zaman işte, bakkal hesabı, daha bilimsel adıyla “aritmetik” yetmiyor. Başka hesaplar da gerekiyor. O zaman belki iki bin yılı aşkındır insanoğlunun varoluş nedenini araştırması da bu yüzden.
Bundan da bana ne, denebilir aslında. Varsak varız, bundan sonra var olacaksak da bizim dışımızda güçlerin takdiridir...
Türkiye’nin yüzde sekseni buna inanmış durumda zaten. Dünyanın da önemli bir bölümü... Sonuçta olup olmadığı belli olmayan bir başka dünya için hazırlıklar yapılıyor. Bu dünyada her şeyin bittiğine inanan“uyanıklar” da öteki tarafa bilet keserken, burada afiyetle yaşıyorlar.
Bu noktada dünyayı kavramanın gerekliliği ortaya çıkıyor. Hayatı bakkal, iş yeri ve ev üçgeninde dönen biri için kilometreyi doldurmak önemli olacaktır. Bunun için “iyi vatandaş” olarak yaşamak yeterlidir ve bunun bedelini alacağını düşünmektedir.
Ama bu dünyayı kavramaya çalışan beyinlerin sıkıntısı daha da büyüktür. Verilene razı olmaz, çünkü verilen bir başkası tarafından kendine sunulmakta, ama adı değiştirilmektedir. Oysa aklı çalışan, varoluş nedenini kurcalayan biri için başkalarının kendisine sunmaya hakkı olmadığını düşündüğü “dünya nimetleri”ni sorgulama başlayacaktır. Bu sorgulama da kendiliğinden oluşmamaktadır. Var olan bilgilerin üzerine bilgi eklemekle mümkün olabilmektedir ancak. Bu da mutsuzluğu getirecektir belki, ama en azından kişi “etrafında dönen” dolapların farkında olacaktır.
Buradan hareketle aynı anda bakılabilir neden Balzac, Stendhal, Zola, Dostoyevski, Tolstoy, Steinbeck okumak gerekliliği... Kitap okurken veya bir konu üzerine çalışırken kilit noktalardan yola çıkmanın zorunlu olduğunu fark etmesi gerek insanın. Dünyayı kavrayabilmenin onu mutsuz edeceğini bilmesi bile, bir başka kitlenin mutluluğu yoluna döşenmiş bir adet tuğladır.
Bu yazı da nereden çıktı diye sormayın. Bunu izleyecek yazılar bundan böyle, neden 19. Yüzyıl klasiklerini okumak, neden aritmetik dışında matematik bilmek, neden arabanın vitesi dışında “hız” problemlerini çözmek gerekliliğini de anlatacaktır.
Şimdilik bu kadarı bir başlangıç olsun.
Bu arada yürüyen merdiveni kimin icad ettiğini de söyleyeyim bari: 1892 yılında ABD'li Jesse Reno...

Mümtaz İdil
Odatv.com

15.05.2011 16:03

14 Nisan 2011 Perşembe

ÜÇ KİTAP, ÜÇ YAZAR, BİR YAZI

1977 yılından 1990’lı yılların başına kadar hep “kitap”üzerine yazı yazdım. Ünlü Rus eleştirmen Belinski’nin yaptığını yapmaya çalıştım: Kitabı bir bütün olarak ele almayı ve o şekilde de anlatmayı denedim.
Kitap eleştirileri genellikle, kitaptan alıntılarla yapılıyor ülkemde. Kitap üzerine yazı yazan kişi, “bakın ben bu kitabı okudum,” deme ihtiyacı duyuyor ve bu yüzden de, hiç de haddi olmayarak, “yazar şu satırlarıyla, bunu demek istemiş,” diye bir “abukluk” yapıyor.
Oysa yapılması gerekenin bu olmadığını düşündüm. Ne bileyim, sözgelimi Emre Kongar’ın “İçimizdeki Zalim” kitabını anlatmaya, tanıtmaya çalışırken o kitaba bir katkıda bulunmalıydım. Bazı yerlerine itiraz ederek tırmandırmam, bazı yerlerine katılarak uzatmam gerekliydi. Böyle öğrendim “eleştiri” denen dikenli yolu.
Emre Kongar, Kültür Bakanlığı’nda çalışırken müsteşarımdı... Birçok da“güzel” anım oldu. En kötü anım da, beni genel müdürlükten almak için bir orduyla yanıma geldiği gündü. O sıralarda benim de “alkol denizinde”yüzdüğüm düşünülürse, haklı bir “yer değişikliğiydi”.
Sevgili Gülşen Karakadıoğlu’nun derin üzüntülerine rağmen, bakanlık müşaviri olarak “rahata erdiğimi” sandığım başka bir döneme geçtim.
Emre Kongar’ı müsteşar olarak değil de sosyolog olarak sevdim. Müsteşarlık gelip geçiciydi ikimiz için de, ama yazarlığı ve bu topluma kazandıracağı çok şey vardı. Nitekim, o “meşakkatli” işi bıraktıktan sonra, zembereğinden fırlayan yay gibi, ardı ardına kitaplarını yazdı.
Ama “İçimizdeki Zalim” kitabı bunların içinde (kimi yerlerinde irkilsem ve katılmasam da) mesleğine en uygun kitaplardan biri diye düşünüyorum. Zalimliğin böylesine ince tanımını ancak Emre “hoca” yapardı. Aynaya bakıp da, “ben de zalimin biriyim,” mi diyeceksiniz kitabı okurken, yoksa“ben de en az diğerleri kadar masumum” mu? İşte bu ikilem, Tenten adlı çizgi romandaki Kaptan Haddock’a sorulan soru gibidir: Uyurken sakalını yorganın altına mı koyacaksın, üstüne mi?
Haddock sabaha kadar uyuyamaz.
Çocuğunun başını sevgiyle okşayan bir baba zalim olabilir mi? Emre Kongar sizi bu uçurumun kenarına getirip bırakıyor işte... Ben asla zalim değilim, diyebileceğiniz bir nokta arayıp duruyorsunuz, ama yok...
Bir diğer kitap, Mehmet Ali Güller’in “Büyük Kürdistan” adlı kitabı. Ne bileyim, hayatım boyunca hep 19. Yüzyıl klasik romanlarını okuduğum için olsa gerek, belli bir yaştan sonra Stetphen King, D.Koontz, Tami Hoag, Robert Ludlum gibi yazarların kitaplarına takıldım.
Sonları hep “bir bilinmeyene” bağlanan, her biri ünlü dizi “Lost” gibi saçmalıklarla biten romanlar olmasına rağmen, yine de kitap ortasında yarattığı fırtınalarla heyecanımı hep diri tuttu. Ahmet Ümit ve Osman Aysu da okudum elbet, ama kesmedi...
M.Ali Güller’i kitap fuarında gördüm. Odatv’deki yazılarından da bildiğim bir yazardı. “Büyük Kürdistan” kitabını da fuardayken edindim. Stephen King romanı okurmuşçasına heyecanla okudum. Aradaki fark, kolayca tahmin edebileceğiniz gibi, sonunda bir “bilinmeyene” bağlanmamış olmasıydı. Katil asla “bahçıvan” değildi, katil falan da yoktu aslında. Ama kocaman bir katilin siluetinin Türkiye üzerine düştüğünü de çok net görebiliyordunuz. Üstelik bir cinayet romanı kadar entrikaları içinde barındırarak ve son derece gerçekçi alıntılarla.
Son kitap ise, “kadim” dostum Ünal İnanç’ın “Lazımlık” adlı kitabı. Kitabı bir gecede okudum. Ergenekon denilen soruşturmanın ve içeride yatanların çarpıcı bir öyküsü kitap. Bambaşka bir bakış açısıyla ele alınmış, buna inanmanızı isterim. Kitabın arkasında zaten bir “kronolojik”sıralama var, kitabı özetlemiyor, ama davayı özetliyor.
Rahmetli Erhan Göksel, Türk Metal Sendikası Başkanı Mustafa Özbek ve kitabın yazarı Ünal İnanç’ın gözaltına alınmasına kadar süren bir özet.
Hiram Abbas’ı kim mi öldürdü...
Okuyun.
Türkiye’de terörü, mafyayı, polis-adliyeyi en iyi bilen bir kalemden okuyacaksınız tüm başınıza geleni ve gelmekte olanı.

Mümtaz İdil
Odatv.com

14.04.2011 12:49

4 Nisan 2011 Pazartesi

EMNİYET’İN KAÇIRMADIĞI TEK KİŞİLİK GÖSTERİ !

Tek kişilik gösteri yapmak yürek işi. “Benim” diyenin yapacağı iş değil açıkçası. Bir kere, televizyon kanallarına çıkıp da, önündeki “cam”dan bile okurken kekeleyenler gibi olmayacaksın. Aralara uzun “e”ler sokuşturmayacaksın. Kafan ne kadar dalgın da olsa, söyleyeceklerini unutmayacaksın, duraksamayacaksın ve ilgiyi hep sahnenin ortasına çekeceksin. İlgi bir an yandaki koltuğa, masaya yöneldiğinde işte bittiğin andır. Böylesine zor bir iştir tek kişilik gösteriler.
Hasan Uysal uzun zamandır çağırıyordu gösetrisine. Hiç reklam yapmadan, hiç destek almadan inatla sürdürüyordu. Sonunda gittim.
Açıkçası, Hasan Uysal’ın sık sık masasında da bulunduğumdan, anlatacaklarının çoğunu da bildiğimi düşünerek, önyargılı gittim. Ama önceden bildiğim şeyleri bu kez sahnede dinleyince, daha da komiğime gitti, daha çok güldüm.
Yalnız da değildi Hasan, arkadaşları olduğu kadar izleyicileri de vardı, ama salon da öyle tıklım tıklım dolu değildi. Arada biletleri sordum. “Yahu menajerim olacak kişi bile gelmedi hala, biletler onda. Hiç bilet satmadan gösteri yapıyorum,” dedi. Ama bunu “Hasanca” söyledi. Güldük.
Sonra düşündüm, böyle bir gösteriye gitmenin gülmek dışında da bir şeyler vermesi gerek, diye.
Öyle ya, gülmekse bunu sağlamak çok kolay... Eğer sahneye hakimse kişi, mutlaka başından geçen olayları bir solukta anlatır, buna vücut dilini de ekler ve karşınıza kahkahalarla dolu bir gösteri çıkar.
Bu da güzel, “ama yetmez”...
Şöyle 1980 öncesine, hatta daha öncesine doğru uzanırsak, o sıralarda moda olan “kabare” tiyatroları tamamen siyasal yapıyı eleştirmek üzerine kuruluydu. Gülmekten karnınıza ağrılar girerdi, ama aynı zamanda siyasi bir bilinç ile de karşılaşırdınız. Gülmek o salonda yanınıza kar kalsa da, çıktığınızda pek de gülünecek durumda olmadığınız aklınıza düşerdi.
Şimdi bu tür komediler kalmadı. Herkes gölgesinden bile korktuğu için, gölgesini ezmeye çalışıyor. Gölgesinden bile hızlı davranıyor çoğu zaman, ola ki gölgesi boş bulunur güler diye.
Siyasi konulara hiç girilmiyor. Girilirse bedeli pahalı ödetiliyor. Franko’yu ya da falanjistleri eleştirenlerin başına gelenler, 21. Yüzyılda güldürü sanatçılarımızın başına geliyor, gelebiliyor. Bu yüzden de “masum” ve kısmen de “seksi” konular üzerinden güldürü üretiliyor.
Bunlar da zaman zaman insanı gülümsetse de, “ders verme” niteliğinden veya “müsamereden” öteye geçemiyor.
Hasan Uysal’ın “şovunda” ise siyaset alabildiğine büyük yer kaplıyor. Bu yüzden de sık sık başı derde giriyor, Anadolu turnelerine çıktığında, emniyet tarafından hiç “yalnız” bırakılmıyor.
Siyasi içerikli güldürü üretmenin yolunu da bulmuş Hasan Uysal: Doğrudan hakarete varan sözlere girmiyor, bunu yapmayacak kadar akıllı ve usta...
Amaç, “şaklabanlık” yaparak güldürme söz konusu olmadığı için, sıkı siyasi argümanlarla besliyor anlattıklarını. Zaten anlatmaya başladığında dinlemek zorunda kalıyorsunuz. Öylesine geniş bir “tanıdık” perspektifiyle konulara giriyor ki, uydurma olmadığına hemen karar veriyorsunuz. Ayak üstü üretilmediğine de.
Yaşanmışlığı anlatıyor açıkçası ve kimi zaman düşündürürken (çok klasik bir söylem oldu ama) kimi zaman da kahkahalara boğuyor izleyenleri.
Hasan Uysal kendi reklamını yapabilen biri de değil. İsterse salonda bir kişi olsun, o gösterisini sürdürüyor. Bir kişinin kahkahası bile ona ikinci söylemini anlattırıyor.
Ama yine de izleyiciye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum ve bu yazıyı onun için kaleme aldım. Odatv’de iki yıla yakındır yazıyorum. Bir yığın konuda “ahkam” kesmeye çalıştım, ama ilk kez böyle bir konuda beni okuma zahmetinde bulunanlardan, Hasan Uysal gösterisine gitmelerini rica ediyorum.
Bunu Hasan Uysal’ı “maddi olarak desteklemek” adına istemiyorum. Siyasi “hiciv” konusuna destek verilmesi önemli. Hasan zaten çoğu zaman “bedava” gösteriler yapıyor. Bunda da çok başarılı olduğunu düşünüyorum. Dışarı çıktığınızda daha aydınlık bir nisan akşamı bulacaksınız, inanıyorum.
Çankaya Belediyesi’ne ait “Çağdaş Sanatlar Merkezi”nde Hasan Uysal’ın bir sonraki gösterisi 17 Nisan’da... Pazar günü yani, akşam saat 8’de... Salt o gün gelen kalabalığa bakmak ve bir parça ucundan da olsa destek vermenin onurunu taşıyarak orada olacağım.
Ankara’da olan ve olanağı bulunan herkesin orada olmasını diliyorum. Kalabalık benim değil, Hasan’ın koltuklarını kabartacaktır. O zaman görün işte asıl Hasan’ı...
Deyin ki, “bilet alamıyorum,” gelin... Hasan sizi geri çevirmeyecektir.

Mümtaz İdil
Odatv.com

04.04.2011 13:05