28 Eylül 2012 Cuma

mümtaz İdil: Burayı daha önce keşfedemedim

Otuz yılı aşkındır edebiyat yazıları yazarım, ama son birkaç yıldır siyasi yazılara takıldım kaldım. Oysa içimden hep edebiyat yazıları yazmak geçiyor. En iyi bildiğimi sandığım şey edebiyat çünkü. Siyasetin çirkin yüzünden uzak kalmayı çok istiyorum, ama bugünlerde edebiyat yazısı istemiyor insanlar. Çünkü birçok insanın Türkiye’nin gidişiyle ilgili ciddi endişeleri var.
Ama bu yazımda, Ertuğrul Özkök taktiğiyle, başka bir şeyi yazmak istiyorum. Kapkara geçen son üç yılımda, yaşadığım bir umut ışığı olarak beni hayata bağladı.
Aşağı Ayrancı’da, annemle ve babamla kalıyorum. İki yıla yakın zamandır evden mecbur kalmadıkça çıkmıyor, sürekli kitap okuyordum
Avukatım Alparslan Aydoğan ile annemlerin evine iki yüz metre uzakta bir börekçide karşılaştım. Hemen yanında berberim vardı, oraya gitmiştim.
Börekçiye arada bir gözüm takılırdı, ama dikkatli hiç bakmamıştım. Alparslan Aydoğan’ı görünce oraya yöneldim. Dört masa vardı. Dördünde de insanlar oturmuş hararetli bir tartışma içindelerdi. Madalyon Psikiyatri Merkezi’nde tanıdığım Dr. Haluk Gülmez’i gördüm, çayını yudumluyordu. Selamlaştık.
Alparslan’ın yanına oturdum, “Ne iş?” diye.
“Mümtaz abi, biz dört yıldır buranın müdavimiyiz. Her gün gelir burada kahvaltı ederiz. Yaz boyu akşam saat ona bazen on ikiye kadar burada laflarız. Senin farkında olmaman hata,” dedi.
Başımı çevirdiğimde Ergun Evren ile gözgöze geldik. Neredeyse on yıldır görmüyordum. İstemihan Talay’ın Kültür Bakanı olduğu günlerde Ergun Evren de onun basın müşaviriydi. Ben gelince TRT’deki işine döndü.
Sıcak bir dostluk oluşmuştu aramızda. O da, ben de aynı anda kalktık. Ardından o masamıza geldi, eski günleri konuşmaya başladık. Alparslan gibi o da, yıllardır kendine durak ettiği börekçiyi anlattı.
Benim için hala börekçiydi.
Alparslan beni, mekanın sahibi Semiha Sunalı ile tanıştırdı ve her türlü isteğimin karşılanmasını özellikle rica etti.
Kendime bir yer bulmuştum.
Ertesi gün bilgisayarımı da sırtlayarak aynı mekanda olacağıma söz verdim.
Gerçekten de bilgisayarımı sırtlayıp saat dokuz sularında kahvaltı etmek üzere aynı mekana gittim. Dört masadan üçü boştu. Birinde de tanımadığım insanlar kahvaltı yapıyordu. Bir tek Semiha hanım vardı tanıdık yüz: “Hoş geldiniz Mümtaz bey,” dedi ve hemen ıspanaklı-peynirli börek ile çayımı getirdi. İki de gazete bıraktı.
Şaşırdım. Ben henüz bir şey ısmarlamamıştım ve gazete okumayı da düşünmüyordum.
Öğle üzeri Avukat Alparslan Aydoğan geldi opera sanatçısı arkadaşı Seza Kırgız ile birlikte. Seza’yı da, Alparslan’ı da daha önceden tanıdığımdan bir parça rahatlamıştım. Gözlerim Ergun Evren’i aradı, ama “O bu saatlerde pek gelmez,” diye açıklama yaptı.
Akşamüzeri dört masa da doldu, ama şöyle: Masalar dört taneydi ama onlarca sandalye vardı. Hemen her masada beş altı kişi oturmuş hararetle tartışıyordu.
“İşte bizim mekan bu Mümtaz abi,” dedi Alparslan, “senin burayı bilmemiş olman gerçekten beni şaşırttı.”
Uzatmayayım, ertesi gün yine kahvaltı için börekçiye gittim. Birkaç randevum vardı, aklımda da onları börekçiye çağırmak vardı. Nerede olduğumu ve hangi isim altında oturduğumu bilmediğimden, oturduğum yeri tarif ettim dostlarıma. “Güvenlik caddesinden girin, ilk ışıkları gördüğünüzde sola dönülmez levhası var, oralarda bir yerde park edin, ben sizi bekliyorum, beni göreceksiniz,” dedim.
Nitekim kolaylıkla da buldular. Ama ben hala hangi ismin altında oturduğumu bilmiyordum.
Semiha hanımla koşurken iş futbol taraftarlığına geldi. Hayatımda bir kez, yedi sekiz yaşlarındayken Beşiktaş’ı tuttuğumu anımsıyorum, ondan sonra da hiç takım tutmadım.
Semiha hanım Beşiktaş’lı olduğunu belirtip, yukarıda kocaman yazılarla yazılmış börekçi dükkanının ismini gösterdi: “Çarşı.”
Çarşı gurubundan konuştuk bir süre.
Ardından birkaç bayan geldi boş bir masalardan birine oturdu. Hiçbirini tanımıyordum. Göz aşinalığım bile yoktu.
Alparslan Aydoğan geldi önce, ardından Seza Kırgız… Onlara yan masada oturanları sordum. Seza, “İkisi de tıp doktoru dedi. Biri doktor Suna hanım, diğeri Dr. Tülay hanım.
“Ne yapıyorlar burada,” diye sordum.
“Onlar buranın müdavimleri Mümtaz abi,” dedi Alparslan. “Sen Ahmet abiyi tanıyor musun,” diye ekledi. Bir eliyle de diğer bir masada oturan saçı da sakalı da beyazlamış birini gösterdi.”
Adama baktım, “Hayır,” dedim. “Tanımıyorum.”
“Ahmet Türkoğlu abi Devlet Tiyatroları’ndan. Çok sevdiğimiz bir abimizdir. Tanıştırayım,” dedi.
Tanıştık. Müthiş zekayı hemen algıladım. Konuşması son derece dingin ve araya mutlaka bir espri eklemeyi beceren bir kişilikti.
Sonra Müyesser abla geldi. Ona abla diyorlarmış, yaşım ileri olduğu halde ben de abla demeye karar verdim. Engin bir kültür birikimiyle karşı karşıya olduğumu farkettim. Sonra Yasemin hanım…
Emine hanım ise bambaşka bir kimlikti. Sanırım oranın ortaklarından ya da tüm özverisiyle Çarşı’yı kalkındırmaya çalışanlardandı. Her dakika ayaktaydı ve koşturuyordu.
Sonraki gün erkenden yine Çarşı’ya damladım. Bu kez oranın müdavimi erkeklerle tanışmak varmış. Necti bey ile Necip bey ile tanıştım. İnanılmaz bir “kültür tartışması” içinde buldum kendimi.
Neden daha önce böyle bir yeri keşfetmediğimi düşündüm. Kırk yıl önce, Zonguldak’ta, o zamanki adıyla E.K.İ.’nin “Yayla Sineması”nda başrolünü Vittorio Gassman ile Elizabet Taylor’un oynadığı bir filmi anımsadım. Filmin adını hiçbir zaman hatırlayamadım, ama şu sahnesi hiç aklımdan çıkmadı. Vittorio Gassman bir keman virtiyözüydü, Elisabeth Taylor da genç bir şan öğrencisi. Birlikte Paris’te bir kahveye gidiyorlardı. Kahvenin bir köşesinde Honore de Balzac, diğer tarafta Paganini, öteki yanda Stendhal, biraz ileride, Balzac’ın hemen yanında kadim dostu Victor Hugo oturuyordu.
Bir an kendimi Paris’teki bir kahvede hissettim. Bir yanda Ergun Evren, öteki yanda Nihat Genç, biraz ileride yeni tanıştığım Necati bey, Necip bey ve Ali Gürol, Ata Bebek… Seza zaten bir opera sanatçısı, romantik soprano…
Artık bilgisayarımı da alıp Çarşı’da bir masa kapmayı kendime iş edindim. Nihat Genç aradığında da ona bu muhteşem yeri, gelmesini istedim.
Emine hanım ilk çaylarımızı getirdi. Ergun Evren ve Semiha Sunalı sohbetimize katıldı. Ardından İklim Bayraktar geldi bize eklendi.
Yasemin hanım da doktorların masasına oturmuştu bile.
Nasıl oldu da ben böyle bir şeyi göremedim diye hayıflandım.
Her gün gider oldum. O günlerden birinde (topu topu bir haftadır), Ahmet Türkoğlu, “şu giden Nurşen Girginkoç değil mi,” diye Semiha hanıma sordu. Olumlu yanıt alınca bir koşu caddede yürüyen kadıncağızın yanında bitiverdi. Alıp Çarşı’ya getirdi. Koyu bir sohbete daldılar.
Bugün yine siyasetten uzak, sanat ile ilgili konuları konuşmak üzere akşamüzeri Çarşı’ya indim. Seza’nın Hasan Uysal ile konuşurken “Ave Maria” aryasından bir bölümü okumasına tanık oldum. Kapalı mekanda kocaman bir kütüphane oluşturmuşlar, onu karıştırdım. Kendime kitaplar seçtim.
Tam o sırada karşı kaldırımda yürüyen beyaz saçlı birini gördüm. Mehmet Öz olmalıydı, ama emin değildim. Bilim ve Sanat dergisinden bu yana tanıdığım bir insandı, ama uzun süredir de görüşmemiştik. El salladım. Geldi.
“Burası artık benim mekanım oldu, seni de beklerim,” dedim.
Müthiş bir gaf yaptığımı o anda anladım. Meğerse kuruluşundan beri Mehmet Öz oranın müdavimiymiş.
Müthiş bir şey yapmıştı Semiha Sunalı ve arkadaşları.
Dört masa da doluyor hergün. Kimse para hesabı yapmıyor. Dünya tatlısı, gencecik Sabiha masalar arasında koşturuyor, çayları tazeliyor. Herkes dalgın dalgın çayını karıştırıyor ve güncel olan siyasi ve kültürel konuları tartışıyor.
Bir masadan kahkaha tufanı patladığında diğer masadakiler oraya yanaşıyor.
Hiçbir art niyeti olmayan dört masa bana Türkiye özlemini yaşatıyor.
Ne kadar uzun süredir böyle şeyleri yaşamadığımı düşünüp, hüzünleniyorum.
Yaşamanın mutlaka ve mutlaka birliktelikle anlam kazandığını anlıyorum.
Evime giderken bile yüreğimin bir parçasını orada bırakıyor ve sabahın bir an önce gelmesini istiyorum.
Hayata sarılıyorum, ki bu her insanın en büyük ihtiyacı.

Mümtaz İdil
Odatv.com

28.09.2012 11:45

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.