24 Eylül 2012 Pazartesi

Mümtaz İdil: AKP'nin Pensilvanya'dan uzaklaşması bir strateji miydi

Odatv’de, üç kuvvet komutanı ve genelkurmay başkanı istifa ettiği gün, “bu ülkede artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak,” diye bir yazı yazmıştım.
Bu bir öngörüden çok kesinliği olan hükümdü. Kuvvet komutanlarının her şeye rağmen istifa etmek zorunda kalmalarının altında başka nedenler olmalıydı.
Daha önceleri hükümetleri istifaya zorlayabilecek durumda olan askerlerin, bir anda rüzgârı tersten yemeleri akılla veya gururla açıklanacak bir olay değildi.
Koltuklarını tamamen ve bir daha ele geçirilmeyecek biçimde kaybettikleri anlamına geliyordu istifalar.
İstifa etmeselerdi, büyük bir ihtimalle Silivri yeni “komuta merkezleri” olacaktı.
Bir vesayet dönemi yeniden doğmayacak biçimde bitmişti.
Ama daha ileri düzeyde bir vesayet döneminin de başlangıcıydı. Hazırlıkları 1980 öncesine kadar uzanan müthiş bir planın AKP ile birlikte tetiklenmesi ve uygulanmasıydı.
En zor olanı yargının ele geçirilmesiydi. Yargıtay, Danıştay, Anayasa Mahkemesi gibi yüksek yargı organlarındaki hakimlerin değiştirilmesi öyle kolay bir iş değildi. Bunun için zamana, yaş haddine, baskılara ihtiyaç vardı. Görevden kararname veya yasa ile alınmaları söz konusu değildi.
AKP on yıl bekledi ve istediği değişiklikleri 12 Eylül’de gerçekleştirdi. HSYK’nın yapısını bozdu. Anayasa Mahkemesi’nin yapısını değiştirdi. Yargıtay ve Danıştay başkanlıklarına istediği kişileri oturtmayı becerdi.
Ve ardından en büyük kurnazlığa gelmişti sıra: Cemaat ile arasının bozulduğu imajını yaratmak.
Bu iki şekilde işine geliyordu: Hala Cumhuriyet ve Atatürk ilkelerine sıkı sıkıya bağlı kesimin umutlarını ayakta tutmak, diğeri de ana muhalefet partisinin rotasını cemaate yönlendirmek.
Ana muhalefet partisi cemaat ile AKP arasındaki yapay kırgınlığı ciddiye aldığı anda, Pennsylvania’ya yanaşacaktı, bu bekleniyordu ve oldu.
CHP’nin Pennsylvania’ya yanaşmasının AKP için ne gibi bir yararı olabilirdi ki, böyle bir işe girişti? Yüzeysel bakıldığında hiçbir anlamı yoktu elbette, ama derinlere inildiğinde müthiş yararları olacaktı.
Her şeyden önce, Türkiye Cumhuriyeti’nin Atatürk’ün ölümüne kadar edindiği kazanımları bu ülkeden silmenin kolay olmadığını anlamıştı yeni dönüşümcüler (AKP ve cemaat). On yılda üniversiteler, yargı, ordu, eğitim sistemi, emniyet, sivil toplum kuruluşları dönüştürülmüştü, ama hala ayakta duran değerler vardı; özellikle de halkın indinde bazı şeyler değiştirilemiyordu. Bir neslin yok olması, yeni bir neslin ise istedikleri gibi yetiştirilmesi gerekiyordu.
Burada başka bir sorun çıkıyordu ortaya: Kendileri bunu göremeyeceklerdi. Ayrıca sistem hassas dengeler üzerine kurulmuştu ve her an altüst olabilecek zayıf kuleler üzerine inşa edilmişti.
Kuvvetli bir sistemin değiştirilmesi için yapılan acele çabalar, ister istemez kendi oluşturdukları sistemin de zayıf temellere kurulmasına neden olmuştu.
Sistemdeki zayıf halkalardan birinin kopması halinde, domino etkisiyle bütün yeni dönüşüm sistemi yerle bir olabilirdi.
Bunu harekete geçirecek olan elbette ana muhalefet değildi, ama yine de potansiyel bir tehlikeydi. Cemaatin kucağına atılması AKP için bulunmaz bir fırsattı. En azından hala “altı ok” simgesiyle ortalıkta dolaşan ama ilkelerini tamamen kaybetmiş bir partinin yine de bağnaz Atatürkçüleri bulunuyordu.
Bunlar Kemalist falan da değildi üstelik. Kemalizm denilen bir ideoloji olmadığına inananlardı. Kemalizm maskesi arkasına sığınarak ülkeyi ayrıcalıklı sınıflarla dolduran bu güruh aslında kendilerine en yardımcı gurup olmuştu.
Askerler bu konuda başı çekiyorlardı. Atatürk’e benzemeyen heykeller, tuvaletlerin önüne bile konmaya başlanmıştı. Apartman boyundaki resimler giderek bambaşka bir insanın resmine dönüşmüştü. Okul kitaplarında Mustafa Kemal’in karga kovalamasından ve Kemal adını nereden aldığından söz ediliyor, başka da bir şey anlatılmıyordu.
Çanak hazırlanıyordu hem de hızla.
12 Eylül faşistleri bile yaptıkları darbenin “Atatürk ilke ve inkılaplarına” dayandığını iddia ediyordu.
Yalnız ama güçlü adam Mustafa Kemal, her konuda yeni düşünceler üreterek ülkeyi sağlam temeller üzerine oturtabilmişti, ama ölümünden sonra bunun devam etmeyeceğinin de farkındaydı.
Örgün eğitim, Atatürk’ün kurtuluş savaşını kazandığını göklere çıkararak anlatıyordu, ama asıl onun yaptıklarının savaş sonrasında olduğunu dillendirmiyordu.
Hala da dillendirilmiyor.
Asıl kurtuluş savaşı, 1923’ten sonra başlamıştı ama kimsenin bunu dikkate aldığı yoktu.
Savaş dendikçe de akla askerler geliyordu.
Bu yüzden Türk ordusu yıllar boyu en güvenilen kurum olarak başı çekti.
Oysa başımıza ne geldiyse bu askerlerden gelmişti: Vesayetlerini devam ettirme çabası.
Darbeler ardı ardına geldikçe, Türkiye bir Güney Amerika ülkesi haline geldi.
Bugün gelinen noktayı askerler kendileri yarattılar; ama asla kabul etmediler, farkında olmak istemediler.
Şimdi çok daha büyük bir tehdit altında olan halk da bunu asla anlayamadı.
Vesayet askerde olduğu sürece halk hep kendini güvencede hissetti ve buna göz yumdu. “Haklarıdır,” dedi.
Şimdi artık vesayet cemaat ve onun uzantısında.
Bu kez aynı güveni duyamayacakları için de halkta ciddi bir tedirginlik söz konusu. Başlarda hoşa giden birçok şey yavaş yavaş sıkıntı haline dönüşüyor.
Bu Türkiye’nin yaşamak, yaşayarak görmek zorunda olduğu zor bir dönem.
Aşılır mı, daha da baskıcı hale mi gelir… İşte bunu kestirmek çok zor.
Yaşayıp göreceğiz gibi geliyor bana.

Mümtaz İdil
Odatv.com

24.09.2012 15:31

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.