3 Temmuz 2010 Cumartesi

JACK LONDON AKP GENEL MERKEZİNİ “BASARDI”

Şöyle bir mizansen yapalım: Jack London şu son sekiz yıldır Türkiye’de yaşasaydı ne olurdu?Mırıldanmaları duyuyorum. Yorumcular klavyeleri önlerine çekip, “salvo” hazırlığındalar...
Bana hemen H.Carr’ın, “tarihin alternatifi yoktur” cümlesini hatırlatıp, “Sezar Rubikon ırmağını geçerken boğulsaydı ne olurdu,” sorusunun cevabının olmadığını söyleyeceklerdir.
Söylesinler...
Roman yazarları, bilindiği gibi, uzun süre bulundukları ortamı terk edip de “kurgu” dünyasına girememiştir.
Walter Scott, tanrısal anlatım yöntemi ile yazmaya başlayınca, roman sanatı günümüze kadar uzanan “baskın edebiyat türü” özelliğinin kapısını aralamıştı.
Gerçeklerin anlatımı olarak ortaya çıkan ve kökünü kahramanlık öykülerinden (Chanson de geste) alan roman sanatı, uzun süre de gerçekten kopmamayı bir “doğruluk” olarak kabul etmişti.
19. yüzyılın ortalarından itibaren tamamen değişen bu anlayış; önce nesnel gerçeklikle (nehir romanlar), ardından da varoluşçuluk, bilinç akışı tekniği vb. gibi tekniklerle kendini geliştirdi.
Josef Conrad, B.Traven, Andre Malroux, Jack London gibi romancılar, bu gelişmelerden pek etkilenmeden, kendi “macera ve gezgin” yaklaşımlarını sürdürdüler.
Arada bir “raydan” çıktıkları da olmadı değil.
Jack London’un “Demir Ökçe, 1908” romanı, yazarın kurguya en çok dayandırdığı ve bir anlamda özlemlerini dile getirdiği romanıdır.
Saint Simon “toplumculuğu” ile ele alınmış olan romanın asıl “kaynağı”, yazarın en yakın arkadaşı olarak bilinen Upton Sinclair’in, Chicgo Mezbahaları (The Jungle, 1906) romanıdır.
London’un en “uçuk” romanı ise, yaşamının son yıllarında ele aldığı ve Türkçe’ye “Yıldızlar Korsanı” adıyla çevrilen “Star Rover” romanıdır.
Roman, işkence altındaki bir insanın vücudunu terk edip, başka bir dünyaya seyahat edebileceği savunusu üzerine kurgulanmıştır.
Temeli yeterince derinlere inmeyen ve daha çok toplumsal olaylardaki çarpıklıklardan yola çıkarak, “hissi” olarak keşfettiği “sosyalizm”, Demir Ökçe romanında bile yalnızca işçi hareketi olarak kendini göstermiş ve “heyecan” yaratmıştır.
Nitekim, aynı kitap döneminde “intihalle” de suçlanmıştır.
Buraya kadarı Jack London’un 19. Yüzyıl sonu ve 20. Yüzyıl başı arasındaki yaşamı ile ilgilidir.
Gelelim günümüzde bir Jack London yaşasaydı sorusuna...
Bunun yanıtı aslında hiç de zor değil. Jack London, biraz da yaşamın kendisine öğrettiğinden yola çıkarak, Martin Eden romanında sevgilisi Ruth’a söylediği gibi, “yalnız ve hızlı giden adam” rolünü oynardı şimdi burada, bizimle yaşasaydı.
Jack London için örgün eğitim bir donanmaya benzer. Şöyle der Martin Eden romanında: “Bir sınıf bir donanma gibidir Ruth. En hızlı giden amiral gemisi, en yavaş giden malzeme gemisine uymak zorundadır. Oysa yalnız giden hızlı gider...
Cümleyi aklımda kaldığı şekilde yazdığımdan, dip not veya alıntı koymadım.
Bu aslında Jack London hayranlarını hayal kırıklığına uğratacak bir cümledir ve London tüm yaşamı boyunca hep yalnız ve hızlı olmaya çalışmıştır.
Sosyalizm geleneğinin tam aksi yani...
Örgütlü mücadele değil, bireysel mücadeleyi ilke edinmiştir.
Irwing Shaw, London ile ilgili yazdığı biyografinin bir yerinde, romanlarındaki kahramanlar gibiydi, diye söz etmiştir: “Bir keresinde bindiği gemiyi Çinli korsanlar basmaya çalışır. Jack London büyük bir kızgınlıkla kendisilerini bodoslayan Çin gemisine atar ve bir anda karşısında dokuz Çinli bulur. Dokuzunu da haklayıp, gemiye geri döner.
Böyle bir adamdır Jack London. 1.75 boyunda, pek de cüsseli olmayan, ama gözü kara bir savaşçı.
Bugün yanımızda olsaydı ve bizimle birlikte (en azından benimle birlikte) AKP iktidarı ile savaşmaya kalksaydı, sanırım AKP Genel Merkezi’ni basmakla işe başlardı.Bu yaklaşım da Bakuninler doğuracaktı elbette.
Nitekim doğurdu da.
Yıllar sonra Maksim Gorki, “Ana” romanını yazdığında, bir anlamda Jack London'dan etkilenmişti. Onun kadar saldırgan olmayan Pavel ile Bolşevik iktidarının ayak seslerini yansıtmaya çalıştı romanında Gorki, ama ortaya kendisinin de inanmadığı bir roman çıktı. Tüm dünya romanı göklere çıkardı, ama yazdığı roman, daha sonra yazacağı Klim Samgin’in yanında, neredeyse Pinokyo gibi kalacaktı.
Salt haksızlığa, rüşvete, yolsuzluğa, insan hakları ihlallerine bireysel tepki koyarak mücadele edilemeyeceğinin tipik bir örneğidir Jack London. Bu yüzden de belki, Alaska gibi bölgelerde yaşadığı bireysel ve hayranlık uyandıran maceraları, okurları büyülemiştir, ama aynı oranda da “örgütsel” mücadeleden uzaklaştırmıştır.
Bu da günümüzün Jack Bauer’lerni, Ezel’lerini haklı çıkartan bir tabloya indirgenmiştir.
Dünyanın egemen güçleri, Bertrand Russel gibi (onun ünlü deyişi vardır, anımsarsınız: Bir beyin bir nokta gibidir, üzerinden sonsuz “doğru” geçer) insana önem veren ancak onun birlikte vereceği mücadele ile dünyayı değiştirebileceğine inanan düşünceleri hep “yok saymış” ve bireyin gücü kendisinde bulabileceği anlayışını tavsiye etmişlerdir.
Doğaya karşı, vahşete karşı, haksızlığa karşı amansızca mücadele veren Jack London, bu mücadelesinde hep tek başınadır ve tek başına galip gelir.
Oysa ne yaşam böyledir ne de yaşam karşısında herkes Jack London...
Biraz “uçuk” da olsa, şu söylenebilir: Günümüzde birbirine sırtını dönmüş yüzlerce Jack London yerine, birbiyle kenetlenmiş onlarca insana ihtiyaç var.
Her birimizin başına “çakma” Monte Cristo Ezel gibi, hapishane köşelerinde bir bilge “dayı” rastlamıyor ve cebimize “sınırsız” para bırakmıyor...
Bu açıdan bakıldığında, baştaki H.Carr’ın tarih bilgisi yeniden karşımıza, farklı biçimde çıkıyor: “Tarihin elbette alternatifi yok,” da... Bize hatırlatılanlar ne oluyor öyleyse?
Neden hepimizin yüreğinin ortasına “intikam” olarak düşen Monte Cristo yeniden yaratılmak isteniyor da, Jack London mücadeleciliği hatırlatılmıyor bile?..
İşte o zaman, şu günlerde Jack London’a da büyük ihtiyaç duyduğumuzu anımsıyoruz.
Onların kahramanına karşı, benim kahramanım diyebilmek için belki...

Mümtaz İdil
Odatv.com 
03.07.2010 13:45

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.