14 Temmuz 2010 Çarşamba

HER AĞLAYAN ROMANTİK MİDİR

Romantizm devrimci midir?
Bu konuda yazılmış onlarca makale var ve hepsi de “evet” romantizm yapısı gereği devrimcidir diyor.
Şuradan buradan alıntılar yaparak yazıyı boğmadan, kafaları da karıştırmadan yazmak en iyisi.
Böyle bir yazıyı aklıma getiren de Sinan Ergün’ün “Aşk Bitti” başlıklı yazısı oldu.
Yazıda sözü edilen ve Adorno ile birlikte “romantizm ve devrim” denince akla gelen isimlerin başında olan Max Horkheimer; romantizmin diyalektiğe karşı estetik ve entellüktüel bir tepki oluşturduğunu söyler (buna Adorno da katılmıştır).
Aslında birbiriyle bağlantısı yokmuş gibi görünen devrimcilik ve romantizm, tarih sayfalarında hep birbirini destekleyen “karşıtların birliği” yarışını sürdürmüş.
İngiltere’de patlak verdiği öne sürülen sanayi devrimi tüm dünyada akıllara “adil paylaşımı” düşürürken, romantizm sanayileşmenin “çevre” faktörüne itiraz etmişti.
İnsanların üretim sürecinde makineleşmesi dururken, çevre de nereden çıktı diye olaya “diyalektik” bakan çevreler, aradan geçen dört yüz yıldan fazla süre içinde romantiklerin hakkını vermek zorunda kalmışlar.
Aslında, sanatın tüm dallarında kendini tartışmasız kabul ettiren romantizmin, diyalektik olarak kavranmaya çalışılan dünyadan dışlanması mümkün görünmüyordu.
Romantizmi salt duygusal ilişkiler ağı olarak görme eğiliminde olanlar için, “aşk iki birey arasında yaşanan ve kitaplarla örnekleri diğer insanlara dağıtılan” bir olgu olarak görüldü.
Oysa Michelangelo’nun “Musa” heykelini yaparken yaşadığı da bir romantizmdi, Arthur Rimabaud “Sarhoş Gemi”yi yazarken de...
Sarhoş Gemi’yi yazarken Rimbaud’nun romantikliği kendini ele veriyordu belki, ama Eiffel Kulesi’ni yapan bay Gustave Eiffel’den romantik sanatçı diye söz edilmesi hiç akla gelmiyordu.

UTANÇ ABİDESİ
Oysa kule, sanayi devriminin bir abidesi olarak Paris’in tam ortasına dikilmişti. Demir yığınıydı ve mimarı da bay Gustave değildi.
İlk romantik tepki Paris halkından geldi: Kule Paris için bir utanç abidesiydi. Dev bir fabrika bacasını andırıyor ve hiçbir estetik özellik taşımıyordu.
Ama yalnızca Paris’in değil, tüm dünyanın “duygularını” harekete geçirmesi açısından romantizmin tam göbeğinde yükseliyordu.
Yıkılmasına bile karar verildi bir aralar.
İşte romantizm budur ve hiç değişmemiştir.
İnsanın varlığı ile ilgili olan ve kendisini hiç terk etmeyen “duyguların” devrimci olmaması mümkün mü?
Elbette, romantizmin “karşı devrim” yönleri olduğunu da savunanlar çıkacaktır. Ama bu onun “devrimci” özelliğinden bir şeyler alıp götürmez.
Romantizmi salt “duyguların” karşılıklı çakışması olarak görmek ve böyle kabul etmek eğer mümkün olsaydı, ülkemizin en romantik insanının Bülent Arınç olduğunu söylemek gerekirdi.
Bu, ağlama dozu yüksek filmlerden çıkınca insanların: “Çok romantik bir filmdi, çok duygulandım,” demesi gibidir. Oysa romantizm, etkisini hiçbir zaman yitirmeyen, zaman zaman da “kreşendo”larla insanları yerden yere çarpan bir akımdır.
Fransız edebiyatının en “romantik” başlangıcı yapan yazarlarından Victor Hugo’nun, yaşamının ikinci bölümünden itibaren baştacı ettiği romantizmi nasıl politik bir arenaya çektiği ve radikalleştirdiği izlenebilir.
George Sand da böyledir, Nazım Hikmet de, Pablo Neruda da...
İzleyin, aşkın ne denli yaygınlaştığını ve bir insanı sevmekle başlayan serüvenin hangi toplumsal katmanlarda dalga kırdığını göreceksiniz.
Hıristiyanlık, uzun süre devrimcilikle mücadele etmiş, bir adım öne geçmemesi için de sayısız kurban vermişti.
Bunu yaparken de dinin “vazgeçilmez ve sarsılmaz” statükosundan “feyz” alıyordu. Ama bir yerden sonra direnişe son verdi.

ROMANTİZM OLDU
Şaşılacak şey belki, ama bu direnişin kırılmasında “devrimciliğin” en büyük yandaşı, diyalektiğin tam aksine romantizm oldu.
Artık bu tür kıpırdanmalar “İslam” coğrafyasında kendini göstermeye başladı.
Katı diyalektik önermelerle dinsel tabuların duvarlarını aşamayacağını anlayan “doğulu” Marksistler ve toplumcu düşünce sahipleri, romantizmin o insanın asla vazgeçemeyeceği davetkarlığı karşısında hiçbir statükocu düşüncenin direnemeyeceğini anladılar.
Şimdi artık, “devrimciler” yıllardır burunlarıyla iteledikleri basit romantizmin, hiç de romantizm olmadığının farkına varmış durumdalar.
Romantizmin, kızlarla sahil boyu, Demis Roussos müziğe eşliğinde el ele dolaşmak olmadığının yani...
Elbette bu romantizm de dünyanın en güzel duygusunu içinde barındırır da...
Devrimci romantizmi hep gölgeler.
Oysa şöyle bir düşünün, bütün odatv okurları, yorumcuları...
Yaklaşan ayak sesleri nasıl da yüreğimizi kabartıyor değil mi?

Mümtaz İdil

Odatv


14.07.2010 22:00


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.