30 Aralık 2009 Çarşamba

YATAK ODAMA GİRİLMİŞ GİBİ HİSSEDİYORUM

Görüyor musunuz başımıza gelenleri?
Duyuyor musunuz postal diye bizi korkuttukları pomponlu terliklerin “ayak” seslerini?
Şimdi daha iyi anlıyor musunuz, seçimden birkaç gün önce TSK’nın en başındaki “adamın” neden o “sert” bildiriyi bizzat kaleme aldığını?
Nerede sert olmaları gerektiğinin kendilerine nasıl da öğretildiğini?
Gazeteler manşet atıyor: “TSK’nın yatak odasına girildi,” diye.
Yatak odasına girmek?
Ne demek bu?
Kabaca düşünün şöyle bir, ne demek bu?
Daha ağır bir küfürü cumhuriyet dönemi boyunca yemiş midir bu kuruluş?
Evet, Amerikalı subaylar çuval geçirdiğinde de benzer bir “aşağılanma” ile karşı karşıya kalmışlardı, ama bu kez kendi halkı tarafından “taciz”edildiğine tanık oluyoruz.
Bir yığın insan gibi, ben de askerlerin müdahaleleri sonucunda hayatının büyük bölümünü “kaybetmiş” insanlardan biriyim. 
Ama yine de içim yanıyor bu manzara karşısında.
Cumhuriyeti ayakta tutan bir kurum sözünü ettiğimiz.
Mustafa Kemal Atatürk’ün çok önceden bu durumu bile gördüğünü, o yüzden ne ülkenin kurtuluşunu gençliğe bıraktığını şimdi daha iyi anlıyor musunuz?
Askerlerin de “asimile” olacağını hesap edebilmenin dahilik düzeyinin farkında mısınız?
Bu yazıyı yazan biri olarak, askerin kışlasından çıkmasını bekleyen“avanaklardan” biri asla olmadım. Olamazdım da. 1960 darbesinde sekiz yaşında olmama rağmen, ardından gelen yıllarda kulağını radyoya dayayıp Salim Başol’u dinleyerek büyümüş biriyim ben.
12 Mart 1971 darbesi sabahı trafik kazasından yaralı olarak düştüğüm Ankara’da askeri jiple hastaneye taşınmış biriyim.
12 Eylül’ün en ağırlarından olmasa da mağdurlarından biriyim.
Yine de içim acıyor bu hallere.
Altan kardeşleri, Mümtaz’er Türköne’yi, Murat Belge’yi, Fehmi Koru’yu ve daha birçok yazarı haklı çıkardıkları için kendimden de utanıyorum.
Tolstoy’a yerden göğe kadar hak veriyorum.
“Orduyu yıpratmayalım,” türünden yazı hiç yazmadım. Bu konuda bir düşünce de üretmedim. Böyle bir şeye ihtiyaç olduğunu da düşünmedim. Hep sandım ki, Atatürk’ün başkomutanlık yaptığı bir kurum kendini savunacaktır, benim “yıpratmayalım” diye yazmam, “darbe günlerine”yatırım olacaktır, diye düşündüm.
Böylesine hassas davranmaya çalıştım.
İçim yanıyor.
Kendi yatak odama girilmiş gibi hissediyorum.
Halsiz hissediyorum kendimi.
Yorgun, çaresiz, savunmasız, aldatılmış...
Ve alabildiğine çıplak.
Artık bu konuda yazmak da istemiyor, James Joyce ile İlya Ehrenburg arasında sallanan salıncağa binmek istiyorum.
Bu dönemin utançlarını yaşayanları kendileriyle baş başa bırakıyorum.

A. Mümtaz İdil
Odatv.com

30.12.2009 11:03

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.