19 Mayıs 2013 Pazar

Dışarı çıkıp avazım çıktığı kadar bağırsam ancak...

Çorum Köyhizmetleri misafirhanesinde kalıyorum. Sevgili müdür Recep Selek, baktı ki beni hiçbir yer almıyor, bağrına bastı. Karışanım yok, görüşenim yok, etrafımda dost canlısı insanlar. Sürgündeyim ya, “vah vah” bakışları altındayım.
Misafirhanenin salonunda hararetli biçimde briç oynuyoruz. Göz doktoru Ayhan Mutlu, makine mühendisi Kadir Dalyan, diş doktoru Tahir…
Ekip okumuş yani…
Dışarıda da belediyeyle ortak düzenlediğimiz Hitit Festivali tüm hızıyla devam ediyor.
Derken telefon. “Müdürüm, Yıldız İbrahimova sizi istiyor.”
“Neredesiniz?”
“Tiyatro salonunda. Prova yapıyor.”
Belediyeden, Ali Alakoç’tan bir araba istedim ve beş dakika içinde Çorum Devlet Tiyatrosu binasına vardım. Daha girerken Yıldız İbrahimova’nın dışarı taşan sesi içimi bir tuhaf etti. Fırça yiyecektim görünüşe göre.
Nitekim öyle de oldu. İbrahimova beni görür görmez, “Mümtaz bey bana hemen bir tonmaister bulun!” diye ayarlayamadığı sesiyle yüklendi.
“Tonmaister mi?”
“Evet,” dedi İbrahimova. “Bir saattir prova yapıyoruz, ama sesleri tutturamıyoruz. Tonmaister gerekli.”
“İyi de Yıldız hanım,” dedim yutkunarak. “Burası Çorum. Şimdi dışarı çıkıp avazım çıktığı kadar tonmaister istiyorum diye bağırsam, gele gele iki belediye bir de hastane görevlisi gelir. Valilikten bile gelmezler.”
Şaşkınlıkla suratıma baktı. Ne demek istediğimi anlamamıştı ya da şaka kaldıracak hali yoktu.
Tekrar ve tane tane açıkladım: “Yıldız hanım burası Çorum. Anadolu’nun çoğu ilinde olduğu gibi burada da tonmaister bulunmaz.”
Bir an daha duraksadı: “Burada tonmaister yok mu yani?”
“Yok,” dedim. “Varsa bile bugüne kadar kendini iyi gizlemiş.”
İkimiz de güldük. O provasına devam etti, ben de briç oynamaya döndüm.
Yıldız İbrahimova’yı bilirsiniz, tanırsınız. Dünyanın sayılı seslerinden biri olarak kabul ediliyor. Rahmetli Ali Dinçer’in de karısıydı o sıralar. Yani Ali Dinçer de onunla birlikte gelmişti. Çorum’un medarı iftiharı sayılan ve her konuğun mutlaka bir kez ziyaret ettiği ünlü Katipler Konağı’nda birlikte yemek yediğimizde Ali Dinçer ile de ayaküstü sohbet etmiştik. Ankara
Belediye Başkanlığı’ndan da tanıyordum gazetecilik zamanımda.
Yıldız İbrahimova’nın tonmaister aradığı günün akşamında konseri vardı. Adını duyan gelmişti ve salon tıklım tıklım doluydu.
Konserleri valinin yanında oturup da izlemek gibi bir alışkanlığım hiç olmadı. Hiçbir konseri salonda oturup da izlemedim. Hep ayakta ve alarm durumunda olduğumdan, fuayede dolaşıp duruyordum ki garip garip sesler duymaya başladım
Üstelik salondan geliyordu! Bir erkek sesi, üstelik kalınca bir erkek sesi!
İçeride İbrahimova olması gerekiyordu ve benim de bir kadın sesi duymam…
Dehşet içinde salona girdim. Sahnede İbrahimova vardı, ama ses erkek sesiydi resmen.
İbrahimova konserin ilk bölümünde sesinin her türlü marifetini gösterdi. Ama Çorum izleyicisi buna alışık olmadığından sıkıldı, ofladı, pufladı. Sesinin kaç oktava inip çıktığı onları hiç ilgilendirmiyordu açıkçası. Sanatçı dediğin gelir, söyler, coşturur giderdi.
İbrahimova sesini renkten renge değiştirirken, gülüşmeler de başladı.
Neyse ki, çok sürmedi ve İbrahimova da anlamış olmalı ki, ikinci bölüme geçti.
İkinci bölüm hem Çorum izleyicisini hem de beni gerçekten “mest” etti. Müthiş bir performans gösterdi İbrahimova. CD ve piyanisti eşliğinde muhteşem bir konser verdi.
Çorum onu unutamadı. Tekrar konser için gelmesini çok istedi, ama daha sonra değişen politik kaymalar yüzünden, bildiğim kadarıyla Yıldız İbrahimova bir daha Çorum’a gitmedi, gidemedi.
Dışarıda Hitit Festivali, artık olmayan güzelim festival sürüyordu. Bülent Ortaçgil sıradaydı, Kenterler tiyatro sahnelemek için gelmişti, Ozan Sağdıç elinde fotoğraf makinesi koşturuyordu.
Her yerde bir şeyler kıpırdıyordu Çorum’da… Konferanslar, konuşmacılar, sokaklarda fener alayları, fuar alanında halk oyunları gösterileri…
Şimdi yaprak kımıldamıyor.
Semazenleri götürseniz bile dönmeye üşenirler artık.

Mümtaz İdil
Odatv.com

19.05.2013 04:28

15 Mayıs 2013 Çarşamba

Ne Türk Bayrağı Türkiye bayrağı

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan “savaş tamtamlarının” çubuklarını almak üzere mi ABD’ye gidiyor?
Reyhanlı’da yaşanan felaketin ardından, Türkiye’nin Suriye’ye bir savaş açması bekleniyordu. Sonuçta İçişleri Bakanlığı olayın faillerini bulmuş, 13 kişiyi gözaltına almış, tüm dünyaya da saldırının arkasında Esad hükümetinin olduğunu duyurmuştu.
Taşlar yerine oturmuş, savaş için gerekçe bulunmuştu.
Ama bir eksiklik vardı elbette. Türkiye, karşısına tüm Ortadoğu coğrafyasını, İran’ı, Rusya’yı ve Çin’i alarak böyle bir savaşa cesaret edemezdi. Nitekim edemedi de.
Ne dedi Başbakan mealen de olsa: ABD ziyaretimi tamamlayayım, bilahare Reyhanlı’ya da giderim.
Öyle ya, Reyhanlı’nın acelesi yoktu. Orada duruyordu. Harabeye dönmüşse eğer “bakanları” ilgilenecekti. Ölenlere yapacak bir şey yoktu. Ağır yaralılar hastanelerde güvenli ellerdeydi. Başbakan’ın oraya gidip de vakit kaybetmesine, ABD ziyareti öncesi moralini bozmasına hiç gerek yoktu.
Türkiye ufak tefek konularla uğraşıyor aslında. Gazeteciliği, yaptığı sıralarda bile kuşkuyla karşılanan AKP milletvekili Mehmet Metiner, bu kadar olay yaşanırken, BDP ‘li Hüsamettin Zenderlioğlu’na, “Ne Türk bayrağı, Türkiye bayrağı, her şeyi Türkleştiriyorsunuz,” diyebiliyor.
Hani tartıştığı CHP veya MHP’li milletvekillerinden biri olsa, biraz anlayacaksınız da, karşısında Türk bayrağı dememeyi ilke edinmiş bir partinin milletvekili var ve ona yapılıyor bu çıkış. Üstelik de bir Kürt milletvekiline, “her şeyi Türkleştiriyorsunuz,” diye horozlanılıyor.
Gündem değiştirmek için bu kadar da aşağılara inilir mi artık?
SURİYE İLE SAVAŞ KURTARICI
Başbakan Erdoğan, 16 Mayıs’ta yapacağı Obama görüşmesinde Suriye’yi elbette gündeme getirecek. ABD’nin kesinlikle kaçındığı ve“çizmelerimizin Suriye topraklarına basmasını istemiyoruz,” dediği muhtemel bir savaş girişimine sıcak bakmayacağı belli oluyor.
Suriye ile Türkiye arasında çıkması muhtemel bir savaşın tüm Ortadoğu’yu etkileyeceği biliniyor ve ABD, İsrail’in de savaşın bir tarafında olması halinde karışmak zorunda olduğunun da farkında. Ama arkada Rusya ve Çin gibi faktörler de var.
Şunu söylemek kahinlik değil: Başbakan Erdoğan’ı ve dolayısıyla AKP’yi kurtaracak olan tek şey, Suriye ile savaşa girmek.
Ekonominin gidişi, bizzat bu işten sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan tarafından üstü kapalı da olsa dillendiriliyor. Satılamayan konutlar Türk ekonomisi için çanları çaldırıyor. Odatv’nin bu konuda uzman yazarlarından Ahmet Müfit tehlikenin bu boyutuna sürekli dikkat çekti ve ABD’deki Morgage krizine benzer bir krizin kapıda olduğunu defalarca vurguladı.
Diğer yandan Türkiye tarihinin en büyük dış borcuna ulaşmış durumda. Bu borçların ödenmesi, şu anda yaşamakta olan insanların torunlarının çocuklarına bile borç yükü getiriyor.
ÖRTÜLÜ ÖDENEK
Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT)’nın bir yıllık harcamasından çok daha fazlasının Başbakanlık örtülü ödenek fonundan yapıldığı da ortaya çıktı.
Suriye’den Türkiye’ye resmi rakamlarla 400 bin, gayri resmi rakamlarla 1 milyona yakın mülteci ekonomiyi olumsuz yönde etkiliyor.
Cılız muhalefete rağmen AKP artık krizleri yönetme kabiliyetini yitirmiş durumda, zira inandırıcılık faktörü ortadan kalktı. Artık Başbakan Erdoğan’ın “hamasi” nutukları, cebe yansımadığından, inandırıcı gelmiyor.
Kıyılarda seçmen kaybı devam ederken, Orta Anadolu ve Doğu Anadolu ile ayakta kalmanın mümkün olmadığının da farkında AKP.
Bu durumda tek kurtuluş olağanüstü hal durumu, yani kaos, bir başka deyişle savaş eşiğinde bir ülke veya savaşan bir ülke.
Başbakan Erdoğan’ı kurtaracak tek formül bu.
Reyhanlı’ya uygulanan basın sansürüne “gıkını” bile çıkaramayan bu medya ile Türkiye’nin girişeceği bir Suriye müdahalesi, gazetelerin manşetlerinde hergün, yenilgiye uğrasak bile, zafer olarak anlatılacaktır, böyle biline.
Suriye ile muhtemel bir savaş ve Ortadoğu’nun yangın yerine dönmesi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı ve partisini geçici olarak kurtarabilir, ama son aşamada Türkiye müthiş bir kayıba girecek ve bunu kapatması için belki yüz yıl gerekecektir.
Savaş insanlık suçudur ve kazanan tarafı olmaz.

Mümtaz İdil

Odatv.com


15.05.2013 15:43

12 Mayıs 2013 Pazar

Refah-Yol döneminde nereye gönderildi

Biraz Ertuğrul Özkök üslubuyla, biraz da onun uyandırmaya çalıştığı ama genelde başarılı olamadığı “merak uyandırma”isteğiyle, bir Pazar yazısı yazayım dedim. Siyasetten uzak, anılara dayalı ve insanı biraz olsun olduğu yerden uzaklaştırmayı başaran…
Biraz da ürkerek yazıyorum bu yazıyı, çünkü nereden bakarsanız bakın, kendimi övdüğüm bir yazı olacak. Ama şuna güveniyorum, bu olaya tanık olanların çoğu hayatta.
Bu nedenle yanlış veya çarpıtıcı bir şey yazmam mümkün değil. Biri değilse, diğeri mutlaka okuyacaktır veya biri kendilerine anlatacaktır.
Yıl 1992… TC Kültür Bakanlığı, Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü’nde genel müdürlüğe vekalet ediyorum.
Müzik eserleri için bandrol uygulaması başlayalı epey olmuş. Video kasetler için de bandol satışı yapıyoruz. Plaklar için de, CD’ler için de… Kitaplar zaten bizim genel müdürlüğü ilgilendirmiyor. Bir önceki bandrol stokumuz azaldığından, İstanbul Telif Hakları Müdürü Asaf Koçtürk beni uyardı ve ihaleye çıkmamız gerektiğini söyledi.
Ben de bunu amirim durumundaki Müsteşar Yardımcısı Gülşen Karakadıoğlu’na aktardım. Hemen bir ihale komisyonu kurduk. İhale komisyonu başkanı ben oldum. İdari ve Mali İşler Daire Başkanı Enver Enligün, Fon Gelirleri Şube Müdürü Turgut Erdoğan, Telif Hakları Gn.Md.lüğünün mali işlerine bakan Hüseyin Ülger ve şu anda adını anımsamadığım bir memur ile birlikte çalışmaya başladık.
İhalenin, ihale gününden 15 gün önce açıklanması gerekiyormuş. Hayatımda ilk kez bir ihaleye gireceğim için, işin ayrıntılarından haberim yok. Bu gazetede ilan edilirmiş, ihaleye girmeye niyetli olanlar gelir şartnamelerini alırlarmış, sonra da ihale için teklif vermek üzere gelirlermiş.
Şartnameyi hazırladık, ilanı verdik.
Birinin adını bir türlü anımsayamadığım dört firma, Raks, Meteksan, Key Kağıtçılık ve Raks’ın “tavşanı” bir firma ihaleye katılmaya hak kazandılar.
Raks’ın “tavşanı” dedim, zira bu firma Raks’ın üzerinde bir fiyat verecek, Raks daha alttan vererek, diğer firmaları ekarte edeceklermiş. Kimi zaman bu yapılırmış. Raks yetkilileri bunu bana açıklıkla söylemişlerdi.
Ama iş oralara kadar varmadan, ihalenin ilk yarım saatinde arap saçına döndü.
Teklifleri açtık. O güne kadar genel müdürlük olarak bandrolleri 42 lira 60 kuruştan satın almışız. Bunu müzik kasetleri için 200 TL, video kasetleri için ise 500 TL olarak üretici firmalara satıyoruz. Kaset, CD ve video kaset firmaları İstanbul Telif Hakları’na müracaat ediyor ve ne kadar talep ediyorlarsa, parası karşılığı alıyorlar.
Meteksan en düşük teklifi verdi: 62 TL. Raks 70 TL. civarında bir fiyat vermiş, “tavşanı” 90 TL. ve Key Kağıtçılık 107 TL.
İhale teklifleri açıldıktan kısa süre sonra Key Kağıtçılığın temsilcisi ihaleye giren diğer firmaların kağıtlarında eksiklikler olduğunu söyleyerek itiraz etti. Bizim elemanlar da kontrol etti. Gerçekten eksik kağıtlarla gelmişler ihaleye. Üçü de safdışı kaldı ve Key Kağıtçılık tek başına ihaleyi kazandı.
Çok sinirlendim. 42.60 olan fiyat bir anda 107 TL.ye çıkıyordu. “İhaleyi iptal ediyorum,” diye fırladım yerimden. Bir anda ortaya tuhaf bir yaratık çıkmış gibi, herkes sus-pus oldu. Fon sorumlusu Turgut Erdoğan, “Ama…”diyecek oldu, susturdum. Herkes niye bu kadar şaşkındı anlamamıştım doğrusu.
Ardından ihaleye katılanlar dağıldı. Hemen müsteşar yardımcısı rahmetli Tevfik Rüştü Gökalp’i aradım ve bandrol ihalesini iptal ettiğimi söyledim.
“Keşke iptal etmeseydiniz Mümtaz bey,” dedi. “Fiyat neyse verseydiniz.”
Ne demek istediğini o anda anlamadım.
Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü’nün genel bütçeye dahil olmayan tek kalemi sinema ve müzik kasetlerinden elde edilen gelirlerdi (şimdi o kalem de genel bütçeye bağlandı). Bu yüzden yapılan bazı masrafları oradan karşılamak gibi bir lüksü vardı bakanlığın. İsterse bakan, kendine bir makam otosu bile alabilirdi oradaki parayla. Yüklü miktarda da para birikiyordu fonda.
Bu yüzden de fonu iki Başbakanlık denetçisi kontrol ediyordu. Onlara bir oda tahsis etmiştik Genel Müdürlükte, haftada iki gün uğruyor ve hesapları kontrol ediyorlardı. Hemen onların yanına indim. İkisi birden“keşke iptal etmeseydiniz” demez mi?
Çok şaşırmıştım, “neden,” diye sordum. “Devleti korumanın neresi yanlış? İptal etmesem, iki mislinden fazla fiyat verecektik bandrollere. Oysa Meteksan 62 TL.’ye bu işi yapacaktı…”
“Bakın Mümtaz bey,” dedi denetçilerden biri. “Eğer bu firmalar kendi aralarında anlaşır da, dördü birden yüz liranın üzerinde teklifle yeniden gelirlerse, kendinize güzel bir hapishane arayın. Yok eğer gerçekten eskisi gibi ayrı ayrı tekliflerle gelirler de siz de yüz liranın altında ihaleyi kapatırsanız, bu devletin size madalya vermesi gerek.”
Beni kara bir düşünce kapladı. Hemen Raks’ı aradım korkudan. Böyle bir ihtimal olup olmadığını sordum. Onlarla en azından dostluğum vardı. Raks bana böyle bir şeyin asla olmayacağına dair teminat verdi. Ama yine de korkuyordum.
Ama işin korkunç tarafını daha yaşamadığımı o zaman bilmiyordum.
İstanbul Telif Hakları Müdürü Asaf Koçtürk aradı. “Mümtaz bey,” dedi. “Elimizde 1 milyon bandrol kaldı. Siz ihaleyi iptal etmişsiniz. Yeniden ihaleye çıkmanız için 15 gün beklemeniz gerek. Gazetede ilan edilecek, şartnameler hazırlanacak, firmalar yeniden teklif hazırlayacak ve ardından ihale yapılacak. Sonra bunların basılması falan derken bir ayı aşkın bir zaman biz bandrolsüz kalacağız. Şu anda Tarkan ya da Sezen Aksu gelse, en az 1 milyon bandrol talebinde bulunacak ve biz bunu karşılayamayacağız. Hepsini ona versek, diğerlerini karşılayamayız. Bu çok sıkıntılı bir durum.”
İhaleyi iptal ettiğim için herkes bana kızgındı. Bir halt etmiştim ve çok zor durumda kalmıştım. Elde bandrol olmaması demek, müzik ve video kasetlerinin çıkmaması demekti. Bu ise Kültür Bakanlığı’nı çok zor durumda bırakırdı.
Kimse, “aferim oğlum, iyi iş yaptın. Devleti zarardan kurtardın,”demiyordu.
Kara kara düşünürken, birden aklıma cin gibi bir fikir geldi. Hemen telefona sarıldım ve Asaf Koçtürk’ü aradım. “Elimizde ne kadar video kaset bandrolü var,” diye sordum.
“Video kaset bandrolü çok,” dedi Asaf. “Milyonlarca var. Video kasetler artık satılmadığı için elimizde kaldı stoklar Mümtaz bey.”
“Peki, dedim, video bandrollerini ses kasetleri için kullansak ne olur?”
“Olmaz, dedi Asaf, biri 250, diğeri 500 TL. Hazineden, Maliyeden ve Başbakanlıktan izin almamız gerek. Ayrıca Bakanın da imzalaması gerek böyle bir satışı.”
Hemen Bakan Fikri Sağlar’a konuyu özetleyen ve Başbakanlık, Hazine ve Maliye için onay isteyen yazılar hazırladım. Fikri bey aydınlık bir insandı. Onayları imzaladı ve ilgili yerlere gönderdim.
Yazı özetle şöyleydi: “Elimizde çok miktarda video bandrol kasetleri bulunmakta. Bunların tüketilmesi video satışları açısından bakıldığında mümkün görünmemektedir. Video bandrollerinin ses kasetleri için kullanılması hususunda gereğini arz ederim vb…”
Üç yerden de olumlu yanıt geldi. Hazine Müsteşarlığı biraz mırın kırın ediyordu, ama sonuçta “kullanabilirsin” demişti.
Hemen Asaf Koçtürk’e onayı gönderip, video bandrollerini ses kasetleri için kullanmasını söyledim. Her şey yoluna girmişti. İhaleye çıkmadan altı ay kadar idare edecek bandrol vardı elimizde.
Birkaç gün sonra Key Kağıtçılığın temsilcisi kapımdaydı. “Mümtaz bey, nasıl çözdünüz bilmiyorum, ama elinizde ses kaseti bandrolü bitmiş olmalı. Oysa kimseden bir şikayet yok bandrol alma konusunda. Nasıl bir iş bu?”
Aslında adamın nasıl olduğunu bildiğinden hiç kuşkum yoktu. Sert çıktım:“Nasıl olduğu sizi niye ilgilendiriyor? Bandrol konusunda bir sıkıntımız yok. İhale de önümüzdeki ay veya sonraki ay içinde yeniden açılacak. O zamana kadar bekleyin.”
Adam bir şey söylemeden çıktı gitti. Üç dört gün sonra yeniden geldi.“Mümtaz bey,” dedi suçlu suçlu. “İşi nasıl çözdüğünüzü öğrendim. Daha doğrusu ses kasetleri üzerinde video bandrolleri görüyorum. Bunun için izin aldınız mı?”
Kovmadım adamı, ama kendimi çok zor tutuyordum.
Tam o sıralarda tatile çıktım. Antalya’da Karayolları misafirhanesinde bir yer ayırtmıştım. Şehrin göbeğinde bir yer. İndiğimiz günün ertesi sabahı arabayı çalıştırdığım anda arabanın motor kısmı birden alev topuna döndü. Yangın söndürücüler boş çıktığı için arabayı söndüremedik. Tam benzin deposuna yaklaştığında alevler, itfaiye geldi ve söndürdü. Ama arabasız kalmıştık.
Ankara’ya kardeşimin arabasıyla apar topar döndük. Tatil falan kaldı tabii.
Yeniden ihale açıldı. Metaksan 62 lira ile ihaleyi kazandı.
Devlet bana madalya falan vermedi. Refah-Yol iktidara gelir gelmez, Kültür Bakanı İsmail Kahraman beni görevimden alıp, Kütüphaneler Genel Müdürlüğü’ne “şef” yaptı. Dava açtım, kazandım ve istifa edip gazeteciliğe döndüm.

Mümtaz İdil
Odatv.com

12.05.2013 04:04

11 Mayıs 2013 Cumartesi

CHP'ye biraz anarşizm lazım

Dilimde tüy bitti söylemekten…
CHP’nin sokaklara inmesi, halkla buluşması, evlere dağılması gerek diye…
Daha da ileri götürüp işi anarşiye bile vurdum. CHP’li üç milletvekili, Suriye’liler için hazırlanan kampa gidip de, kapıdan kovulunca, partinin tüm milletvekillerini toplayarak aynı kampa gitmesi gerektiğini söyledim.
O zaman gazetelere manşet olacak ve dertlerini anlatabileceklerdi: Burası benim ülkem, sen kim oluyorsun da benim ülkemdeki bir toprağa ayak basmamı engelliyorsun, diye.
Silivri’de görülen davalara topyekün katılsınlar dedim. Grup toplantısını gerekiyorsa Silivri’nin tel örgülerinin dışında, gerekiyorsa Çağlayan Adliyesi’nin önünde yapsınlar, dedim.
YSK seçim sonuçlarını vermekte diretiyorsa, yüz milletvekiliyle orayı bir “ziyaret” etmeleri halinde kendilerini göstereceklerinden, haber olacaklarından, gündem belirleyeceklerinden dem vurdum.
29 Ekim’de Ulus’ta biber gazı banyosu yapan halkın önüne geçip de barikatlara doğru yürüyen Kılıçdaroğlu, ertesi gün nasıl haber olduysa, o şekilde toplumsal hareketlere önderlik etmesi gerek dedim.
Nerede haksızlık varsa, dokunulmazlığı olan milletvekilleriyle CHP orada bitmeli, kendini göstermeliydi. Dokunulmazlığı olmayan Hikmet Çiçek, Doğu Perinçek, Mehmet Haberal, Ergun Poyraz ve diğerleri gibi içeri girme, “tutukluluk hallerinin devamına” yargısıyla muhatap olmama gibi bir şansları var milletvekillerinin.
Ama onlar susuyor, yürekli insanlar konuşuyor.
TBMM’de gensoru vermekle bu iş olmuyor, ama bu muhalefet on senedir gensoru vermekten bıkmadı. Çoğunluk iktidarda, verilen her gensoru buz üzerine yazılan yazılar anlamına geliyor.
Soru önergeleri daha da komikleşiyor.
Elbette, bunlar da yapılmalı, ama muhalefetin TBMM çatısı altından çıkması gerekmiyor mu? Bunu düşünemiyor mu koskoca CHP?
ANARŞİ YARATMAK ÇOK MU ZOR
Yani bir anarşi yaratmak çok mu zor?
Spartacus bir anarşistti… Lev Tolstoy da, George Sand da…
Anarşizmi bu ülke “kargaşa çıkaran küçük guruplar ve kişiler” olarak algıladı hep. Bir felsefi kategori olduğunu asla kabul etmedi. Küçümsedi, kelimeyi kabuğundan çıkarıp neredeyse terör ile eşdeğer hale getirdi.
Oysa bütün devrimlerin temelinde anarşizm vardır. İlk hareket mutlaka anarşi ile kendini gösterir.
Anarşizm, ütopik bir felsefedir, ama ortaya çıkması, kendini göstermesi toplumsal hareketlerin ilk kılıvcımını oluşturmuştur.
Kısaca “yöneticilerin olmadığı bir toplum” olarak yola çıkan anarşistler, bireyin bir başka bireye karşı sorumluluğundan bir kitle yaratmayı amaçlamışlardı. Kişiler arasında bir mutabakat yapılması gerektiğine inanıyorlardı ve bunu toplumun tüm katmanlarına yaymak istiyorlardı.
Anarşistler kötü insanlar değildir, onlar kutsal bir hareket için yola çıkan ama sonunu bir türlü getiremeyen “ütopik” yaratıklardır.
Anarşizm, özellikle 19. Yüzyılda kendini göstermeye başladı. Fransız Devrimi’nden Birinci Dünya Savaşı’na kadar kendini gösterdi. Buna en büyük neden de, büyük savaşların olmasıydı.
Görünüşte devrimcidir anarşizm, gerçekte ise ütopik küçük burjuva ideolojisi ve eylemidir. Bilimsel sosyalizmin aksine, örgütlenmiş siyasal sınıf mücadelesi ile her türlü siyasal örgütlenmeyi, disiplini ve otoriteyi inkar eder. Hal böyle olunca da kendine taban bulamaz.
Türkiye Burke ya da Joseph de Maistre gibi karşı devrimcilerin kucağında oturduğu bir dönemden geçiyor. Onlar, yani Joseph de Maistre gibiler çağdaş devlet kurumuna karşı tanrısal düzeni savunmuştur hep. Herkesin malı olan devletle, alları miras yoluyla adaletsiz bir biçimde bölüşen toplum arasındaki çelişkiden yola çıkarlar ve Tanrının adaleti kuracağı günü beklerler.
Anarşistler buna tamamen karşıdır. Ayakları yere basan bu dünyada tüm iplerin ellerinde olduğunun farkındadırlar, ama bu iplerle tuttukları anarşizm atının nerede son soluğunu vereceğini bilmemektedirler. Bu yüzden de bilimsel sosyalizm ve komünizm ile ters düşerler. Karl Marx’ın anarşistlere başta sempati duyup, son kertede düşman kesilmesinin altında da bu başıboşluk vardır.
Bu konu oldukça kapsamlı bir konu olduğu için CHP ve anarşizm üzerine bir süre daha yazı yazmayı sürdüreceğim.

Mümtaz İdil
Odatv.com

11.05.2013 05:30

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Mümtaz İdil: Murat Bardakçı Eyfel’i yıkıp avm yapar mı ?

Fazıl Say’ın Türkiye için ne kadar önemli bir sanatçı olduğunu tüm çağdaş insanlar kabul ediyor. Her yıl aksatmadan, Antalya’da örneğin, “piyano festivali” düzenleyen ünlü piyanistimiz, büyük bir özveriyle konserlerini de sürdürüyor.
Ancak, gün geçmiyor ki, Fazıl Say ile ilgili olarak bir sataşma, bir kovuşturma, bir bulaşma, aşağılama yazılıp çizilmesin.
Ona tüm Türkiye’nin sahip çıkması gerek.
Yalnızca Çin’de 5 milyondan fazla kişinin piyano çaldığını düşünürseniz ve bunu dünya ölçeğinde tahmini bir rakama çekerseniz, bu kadar piyanistin arasında dünyada bir numaralarda olmanın ne demek olduğu kendiliğinden ortaya çıkar.
NAZIM HİKMET GİBİ
Fazıl Say üstün bir yetenektir ve Türkiye’nin yetiştirdiği nadir sanatçılardan biridir. Bence 111. Doğum yıldönümünü 3 Haziran’da kutlayacağımız Nazım Hikmet ayarındadır, Ömer Hayyam gibidir ve Yunus Emre kadar insancıldır.
Yalnızca sanatçı olarak da kabul etmek yanlıştır Fazıl Say’ı. O aynı zamanda Atatürk ilkelerine bağlı, çağdaş dünyaya yakın ve aydınlık bir yüzdür. Türkiye’nin onurudur. Vazgeçilmezidir.
Türkiye, onlarca yılda bir ancak böyle bir yeteneği yetiştirebilmekte, ülkemizdeki mevcut iktidar da onu bu ülkeden kovmaya çalışmaktadır.
Çok sesli müziğin en ufak tınısını duyduklarında “gıy gıy” benzetmesiyle aşağılamaya çalışan “bademlerimiz”, baleyi de erotik bir gösteri olarak gördüklerinden, ellerinden geldiğince sahne sanatlarını geri dönülmeyecek biçimde silmeye çalışmaktadırlar.
YENİ OLAN HER ŞEY GÜZEL Mİ
Batı toplumlarında sanata büyük yer, maddi pay ve destek verilirken, bizde toprağın altından çıkan paha biçilmez tarihi eserler “çanak-çömlek, çatal-kaşık” muamelesi görmektedir.
Yeni olan herşeyin en güzel olduğu iddiasındadır bu sanat düşmanları.
Bu yüzden Muhsin Ertuğrul Sahnesi’ni, Emek Sineması’nı, AKM’yi yıkarlar, yerine AVM yaparlar. “Ne var, derler sonra, eskisinden daha güzel, daha iyisini yaptık…”
Ne yani, Fransızlar, Paris’in simgesi olan ve artık dünyanın bodur kulelerinden biri sayılan Eiffel kulesini yıkıp, yerine iki misli uzunlukta bir kule dikemezler mi?
Elbette dikerler…Altına AVM bile yaparlar isterlerse.
Ama adı artık Eiffel olmaz ve bir dönemi simgelemez.
Luvre müzesindeki “çanak-çömlekleri” boşaltıp, yerine Verona kristalleri de koyabilirler.
Biz de Topkapı’yı boşaltıp, Paşabahçe ürünlerini yerleştirebiliriz.
Muhsin Ertuğrul Sahnesi de, Emek Sineması da ve Türkiye’nin değişik bölgelerinde yıkılıp da “yenileştirilen” tüm tarihi eserler de yerine bir daha konamayacak birer simgedirler.
Oralarda ilkler yaşamıştır, anılar vardır, ter ve gözyaşı vardır. Yeni yapılan hiçbir sahne, salon onların yerini tutmaz, tutamaz.
Gelin de anlatın bunu…
BARDAKÇI’YA CEVABI
Fazıl Say’dan başladım, onun kendi blogunda Murat Bardakçı’ya verdiği cevabı tümTürkiye’nin okuması ve bu büyük sanatçımızın sıkıntılarını paylaşmasını istedim.
Çağdaş dünyaya elini uzatmış, Atatürk’ün çizdiği güneşli yoldan (sekterleşmeden ve onun adını uluorta kullanmadan) yürümek için Fazıl Say’a kulak vermek gerek.
Yalnızca kulak da değil; gönül vermek, cesaret vermek gerek. 75 milyon insanın içinde yalnız olmadığını hissettirmek gerek.
İşte onun kaleme aldığı duygusal ama fişek gibi yazı:
“SİZ KİMİN DEFTERİNİ DÜRÜYORSUNUZ MURAT BEY?
Daha yeni turneden döndüm.
Önce Almanya'da, sonra Cenevre ve Zürih'te tamamen dolu salonlarda konserler verdim. Münih'te, Süd Deutsche Zeitung gazetesinde çıkan eleştiride "Biz bugüne değin Münih kentinde böyle bir Çaykovski Konçertosu dinlememiştik, bambaşkaydı" yazıldı...
Ama bu yazıları bile ertesi gün unutmaktayım. Hayat korkunç hızlı...
Bu akşam evdeyim. Ender gördüğüm ve çok özlediğim kızım Kumru ile beraber film seyredeceğiz.
Yeni biten solo keman bestemi ("Cleopatra") kopistime email olarak yollayacağım.
Ve gecenin geç bir vakti de olsa, Nisan'da Berlin'de çalınacak olan yeni eserim "Alevi dedeler rakı masasında" üzerine çalışacağım...
(Bu çok derin bir konudur, Arif Sağ'ın bana anlattığı bir gerçek olaydan yola çıkan bir eser.)
Bugün evdeyim...
Bu akşam İngiliz kemancı Priya Mitchell bugüne değin pek çok kez çalınan keman konçertomu ("Harem'de 1001 Gece"yi) Belgrad'da çalacak.
Konseri dinlemeye bile gidemiyorum.
Yine bu akşam, dostum ve değerli meslektaşım Hüseyin Sermet, Londra'da önemli bir konser verecek.
Hüseyin, Ulvi Cemal Erkin'in öğrencisi idi.
Ben, rahmetli hocalarımın konserlerime geldiğine inanmaya başladım. Fenmen.. Gündemir...
Oradalar sanki. Salondalar.
Kim bilir? Belki Erkin de öğrencisi Hüseyin'i dinlemeye gidecektir bu akşam?
Ve yine bu akşam dünyanın kim bilir hangi şehrinde, İdil Biret, Gülsin Onay Resitaller veriyor olacaklar.
Gülsin her konserinde Saygun çalar mutlaka. Bu akşam da vardır programda. Belki Etüdler. Belki Prelüdler...
Bu akşam Colorado Eyaletinde bir evde, bir müziksever Güher Süher Pekinel kardeşlerin Poulenc CD'sini dinleyecek.
Ama, Norveç’te, Çin'de, İtalya'da pek çok evde, pek çok müziksever aynı CD'yi dinliyor olacak.
Erkin'in Saygun'un eserleri hiç aklınıza gelmeyecek ülkelerde, topluluklar tarafından seslendiriliyor olacak.
Filipinlerde mesela, bir Yaylısazlar Quarteti Saygun çalıyor olabilir. Ya da Kore'de. Ya da Hollanda'da...
Bu akşam Antalya Piyano Festivalinde yine büyük ustaların katıldığı bir konser var. Biletleri tamamen bitmiş.
Ankara'da ve İzmir'de Orkestralar haftalık konserlerini bu akşam veriyorlar.
Hepsi bu akşam.
Bu akşam, İngiliz şef Howard Griffiths ile, "İSTANBUL SENFONİSİ" nin Mart 2011'de Moskova'daki seslendirilişi ile ilgili teknik detayları telefonla görüşeceğim.
Yine bu akşam, Ankara'da bir Konservatuvar öğrencisi, verdiği sınıf resitalinde İlhan Baran'ın eserlerini çalıyor olacak.
Genç bir sopranomuz bu akşam Berlin Operasında Mozart söylüyor olacak.
Bir başka genç soprano ise, Milano'daki bir Şan Yarışmasında finale kalacak. Bu akşam.
Bu akşam Safranbolu'da (Geçen ay NewYork'da dünya birincisi olmuş olan) Yaylısazlar Quartetimiz "Borusan Dörtlüsü", bir konser verecek.
Konsere daha çok öğrenciler gelecek.
Paris'te bir Türk Viyolonsel öğrencisi, arkadaşları ile ufak bir gruba çağdaş müzik konseri verecek.
Eskişehir'de bir Müzikolog, Cemal Reşit Rey'in Orkestra eserleri üzerine yaptığı araştırmaya kafa patlatacak.
Prag'da yaşayan bir Türk balerin, bu akşam kendisini sakatlayacak kadar çok çalıştığı için hüzünlere boğulacak.
Mersin'deki bir balerin ise hayatının en iyi performansını bu akşam verecek.
Bu akşam, Youtube'daki binlerce "Fazıl Say Videosu" tüm gezegende 250.000 kere tıklanacak.
Ben ise, Kumru ile çizgi film seyrediyor olacağım.
Muammer Sun bu akşam bir "Onur ödülü" alacak. Eve döndüğünde ise, müziğini yaptığı bir filme televizyonda rastlayacak...
Bu akşam Türk Hava Yolları ile uçan 78.000 kişi, uçağın içinde Alnar'ın Kanun Konçertosu'ndan bir bölüm dinleyecek.
Bu akşam Avangard bestecimiz İlhan Usmanbaş evinde eski dostları ile buluşacak. Evde "yeni müzikte ne yapılıyor?" konusu konuşulacak.
Ve daha binlerce insan.
Ve daha binlercesi.
Bizim halk bunları takip etmez. Bilmez. Nerede ne var...
Eğitim sistemini mahvettiler. Müzik dersi bile ne kadar aza indirildi.
Medya da yazmaz bunları...
TV? Unut gitsin...
O zaman?
Vuralım gebertelim...
Murat Bardakçı'nın "Türkiye'deki müzik inkılabı çatır çatır çöktü" dediği durum bu.
Aslında yukarıda yazdığım gerçeklere bakarsak;
Ben bir çökmüşlük göremiyorum. Siz görebiliyor musunuz?
Ama konu burada bitmiyor;
Asıl gerçek şu;
Şu dönemde, Atatürk ve Cumhuriyet devrimleriyle ilgili karalayıcı konuşmak hayli kazançlı iş.
Beni o kazanç ilgilendirmiyor. Beni müzik ilgilendiriyor!
Murat Bardakçı'ya ise, "Daha da vur! Daha da vur!" denilir muhtemelen...
O da vurur...
Onlar hep vurdular.
Biz evde çalışırken.
Dünyanın bir yerlerindeyken....
Harcanırız...
Güya...
Sadece tek şey sormak lazım; Bu akşam bu insanlar çalışırken, siz niye kötü niyetle onların defterini dürmekteydiniz Murat Bey?
Şu müzisyenlerden birisi, önünüze nota koysa, dinlerken sayfasını çeviremezsiniz, "kötü" dediğiniz müziklerin.
"Islıkla çalabileceğim melodiler yok" derken dünyanın her hangi bir ülkesinde herkes gülerdi size...
Stravinski'yi ıslıkla çalabilir misiniz? Schönberg'i?
O zaman Saygun'u niye ıslıkla çalmak?
Fazıl Say isterse 99.999 iyi eleştiri koysun önüne, bir yerde 1 kötü eleştiri çıktı mı, "Baaak, gördünüz mü, biz demiştik bu o kadar iyi değil diye" safsatası başlar.
Ve altında 300 tane yorum. Güdümlü yorumlar.
Hamasi.
Kıskanç.
Ve de çirkef...
Gerçekler aslında yukarıda yazığım gibi.
Bu akşam bu gezegende... Bu memleketin insanları, bu akşam...
Yazıklar olsun!”
Fazıl Say”

Mümtaz İdil

Odatv.com



06.05.2013 13:15

4 Mayıs 2013 Cumartesi

Doğru dürüst yanıt verin Sayın Vali

Pek sayın Avni Mutlu, size önce kısa bir öykü anlatayım. Eminim ki bu öyküyle kendi yaptığınız arasında bağlantı kuracaksınız. Konduramayacaksınız belki kendinize, ama beyniniz bu bağlantıyı kuracak ve ağzınız reddetse de, beyniniz reddedemeyecek.
Olayın Türkiye ile uzaktan yakından bağlantısı yok. Bu yüzyılla da ilgili değil, geçen yüzyılın başlarında olan bir olay. Yıl 1905… günlerden 22 Ocak… Petersburg’da işçiler, Çar II. Nikola’ya bir dilekçe sunmak üzere Çar’ın kışlık sarayına doğru sakin bir yürüyüş yaparlar. Ellerinde silah yoktur. Sayıları yüz binin üzerindedi. Başlarında Rahip Gapon vardır. Zararsız bir adam. Çar’ın askerleri bu silahsız kalabalığın üzerine top, makineli tüfek ve benzeri silahlarla ateş açar. Binden fazla insan ölür, iki binden fazla insan da yaralanır. Tarihe “Kanlı Pazar” olarak geçen bu olay asla unutulmamıştır, unutulmaz da…
Ne istiyordu bu zavallı güruh Sn. Vali? İş gününün 8 saate indirilmesini, asgari ücretin daha adil olmasını ve fazla mesainin kaldırılmasını. Hepsi bu. Bedeli: Binden fazla ölü ve çok daha fazla yaralı…
Taksim’de “çukura düşmesinler” diye almadığınız on binlerce kişi dışarıda gaz odasındayken, Hak İş’in cambaz sendikacıları çukurun ardından dolanıp, davul zurnayla girdiler. Çukura düşmeyecek kadar zeki oldukları için onlar Taksim alanına kabul edildiler. Dışarıdaki sakarlar, salaklar çukura düşer diye alınmadılar.
Bu kadar basit işte, değil mi Sn. Vali?
Sonra o zavallı kızcağız… Dilan Alp… Elinde sirke şişesi varmış, ama siz ısrarla molotof kokteyli diye tuturdunuz. Resimlere baktınız, incelettiniz. Hangi “marka” molotof kokeyli olduğunu söyleyemediniz belki ama olsun, ne çıkar. Sonuçta molotof kokteyli bir “markadır” ve ismini de bir Rustan almıştır. Yabancı menşeili yani…
Kızcağız ağır yaralanınca hemen açıklama yapınız: “Majinal militan” diye. Yani bir insan olmanın ötesinde, bir marjinal militan olduğu için başına bomba yemeyi ve kafasının kırılmasını hak etmiş oluyor, öyle mi?
Bir valiye yakışıyor mu bu söyledikleriniz Sn. Vali?
Babası Dilan’ın Çobançeşme İmam Hatip Lisesi’nde okuduğunu söylüyor. Hani bir aralar Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “imam hatiplerde terörist yetişmediğini” içeren bir konuşma yapmıştı. Siz şimdi bu sözlerinizle, bu suçlamalarınızla koskoca Başbakanı yalancı çıkarmadınız mı Sn. Vali? Yani bu yaptığınızın partili valilik ile hiçbir haklı bağlantısı olamaz. Partili Cumhurbaşkanı çıkarmaya çalıştığımız şu günlerde, zaten hükümete biat eden memurlar olarak bu yaptığınız hiç şık olmadı.
Şimdi işiniz zor. Majinal militan değilse bu kızcağızımız, kafasını neden kırdınız. Yok eğer gerçekten marjinal militan ise, o halde Başbakan’a nasıl açıklayacaksınız?
Vali olmak zaten çok zor bir iş Sn. Vali de, bu şekilde valilik yapmak cehennem azabı gibi bir şey. Nereye tüküreceğini bilemiyor insan. Hani aşağı sakal, yukarı bıyık misali…
Dilan’ın elindeki şişenin sirke şişesi olduğunu öne sürüldü. Resim incelendiğinde de şişenin sirke şişesi olduğu ortaya çıkıyor zaten. Ama iş o kadarla bitmiyor. Sn. Vali’nin sirke olduğundan emin olması gerek öncelikle. Şişe sirke şişesi de bakalım içindeki sirke mi, bu bir. İkincisi, sirke ile nasıl mücadele edilir, nasıl tehlikeli hale gelir bir şişe sirke, iki. Sirke doğrudan insanın gözüne sıkılırsa, gözde yanma yapar ve geçici de olsa körlük yaratır, üç.
Bu halde sirke bir silah olarak düşünülebilir.
O halde marjinal militan Dilan’ın kafasına bir bomba koymanın hiçbir zararı yoktur.
O SORUYA YANIT YOK
Özel bir konuşma yaptınız özel bir TV’de Sn. Vali ve dediniz ki, “Elbette ki Dilan’ı, Meral’i, herkesi konuşmak gerek. Bu kadar insan yaralandı, bir tek Dilan konuşuluyor. Herşeyden önce karşı durmamız gereken şey, bu yaralanmalara nasıl bir ruh hali neden oluyor. Neden bu göstericilerin içinde yüzü maskeli, eli sapanlı; bilye atan, taş atan, demir bilye atanlar var? Nitekim bir polis memurumuz beyin travması geçirdi atılan bu nesneler yüzünden. Kendi arkadaşlarını da yaraladılar. Bunlar konuşulmuyor. Bir tek bu kızımız konuşuluyor.
Aynen bunları söylediniz Sn. Vali. Büyük bir dikkatle dinledim. Dilan’ın konuşulması, onun elinde gerçekten zararsız bir şişe olması ve kızcağızın kafasında bombanın patlaması belli ki sizi çok rahatsız etmiş, odak noktasının Dilan olması hiç hoşunuza gitmiyor. Yani “kurular yandı, yaş da arada gitti” muhabbetine girmek istiyor, tek dalıyorsunuz ama olmuyor işte. Zira Dilan bir simge haline gelmiş durumda.
Sonunda o beklenen soru soruluyor Sn. Vali: “Elindeki molotof kokteyli miydi, sirke miydi?
Doğru dürüst bir yanıt verin be Sn. Vali… O koltuklar laf geçiştirmek için değil, doğruları söylemek için hazırlanmış koltuklar. Vali olmak kolay değil, bunun bedelleri var. Haksızsan haksız olduğunu kabul etmek var.
Ama geçiştiriyorsunuz Sn. Vali, polemik yapıyorsunuz. “Efendim, diyorsunuz, şu şişeydi, bu şişeydi diye bir yığın yorumlar bu yorumların üzerine değerlendirmeler var. Bu iddia sahipleri iddialarını nasıl ispatlıyorlar, bunu ortaya koymak lazım. Bu tip olaylarda bizim genel değerlendirmemiz bakışımızdır. Bununla ilgili yorumları yaparken, kimin hangi doğru üzerinden yapıldığını nasıl saptayacağız?
Nerede sorunun yanıtı Sn. Vali?
Spiker spiker değil ki, kukla. Soruma yanıt alamadın Sayın Valim diyemiyor.
O KÜFÜRBAZ NEDEN DERDEST EDİLMEDİ
Vali saz elinde bambaşka bir konuya geçiyor hemen. “Bakın bir olay oldu. Basında da çıktı. Disk binası önünde, polislerin yanında Disk binasına birtakım galiz ifadelerle bağıran sivil giyimli bir şahsın emniyetten olduğu ve provokasyon yaptığı yazıldı. Bu konuda yoğun iddialarda bulunuldu. Hata videolarda izledim. Gerçekten polislerin yanında sivil bir kişi durmuş ve Disk binasına küfürler savuruyor. Hemen bakıyorsunuz, bu polis diyorsunuz. Bu konuda çok değerlendirmeler yapıldı. Sonunda incelettik, kişi emniyet memsubu değil. O bölgede ticaret yapanlardan biri.
Yine olmadı Sn. Vali, yine olmadı. Polislerinizin yanında Disk binasına galiz küfürler savuran biri duruyorsa, polislerinizin bu küfürbazı derdest etmeleri gerekmiyor muydu? Yani arkasını polise veren her Disk karşıtı hoş mu görülmeliydi?
Sn. Vali, ya şu sözlerinize ne anlam yüklemeliyim: “Elinde su şişesi vardı, su içmek için aldı diyebilirsiniz. Herkes bu şişe ile ilgili yorumda bulunabilir. Peki gerçek nedir? Yüzleri kapalı, elinde sapan tutan arkadaşlarıyla aynı yerde görülüyor. Asıl sorun ne biliyor musunuz? Bu çocukların buraya getirilmesi. Bu çocukların normalde elinde kitap olması gerekmiyor mu? Biz çocukları niye yetiştiriyoruz; ailesine, ülkesine, annesine babasına, vatanına yardıcı olması için.
Sorulan bir soruya bu kadar aykırı yanıt vermek de herhalde valilerin, özellikle de İstanbul Valisi’nin görevi olsa gerek.
Ve final Sn. Vali, muhteşem bir final : “Bunları ‘marjinal radikal gurupların’içine sokan kim? Polislerimize yapılan saldırılarda şehit verdik, sonradan yakalanan teröristlere bakıyoruz, bunlar genellikle bu tip gösterilerin içinden çıkıyorlar. Taş atan, sapan atan, bilye atan... Buralardan yetişiyorlar. Yoksa o çocuğun elinde molotof olsun ister boş şişe olsun, bu yavru niye orda niye evinde değil?
Sözün bittiği yer değil yalnızca… Yazının da bittiği yer burası.

Mümtaz İdil
Odatv.com

04.05.2013 12:28