17 Eylül 2012 Pazartesi

Mümtaz İdil: Hocam, senin isminle bir anagram yapabilir miyim

ANKA Ajansı'ndaki görevim rahmetli Müşerref Hekimoğlu tarafından sonlandırılınca doğal olarak işsiz kaldım.
Sabah grubunun Mehmet Y.Yılmaz'ın yönetiminde Aktüel diye bir dergi çıkaracağını öğrendim. Prof. Dr. Kurthan Fişek'in de derginin genel koordinatörü olacağı söyleniyordu. Büyük bir heyecanla Sabah gazetesini aradım ve Kurthan Hoca'ya ulaştım. O güne kadar ne adını duymuştum (ayıp) ne de yüzünü görmüştüm.
Telefonda son derece nazik bir biçimde hazırlık yaptıklarını ve birkaç gün sonra aramamı söyledi. Birkaç gün sonra da aradım, daha sonra da aradım... Aradım da aradım... Sonunda yanına gittim. Aşağıdan haber verdiler, gelsin demiş olmalı ki, yanına çıkmama izin verdiler.
Sabah gazetesinin Ankara temsilciliği o zamanlar Hilton Oteli'nin karşısında, üç katlı bir binadaydı. En üst kat Sabah gazetesinin haber bölümüne aitti, ikinci kat spor, ekonomi, köşe yazarları ve dergilere aitti. Birinci katta da reklam ve idari personel bulunuyordu. Merdivenlerden çıkınca, 30 metre kadar ileride Kurthan Fişek'in odası bulunuyordu. Hocayı tanımıyordum ama bana bakıp da kafasını önüne eğerek bir şeyler mırıldandığını görünce o olduğunu anladım. Zaten aşağıdan da tarif etmişlerdi odasını. Sonradan kendisinden öğrendiğime göre, beni görünce "Aha şimdi s.çtık," demiş.
O gün epey bir konuştuk. Hatta karşılıklı viski bile içtik ve ben bir dubleyi çay gibi içince, dışarı çıkmak için aşağı ineceğime yukarı çıkmıştım. Çok zor oldu Aktüel'de başlamam. Kurthan hoca sonuna kadar direndi ben de sonuna kadar asıldım. Sonunda çaresiz evet dedi sanıyorum.
Ekibi oluşturdu. Ben, Baha Ülgen, Ali Çağatay, Ali Eke Yılmaz, Mehmet Öngeoğlu, Tülay Çetingüleç, Mehmet Güler, Defne Sarısoy, Durul abla ve en son da Yaşar Sökmensüer katıldı. Yaşar Sökmensüer gazeteciliğe Aktüel'de başladı zaten. Kurthan Hoca'ya da ben önermiştim. Gerçekten çok düzgün ve çalışkan bir performans gösterdi.
Bağıra çağıra kendimi İstihbarat şefliğine kabul ettirdim. Kurthan Hoca ile giderek daha yakınlaşmaya başladık. Dikmen'de oturuyordum o sıralar ve şoförümüz Recep ile her sabah saat yedide gelir beni alırlardı.
Müthiş bir zekâydı Kurthan Hoca... Onun yanında başlayıncaya kadar uzun süre ajans muhabirliği yaptım, ama onunla çalıştıktan sonra, mesela gazete nasıl okunur onu bile öğrendim.
Bir takım gazete ile yola çıkardık. Kurthan Hoca beş dakika içerisinde gazeteleri okur, arkaya bana verirdi (asla arabanın arkasına oturmazdı). Aradan belli bir süre geçince, gazeteleri okuyup okumadığını kontrol etmek geçti içimden. Bu kadar hızlı okumasının mümkün olamayacağını düşünüyordum hep.
Ayrıntıda kalmış bazı haberleri bulup "Hocam, şunu okudunuz mu?" diye sorduğumda, haberin gerisini anlatırdı. Büyük şaşkınlıkla başka bir habere geçerdim, yine aynı. Anladım ki, tüm haberleri okuyor. Sonradan nasıl okumam gerektiğini bana da anlatmıştı.
Beraber çalıştıkça Kurthan Hoca'yı daha iyi tanıyordum.  Zekâsı karşısında kimi zaman ne yapacağımı şaşırdığım anlar bile oldu. Bir gün önce yazdığı bir yazıda eğer bir tek virgülün yerini değiştirsem bile fark ediyordu ve ben de dünya kadar laf yiyordum. Bana çok bağırırdı. Sonra da fısıltıyla, "sana bağırmıyorum ulan, içeridekilere bağırıyorum, sen üzerine alınma," derdi. Ne zaman ortadan kaybolsam, yani yukarı haber bölümüne ya da aşağı reklam bölümüne insem, eliyle koymuş gibi bulurdu. Asla kaçamadım. Bir kere bile.
Aktüel'de orta sayfayı Kurthan Hoca yapardı. Biz malzeme taşırdık, o biçimlendirirdi. Ona en çok malzeme taşıyan Erhan Göksel'di. Onun yanında çalışmak hepimizi bir yerlere getirdi (açıkçası ben hariç).
Mehmet Güler Anadolu Ajansı Genel Müdürü oldu, Ali Eke Yılmaz Türkiye'nin en iyi fotoğrafçılarından biri şu anda, Ali Çağatay Bloomberg'in başında, Mehmet Öngeoğlu Para dergisinin başına geçti, Defne Sarısoy NTV'de haber spikeri, Yaşar Sökmensüer Hürriyet Ankara Haber Müdürü, Baha Ülgen CHP Meclis Grubunun basın müşaviri, Tülay Çetingüleç RTÜK üyesi oldu. Daha sonra Neyran Fişek'i tanıdım. Bale için ilerlemiş sayılacak bir yaşta hala Devlet Opera ve Balesi'nde sahneye çıkıyordu.
Kurthan Hoca'nın tam çapraz karşısındaki odada Bekir Coşkun oturuyordu. Renkli sohbetlere tanık oluyorduk. Arada sırada yukarıdan Ünal İnanç gelir, üçü birbiriyle dalaşır ben de kenarda onları seyrederdim. Ama Kurthan Hoca beni asla yalnız bırakmaz mutlaka bir laf atar, sohbetin ortasına çekerdi.
Elbette dünya kadar anım var Kurthan Hoca ile. Öyle ki, Pazar günleri hariç her gün beni mutlaka evden alır (gelmem diye korkardı zaman zaman), birlikte bir Ankara turu atardık. Sonra ediyle büdü misali soluğu gazetede alırdık.
Neredeyse yarısına geliyordum çünkü. Dev gibi bir cüssesi vardı. Herkes çok seviyordu Kurthan Hoca'yı. Kimi zaman sesini yükseltse, hatta bağırsa bile asla bu ciddi bir bağırma olmuyordu. Yazılarını, Parliament sigarası ağzında, viskisi yanında ve tamamen
konsantre şekilde yazardı. Bitinceye kadar da kimseyle uğraşmaz, şakalaşmaz veya gevezelik etmezdi. İki sayfa yazıyı genellikle göndermeden bir gün önce hazırlar ve kontrol bile etmeden gönderirdi Benim ona yaptığım en büyük yardım, anagramları hazırlamaktı.
Anagram, bir isimden başka bir isim üretmeye dayanıyordu. Melih Gökçek isminden Ham Çökelek üretmek gibi... Hem üretir hem de kahkahalarla gülerdik.
Bir gün kendisi için de bir anagram yapmamı istedi: Kart Keşiş çıktı (ş joker). Beni epey bir kovalamıştı.
Çok şey öğrendik biz öğrencileri olarak. Siyasal Bilgiler Fakültesi'ndeki öğrencileri de çok şey öğrenmiştir mutlaka. Bir keresinde ertesi gün derin devleti anlatacağını söyleyip, derse Mehmet Ağar'ı getirmişti.
Yazık oldu sıfırcı hocaya, onu çok özleyeceğim.

Mümtaz İdil
Odatv.com

17.09.2012 11:55

5 Eylül 2012 Çarşamba

Şimdi Sudan'da olmak vardı anasını satayım

Yüzölçümü neredeyse bizim üç katımız. Nüfusu ise onda birimiz. Afrika'nın yüzölçümü açısından üçüncü ülkesi: Sudan...
Devlet başkanı Ömer El Beşir. Bildiğiniz kişi. Darfur katliamı ile dünya tarihine giren katillerden biri, ama bizde şeref konuğu. Darfur'da, 2003 yılında başlayan ayaklanmayı, 300 bin insanı öldürerek bastırdı. Bir milyondan fazla insanın da yer değiştirmesine neden oldu.
Dünyanın en kanlı diktatörlerinden biri olduğu halde, utanmadan Sudan Cumhuriyeti diye anılan ülkenin başında oturuyor. Başbakan Tayyip Erdoğan, "Gazze ile Darfur birbirine karıştırılmamalı, Darfur'da soykırım yapılmadı," diyebiliyor. Elbette yapılmadı. Üç yüz bin insanın öldürülmesiyle bir soykırım olmaz, olsa olsa istatistiki bir sonuç olur.
Gazze'de tarihin hiçbir döneminde 300 bin insan öldürülmedi. Toplayarak gitseniz bile bu rakama ulaşamazsınız. Bütün dünya Sudan'da bir insanlık dramı yaşandığını haykırıyor, biz ise Suriye ile uğraşıyoruz. Sudan'dakiler insan değilmiş gibi. Bu işin bir yönü ve herkesin de bildiği şeyler. Gelelim Sudan'daki basın özgürlüğüne...
1989'daki darbeden önce Sudan'da çok çeşitli basın kuruluşu vardı. Örneğin sadece başkent Hartum'da yirmi iki gazete Arapça ve İngilizce yayın yapıyordu. Hepsini birden sayarsak, yani yayınlanan dergi ve gazeteleri, 55 adet yayın vardı. Ömer El Beşir iktidara geldikten sonra gazetelerin çoğunun yayımına yasak geldi ve binlerce gazeteci işten çıkarıldı. Ardından, aralarında Sudan Ajansı'nın genel yayın yönetmeni de dahil olmak üzere 15 gazeteci gözaltına alındı.
 Ülke genelinde beş gazetenin yayınlanmasına izin verildi. Onlar da hükümetin ve askeri yönetimin denetiminde yayın yapabildi. Darbeden sonra radyo ve televizyonlara da operasyonlar yapıldı. 1990 yılında ülkede yaklaşık 250 bin televizyon, altı milyon radyo izleyicisi ve dinleyicisi bulunuyordu. Çalışanların çoğu işten çıkarıldı. İkinci basın darbesiydi bu.
Ama bana birazcık inanıyorsanız eğer, Sudan'da basına uygulanan baskı, Türkiye'deki kadar hiç olmadı. 2008 yılında Dabanga radyosu korsan yayın yapmaya başladı ve Sudan hükümeti bunu önleme girişiminde bulunmadı. Kısa dalgadan yayın yapan Dabanga şu anda ülkenin en çok dinlenen radyosu. İki ayrı kısa dalga frekanstan yayın yapıyor, ki bunu önlemek neredeyse imkansız. Ömer El Beşir bu yüzden peşini bırakmış durumda.
Durum Sudan'da böyle. Dünyanın en faşist ülkelerindeki manzara. Gelelim bize...
İnternet erişimine kısıtlama getirmeye hazırlık yapan bir Ulaştırma Bakanı...
Başbakan söyledi diye, şehitleri bile görmezden gelen bir yalaka medya...
Maliye üzerine gelecek diye kuyruğunu kıstırmış sahibine bakan patronlar...
İnsanın içinden geçiyor, şimdi Sudan'da olmak vardı anasını satayım. En azından korsan Dabanga radyosunu dinler, rahatlardım diye.

Mümtaz İdil
Odatv.com

05.09.2012 03:06

17 Ağustos 2012 Cuma

21. YÜZYILIN YENİ KAHRAMANLARI


Uzun zamandır siyasetin ucundan bucağından yazmaya çalıştığım için,
neredeyse asıl ilgi alanım olan edebiyat ve sanat üzerine yazı
yazmadığımı fark ettim. Aslında bu biraz da kendimi kandırma, fark
ettim falan da değil, bal gibi biliyordum. Ülkenin böylesine hızla
bilinmeyen bir kuyuya doğru itildiğini göre göre, insanın içinde
Borges, Sartre, Sait Faik falan yazası da pek gelmiyor.
Okumaya ağırlık verdiğim şu sıralar, okuduğu kitaplar da daha çok
polisiye romanlar. İyi bir polisiye roman iyi bir sanat eseridir, bunu
kesinlikle kabul ediyorum. Romanın en can alıcı noktalarından biri
olan "kurgu", polis romanlarının olmazsa olmazıdır.
Ama bir de buna, Kuzuların Sessizliği'ndeki Annibal Lecter gibi bir
karakteri katarsanız, işte o zaman kütüphanenize rahatlıkla koyup,
arada bir de geri dönüşlerle başvuracağınız bir kitaba sahipsiniz
demektir.
Peter Straub da böyle yazarlardan biri. Cehennem Kulübü diye çevrilen
romanında yarattığı Dirk Dart da, Annibal Lecter'in başka bir
versiyonu.
Roman bana nedense Oscar Wilde'ın "Dorian Gray" romanını anımsattı.
Richard (Dick) Dart da romanın kahramanlarından biri olan Henry'yi. O
zaman şöyle düşünmek daha akıllıca oluyor sanırım: Günümüz romanları
artık ağırlıklı olarak kurguyu barındırmakla birlikte, yeni tipler
yaratarak da romanı daha okunur ve sevilir kılıyor. Önceleri best
seller diye adlandırılan romanlar, edebiyat kapsamında sayılmazdı, ama
yazarlar öylesine güçlü çıktılar ki, dünya edebiyatı onların yarattığı
tipleri birer mit haline getirdi.
Sinemanın da ellbet bunda büyük payı var.
Peter Straub'a gelince, yarattığı kahraman Stieg Larsson'un
Milliennium üçlemesindeki Lisbeth Salander gibi, Susanne Colins'in
Açlık Oyunları üçlemesindeki Katniss Everdeen gibi olağanüstü bir
kahraman çıkartıyor, ama tıpkı Kuzuların Sessizliği'nde olduğu gibi,
olumsuz bir kahraman; çok zeki, çok hızlı düşünen, çok acımasız ve ani
karar verebilen... Üçünün de beyinleri normal insan beyninden çok daha
hızlı çalışıyor.
Bunlar yirmi birinci yüz yılın yeni kahramanları, ama tohumları
yirminci yüz yılda atılmıştı zaten. Polisiyeler ve gerilim romanları
hep ilgi çekmişti, Carter Dickson, Robert Ludlum, Agatha Christie'nin
de içinde yer aldığı onlarca polisiye roman yazarı dünyayı bir şekilde
kasıp kavuruyorlardı ve Dostoyevski, Dickens ve Edgar Allan Poe'nun
kendilerinden yüz yıl önce yaptığını bir kaç adım öteye taşıyorlardı.
Stephen King, bu yazarlar içinde en ünlüsü kuşkusuz, ama onun ünü
yazdığı kitapların hepsinin niteliğinden kaynaklanmıyor. Ününü daha
çok, neredeyse ortalamanın üzerinde bir okurun okuduğu kadar yazmış
olması. Elbette arada kötü örnekleri olan romanları da var, hatta hiç
okunmayacak nitelikte olanları. Cep Telefonu adlı romanı örneğin, ne
gerilimi çağrıştırır ne de insanda huzursuzluk yaratır. Sonunu
mantıklı bir şekilde bağlayamadığı için mistik bağlantılarla bitirmek
zorunda kaldığı onlarca romanı vardır. Dean R.Koontz da biraz
mistizme, fizik ötesine takılmayı sevmekte ve gerilim ögesini bunun
üzerine kurmaktadır.
Clive Custler ise bunlar içinde, onca ününe rağmen en zayıf kurgu ve
gerilimle ortaya çıkan bir yazardır. Kahramanları en tehlikeli
olayları en kolay biçimde çözerken, birbirlerine de sürekli şaka
yaparlar. Ancak Clive Custler'in deniz ve denize ilişkin araç
gereçlerle ilgili inanılmaz bir bilgisi olduğu da yadsınamaz.
Bizde Ahmet Ümit ile Osman Aysu'yu sayabiliriz bu kategoride, ama her
ikisinde de batı romancılarının etkisini bulmak mümkün. Ahmet Ümit'in
binlerce yıl önceki tabletlere dayandırarak yazdığı romanı daha önce
denenmiş bir romandır.
Ancak burada elbette bizim yazalarımıza çamur atmak değil amacım. Bu
nedenle de onların alanlarına girmemeyi tercih ederim. Beni
ilgilendiren, genel anlamda roman sanatında hızla "kriminal"
özelliklerin ağır basması ve okuru bu şekilde "kağıda" bağlamasıdır.
Kitap okumayı hala bir zevk haline getirebiliyorsak, cinayeti, aşkı ve
ihaneti en iyi anlatan yazalara doğru meyletmemiz de normaldir.
Tatil günlerinin belki de en huzur verici yanı bu... Kitaplar, siz ve deniz.

Mümtaz İdil
Odatv.com

17.08.2012 17:31

7 Ağustos 2012 Salı

MÜMTAZ İDİL: KİM BU AKINCILAR

Benim askerlik yaptığım dönemde Tuzla Piyade Okulu’nda manzarayı umumiye şöyleydi:
2 bin kişilik piyade okulunu hızlandırılmış eğitim enstitüsü mezunları doldurmuştu. 1977 yılında askerliğini yedeksubay olarak yapmaları için çoğu eğitim enstitülerine “hızlandırılmış” eğitim vermişlerdi. Öğrenci olaylarının da etkisiyle, iki ay içinde iki yıllık eğitim enstitüsünü bitirenler bile oldu.
Bu da en çok, imam hatip çıkışlı eğitim enstitüsü mezunlarına yaradı. Askerliklerini hiç beklemedikleri anda yedeksubay olarak yapma olanağına kavuştular. Zaten büyük birikim vardı. Eritmek de gerekiyordu. Kısa dönem daha önce çıkmıştı ve bir kez daha da düşünülmüyordu. Öğrenci olaylarının yatıştırmak için hem eğitimi hızlandırmak hem de zamanı gelenleri boş gezip de olay çıkarmasın diye askere almak da güya akıllıycaydı.
Benim gibi, mezuniyetinden çok sonraları gelenler de vardı, ama azınlıktaydık. Çoğu daha üniversite veya yüksek öğrenim bitirecek yaşta bile değillerdi askere alındıklarında.
Üstelik de Ağustos ayında acemi eğitime başlamıştık ve şimdiki gibi Ramazandı.
Ağır eğitim şartlarına rağmen oruç tutmakta direnen ve bu isteklerini de kargaha kabul ettirenler için iftar saatine göre yemek yiyebiliyorduk. Ayrıca sahurda da yemek çıkıyordu. Ama öğlen yemekleri tam bir karmaşaya dönüşmüştü. Eğitim aksıyordu. Bayılanlar oluyordu. Uyanamayanlar aç aç oruç tutmaya çalışıyor, kimi gündüz nöbetlerinde bile uyuyup kalıyordu.
Disiplin allak-bullak olmuştu yani.
Ama oruç tutmakta direnenler bir bir pes etmeye başladı. Akıl işi değildi çünkü. Sahura kalkamıyorlar ya da hem sahur hem nöbeti üst üste yapmak zorunda kalıyorlardı.
Birkaç gün içinde yavaş yavaş bölükler düzene girdi. Oruç tutan neredeyse hiç kalmadı ve öğlen ve akşam yemekleri de zamanında yenmeye başlandı.
Bir öğle yemeği sırasında genelde olduğu gibi yine üzüm hoşafı vardı. Tam çala kaşık hoşafa saldıracaktık ki, içimizden biri, “ben bunu yemem, içinde sinek var” dedi. Baktım benim hoşafta da iki sinek yarışıyor...
Karşımda imam hatip çıkışlı enstitü mezunları oturuyordu. İçlerinden biri, kaşığıyla sinekleri hoşafa iyice batırdı ve, “sol kanadında kötülükler ve pislikler vardır, sağ kanadında temizlik ve iyilikler. Her iki kanadı da batırırsan bir birini götürür. Temiz olur,” dedi ve afiyetle içti.
Gözlerime inanamadım.
Baktım, hepsi sinekleri batırıp batırıp hoşafı içiyorlar.
Sonradan bazılarıyla dost olduk. Aralarında İslam kültürünü derinden bilen ve kendini diğerlerinden ayrı tutanlar da vardı.
Akıllılarından biri, “bizim en büyük düşmanımız solcular değil,” demişti. “Biz ülkücülere düşmanız.”
“Siz kimsiniz,” diye sormuştum safça.
“Biz Akıncılarız,” demişti. Bir şey de anlamamıştım açıkçası. “Ne kadar çoksunuz,” diye abuk da bir soru sormuştum.
“Tahmininden çok fazla,” demişti ciddi bir biçimde. “Yirmi yıl sonra iktidardayız.”
Hiç inandırıcı gelmemişti. Ortalık kavruluyor, millet birbirini boğazlıyordu, ama Akıncılar diye bir grup yoktu ortada.
Şimdi anlıyorum adı Kemal olan soyadını unuttuğum devre arkadaşımın ne demek istediğini. Anlamaktan öte, yaşıyorum.
Bugünlere son on yılda gelmedik. Hatta Kemal’in söylediği kadar çabuk da olmadı. Yirmi yılda gelmediler, sabırla tam 25 yıl beklediler.
İğne oyası gibi işlediler toplumu. Alıştırdılar, kendilerini sevdirdiler, kabul ettirdiler ve geldiler. Kabul edilinceye kadar da kendilerini hiç göstermediler. Saygın olmaya özen gösterdiler, gerekirse sizinle bilardo oynadılar, pop müzik dinlediler, resim sergilerine gittiler, kahvelerde okey oynadılar... Ama sabrettiler.
Hadi gel de anımsama şimde ağustos böceği ile karınca masalını... Biz hep saz çaldık, onlar hep “kışa” hazırlık yaptı.
Masalı bile masal diye okumuş geçmişiz.
Yalan mı?
Cumhuriyet kazanımları tek tek elden gidiyor, geçtim artık solcuların kendi içindeki kavgalarını, ülkücüler ile solcular, 12 Eylül darbesinde kimin daha çok kayıp verdiğinin hesabını yapıyor.
Yakında kavga edecek toprak bulamayacaklar, haberleri yok.

Mümtaz İdil
Odatv.com

07.08.2012 11:54

22 Temmuz 2012 Pazar

ADNAN KESKİN CHP İÇİN NE YAPABİLİR ?

Örgütçü bir kimlik. Tüm partiyi sopayla da olsa dize getirecek kadar hırslı bir isim: Adnan Keskin.
CHP için belki de en gerekli olan zamanda en yüksek oylardan birini alarak parti meclisine seçildi. Zaten gelişi de bir maceraydı. Denizli'den ön seçimle kazanıp Meclis'e girdi.
Yılmadı. Yetmiş yaşına rağmen hala partili, hala örgütçü. Şimdi soru şu: Adnan Keskin CHP için ne yapabilir? Öncelikle şunu yapabilir, partiyi hizaya sokar. Eminim ki onu dışlamaya çalışan bir yığın adam olacaktır. Ama o yine de yılmayacaktır. Partinin ikinci adamı olmaya her zaman razıdır ve görevini hep o şekilde yerine getirmeye çalışacaktır.
Kemal Kılıçdaroğlu dümeni iyi tutturamadı. CHP'yi YCHP haline getirmekle büyük hata yaptı. YCHP belki doğru bir adımdı, ama bu şekilde değil. Cumhuriyetin kazanımlarının bir bir yok edildiği bir dönemde AKP'ye payandalık yapmak durumunda kaldı. Ne adına, bir dakika düşünün. Güneydoğu politikası adına. Kirli savaşın son verilmesi konusunda AKP ne dediyse onun dediklerini yaptı.
Son demecinde kullandığı cümle ise tam anlamıyla bir teslim oluştu:"Fethullah cemaatinin siyasete karıştığı konusunda elimizde somut bir veri yok."
Bu, Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti'nin kimlik değiştirmesine izin vermek için Pennsylvania’ya bir selam göndermekti. Bu, asla YCHP'nin iktidar yolunu açamazdı.
Fethullah Gülen cemaati şu anda dünyanın en büyük siyasi örgütlerinden biridir. Öylesine güçlü bir örgüttür ki, dünya haritasını bile değiştirebilir. ABD onun için kılına bile dokunmamaktadır.  Bu böylesine açık ve belirginken, Kemal Kılıçdaroğlu'nun cemaati siyasetin dışında tutmaya çalışması komik olmaktadır.
Adnan Keskin bunlara yüz vermeyecek kadar katı bir cumhuriyet adamıdır. Bu yüzden gelişi de engellenmeye çalışılacaktır mutlaka, ama elindeki tüm güçlere rağmen Atatürk cumhuriyetini yıkmaya bir türlü muvaffak olamayan Gülen ve AKP boş durmayacaktır.
Geleceğe şöyle bir bakalım: AKP ciddi anlamda zayıflıyor. Hala eski gücünü koruyorsa da, bunu devam ettirmesi büyük sorun. Artık sıcak para girişi eskisi kadar olamıyor. Zaten Başbakan Erdoğan da bir sonraki seçimde aday olmayacağının işaretlerini verdi. Hedefi cumhurbaşkanlığı. Yetkileri artırılmış, neredeyse "devlet başkanı" statüsünü de zorlamaya çalışsa da, olamayacağını gördü. Hayatının son dönemini cumhurbaşkanlığı koltuğunda rahat rahat geçirmeye çalışacak. Şu andaki yetkileriyle bile yeterince güçlü sayılabilecek konumda. Bir de Numan Kurtulmuş'u başbakan olarak atayabilirse, Turgut Özal'ın Yıldırım Akbulut'u başbakan ataması gibi bir rahatlığa girecek. Zaten yapılan konuşmalar ve görüşmeler bunun etrafında dönüyor. Bu durumda kuvvetli bir CHP gerekiyor. İktidara alternatif olabilecek bir CHP. Şimdiki kadrosuyla CHP'nin bunu yapması neredeyse olanaksız. Kemal Kılıçdaroğlu'nun güçlü bir adam olması için güçlü bir kadro kurması gerekiyor. Bunu da sağlayabilecek tek adam Adnan Keskin görünüyor.
Yüzyılımızın en büyük sorunu örgütlenememek. Anarşistler ve aktivistler dışında hiçbir toplumsal kuruluş örgütlenmeyi beceremiyor. Cemaatler örgütlenmeyi Allah adına yaptıklarından, onlara sosyal örgütlenme deme olanağımız yok.
Dünya tarihinde üç kitle sağlam bir örgütlenmeye gitmiştir: İlkel toplumlar, faşistler ve dinciler... Hepsinin de tek lidere ihtiyacı vardı. İlkel toplumlar büyücü veya kabile reisine itaat ederlerdi. Faşistler de öyle, tek bir lider. Dinciler de Tanrı kavramına sığınmaktadırlar. Oysa toplumsal düşüncenin temelinde insana inanmak, ihtiyaç duymak vardı. Bu, Lenin'e, Marks'a, Engels'e ve daha sayabileceğimiz yüzlerce komünist felsefeye inananlara rağmen gerçekleşemedi. Çünkü düşünen ve kendini yetiştiren her kişi potansiyel bir lider konumuna giriyordu. Bu, sosyalizmin "yaman" çelişkilerinden biri olarak süregeldi. Birilerinin kendini ikinci adam olarak ataması ve liderliğe asla soyunmadan toplum için çalışması gerekiyordu, olmadı. CHP'nin içine baktığınızda, her birinin potansiyel CHP lideri olduğunu göreceksiniz zaten. Bu yüzden belki Adnan Keskin gibi, kendini partiye adayan ama asla lider olmaya çalışmayan bir adama ihtiyaç olduğunun farkına varmak gerek.

Mümtaz İdil
Odatv.com

22.07.2012 16:03

4 Haziran 2012 Pazartesi

PUŞKİN NEYSE FAZIL ODUR

Ben yazmaktan bıkmayacağım, sizler okumaktan bıktığınızda lütfen başka bir yazıya geçin. Makale yazıyorum olmuyor, mektup döşeniyorum kimsenin tındığı yok, konuşacağım Ergenekon sanığı olmam nedeniyle kimse söz vermiyor.
Bu ülkenin sanat değerlerini ayaklar altına almaya çalışanlarla sonuna kadar mücadele edeceğim. Benim onları savunmaya kalkışmam belki onlara zarar verecek, bilemiyorum. Ama bunu göze almak zorundayım. Şimdiden onlardan mahcup bir şekilde özür diliyorum.
Diyanet işleri başkanlığının “cenin” için yaptığı açıklama gibi. Herkes Allah adına konuşmayı kendine hak biliyor ve bu kulvardan ver yansın ediyor. Karşı yazı yazdığınızda, “tanrı tanımaz, ateist, inançsız, zındık” olup çıkıyorsunuz. Öyle ya, herkesin Allah kelamıyla konuştuğu bu ülkede, Allah’ın sözleri bile çarpıtılır oldu. Utanma da yok bunlarda...
Kürtaj konusu açılıyor, din bilginleri sahnede... Sezaryen konusu açılıyor, yine onlar sahnede... Sanat konusunda en öndeler... Üstelik hepsi de yaşını başını almış “tosuncuklar”.
Bir zamanlar Katolik dünyanın sanatçıları ve bilim insanlarını tanrı adına yargıladığı dönemlere döndük. Ortaçağ zihniyeti, kendini aydın sananları bile sarıp sarmalamış. Engizisyon mahkemeleri televizyonlarda kuruluyor ve insanlar buralardan cellatın kucağına gönderiliyorlar. Mahkemeye falan gerek yok. Bakıyorlar ki, mahkeme hafif kalıyor, Allah adına halkın kucağına getirip bırakıyorlar: “Vurun Kahpe”ye misali...
Tarih bu gibilerini çok gördü. Hiç kazanamayacakları bir savaş olduğunu biliyorlar aslında, ama yenildiklerini görmeyeceklerinin de bilincindeler. Şu ölümlü dünyada cepleri ne kadar şişerse o kadarı kâr.
Amin Maalouf’un “Semerkant” kitabını da yasaklasınlar. Ömer Hayyam’ın hayatını anlatıyor çünkü... Ama haberleri yok, okumuyorlar. İçgüdüleriyle hareket ediyorlar, koklayarak büyüyorlar, sırnaşarak yollarını çiziyorlar. Nereye sataşmak pirim yapıyorsa, o saflarda hemen yerlerini alıyorlar.
18’inci yüzyıl bitip de 19’uncu yüzyılın başlamasına bir yıl kala, yani 1799’da Puşkin doğduğunda, Çarlık Rusya’sı nasıl bir “belanın” doğduğunun farkında değildi.
Özgürlük bilincini tüm Rusya’ya yayan bu dahi edebiyatçının şiirleriyle yaptığını şimdi Fazıl Say besteleriyle yapıyor.
O sıralarda Puşkin “Özgürlük” adlı şiirinde şunları yazıyordu:
Sahipsiz bir yazgının türettiği,
Ey bu dünyanın despotları, titreyin,
Siz ise, yürekli olun ve kulak verin,
Aşağılanmış köleler, ayaklanın haydi!
Nereye baksam
Her yerde zincir ve kamçı,

Gözyaşları ve esaretin
Karşısında yasaların utancı.
Ancak orada, çarların da üzerinde
Bir yer var, acıların bulunmadığı
Kutsal bir özgürlüğün
Güçlü yasalarla kaynaştığı.
Başta Çar olmak üzere, tüm Rusya’nın bir anda tek hedefi haline gelir Aleksandr Sergyeviç Puşkin. Her despot iktidarın yaptığı gibi, onun da ortadan kaldırılması için “maşalara” fetvalar yazdırılır, söyletilir.
Bir tek Puşkin mi? Tarih onun gibi binlerce ilericiyi yüreğinden çıkarıp, bağnazların arasına salıvermiş. Onların ortaya çıkması engellenemez. Bağnazlar yetiştirilir, dahiler doğar. Hiç kimse doğuştan bağnaz değildir, kaderi daha önceden çizilmemiştir. Sonradan yetiştirilirler ve bunun da “Tanrı vergisi” olduğunu söyleyiverirler.
Bu sayfalarda boşuna Steve Biko’yu, Victor Hara’yı, Paul Robson’u yazmadım. Her biri sistemin öğüttüğü aydınlardı. Her biri ezilenin, yoksulun yanında olan gerçek sanatçılardı. Her sanatçı, var olan sistemle çatışmak zorundadır. İnsanlığın geleceği, aydınlığı için muhalefette olmak zorundadırlar. Bu onların doğasında vardır.
Ne zamanki insanlar aynı düzeyde saygıyla anılacaktır, o zaman belki sanatçıya da ihtiyaç olmayacaktır. Ama böyle bir sistem yaratılamayacağına göre, onlar daima canlarını da tehlikeye atmak pahasına sanatlarını icra etmeyi sürdüreceklerdir.
Korkunun temelinde yatan da bu zaten. Halkın bilinçlenmesi, okuması, sorgulaması bir avuç aydın geçinen bağnazın ekmeğine mani olacak, biliyorlar.
Dünya şunu kabul ediyor artık: Bir ülkede müzik kültürü gelişmişse, o ülkede çağdaşlık ve insanlık da yerleşmiş demektir. Müzik insana asla kötülük aşılamaz. Kaderciliğe, boşvermişliğe, bunalıma sürükleyen müzikler elbette vardır, ama temelinde onlar bile kötülüğün tohumlarını insan ruhuna ekmez. Acıma, paylaşma, bağışlama, hoşgörü tohumlarıdır müziğin ektikleri.
Parmaklarından dünyanın en büyük yorumları dökülen Fazıl Say’ın asıl büyüklüğü yaptığı bestelerdir aslında. Bunu bile görmeyecek kadar kör ve bağnazlar tarafından suçlanmakta ve linç edilmek istenmektedir.
Bakın tüm geri kalmış ülkelere, ne demek istediğimi, kimleri yok etmeye çalıştıklarını görürsünüz.
Bu yazı bu ülkenin aydınları için yazılmış bir yazıdır. Değilse, ben yazıp ben okuyorum demektir.
Daha çok Fazıl Say yetişmeli bu ülkede, yüzlerce... binlerce... Ancak o zaman adam olabiliriz.
Kucağına oturttukları sazlarını tıngırdatmaktan aciz kişilerin “leş” muhabbetiyle çok sesli müzik düşmanlığının bu boyutlara taşındığını unutmayın lütfen.
Not: Yukarıdaki Puşkin şiiri, günahıyla sevabıyla tarafımdan Rusça aslından çevrilmiştir.

Mümtaz İdil

Odatv.com



04.06.2012 17:47

2 Haziran 2012 Cumartesi

KILIÇDAROĞLU'NA AÇIK MEKTUP

Sn. Başbakan'a açık bir mektup yazdığım için, size gönül rahatlığıyla yazma hakkını kendimde buluyorum. "Sıkıysa ona yaz" gibi bir derdim olmadığını böylelikle göstermiş oluyorum. 
Çoktandır yazmak istiyordum, ama önce Başbakan'a yazmam, ardından size yazmam gerektiğini de biliyordum. Zira bu ülkede olan tüm olumlu-olumsuz olayların baş sorumlusu Sn. Başbakan ve bağlı bulunduğu hükümet, parlamento ve partisidir. 
Öncelikle parlamento bağlamında olmak üzere, ana muhalefet partisi olarak sizin sorumluluklarınız ondan aşağı kalmıyor Sn. Kılıçdaroğlu. Öyle ekonomiye falan girmeyeceğim. Sizin öncelikli gündeminizin terör ve işsizlik olduğunu dünkü Medya Mahallesi programında söylemenizle bir kez daha öğrenmiş olduk. 
Ama yargı ve kültür-sanat konusuna hiç değinmiyorsunuz. Adaletsizliğin ne boyutlara vardığının elbette farkındasınızdır Sn. Kılıçdaroğlu. Ama lütfen, biz dünya kadar bu konuda girişimde bulunuyoruz, medya yer vermiyor, demeyin. İnandırıcı olmuyor.
Bir ülkede hem iktidarın hem de muhalefetin şikayet ettiği bir medya olabilir mi? Demek ki siz iyi kullanamıyorsunuz, aklıma bundan başka bir şey gelmiyor. 
Onlarca, yüzlerce insan size destek verdiği, inandığı için bedelini çeşitli biçimlerde ödüyor ve siz onların yanında değilsiniz, umut olamıyorsunuz. 
Danışmanlarınızı merak ediyorum Sn. Kılıçdaroğlu, size bir tek Aleksandr Dumas Pere'in hikayesini mi anlattılar, başka hikayeniz yok mu? 
Gündemi Başbakan'ın belirlediği ve sizin de ona cevap yetiştirdiğiniz eleştirilerine hiç girmiyorum, zaten kabul etmiş durumdasınız. Ama gündemi belirlemek için attığınız adımların yanlış olduğunu, Türkiye'nin çıplak ve acı gerçeklerini iki kelimeyle dile getirmek yoluyla muhalefet yapılamayacağını size kimse söylemiyor mu?
Tiyatro sanatını "elitist" bir grubun sanatı olarak gören Başbakan'a sizin öyle olmadığını göstermek için vücut dilinizi kullanmanızın yeterli olacağını mı düşündünüz? Bu mudur tiyatrodan anlayan CHP kültür adamları? 
Sokağa dökeceğiniz tiyatro grupları yok muydu Sn. Kılıçdaroğlu? Partinize bağlı tüm yerel yönetimlerde tiyatro çıkarması yapamaz mıydınız? Devlet Tiyatroları'na tüm üyeleriniz ve eşleriyle baskın yapıp, "Bir Delinin Hatıra Defteri" oyununu izleyemez miydiniz?
William Shakespeare'in "Kral Lear" oyunundan bir küçük alıntı size Sn. Kılıçdaroğlu:
Kral Lear: "İliklere kadar işleyen bu azgın fırtınayı sen bir şey sanıyorsun. Sana göre belki de öyledir. Ama asıl büyük illetin bulunduğu yerde küçüğü pek hissedilmez. Bir ayı ile karşılaşsan kaçarsın tabii, ama yolun gürleyen denize çıkıyorsa, döner hayvanla kapışırsın."
Bilmem ne demek istediğim anlaşılabiliyor mu? Ya da ne bileyim, ne demiş Nefi? tahir efendi bana kelp demiş iltifatı bu sözde zahirdir, maliki mezhebim benim zira, itikadımca kelp tahirdir.
Yani çok mu zor danışmanlarınızdan birinin böyle bir dörtlüğü bulması. Çok mu zor gazetecileri tasmasından çeken birilerine yanıt vermek? Kabul, düşmanınıza düşmanınızın silahıyla vurmak istiyorsunuz. İyi de Sn. Kılıçdaroğlu, karşınızdaki adam mitralyöz kullanıyor, siz hale pistolettesiniz.
Çevrenizdekiler size uçaksavar diye yutturuyor elinizdekini, yedek mermi falan da yok zaten, namluya sürülü tek mermi. Siz o niyetle tek atış yapıyorsunuz, yenik düşüyorsunuz. CHP ile organik bir bağım yok, ama yedi sülalem çok partili sisteme geçildiğinden beri CHP'ye oy verir. Öldürseniz vazgeçmezler. Bu insanlar için umut olmak zorundaydınız, bence olamadınız Sn. Kılıçdaroğlu. 
Nobel ödüllü, Guatemalalı yazar Miguel Asturias, Yeşil Papa romanında insanın çevresindekilerle birlikte insan olduğnu ve ses verdiğini yazar. Danışmanlarınız Sn. Kılıçdaroğlu? Nereden buldunuz onları?
Belli ki, AKP'nin yumuşak karnının kültür ve sanat olduğunu size kimse söylemedi. Sizin de aklınıza bile gelmedi. Sanatçılar dışlandığında siz de dışarıda kaldınız, toplantılara çağrıldığında da. Varsa yoksa ekonomi dediniz. Ben şu küçük ekonomi bilgimle hemen size söyleyeyim Sn. Kılıçdaroğlu, şimdi sırada orman vasfını yitirmiş arazilerin satışı ve yabancı uyruklulara toprak satışı var. Bu yaklaşık yirmi milyar dolar sıcak para demektir ve bu parayla hükümet daha iki yıl bu ekonomiyi çevirir. Sonrasında yeni satış alanları bulacaktır. Türkiye burası Sn. Kılıçdaroğlu, zenginliği bol bir ülke. Daha madenlerin külliyen satışına bile gelinmedi.
Siz ekonomi, işsizlik dedikçe ayakta durduklarının farkında da değilsiniz. Ekonomi söylemiyle bu hükümeti zayıflatamayacağınızı artık anlamalısınız. Kentsel dönüşüm projesi denilen bir ucubenin yarattığı ve yaratmaya devam ettiği devasa sermaye bunları daha uzun süre size karşı koruyacaktır.
Dedim ya, küçücük ekonomi bilgimle bunları söyleyebiliyorum. Ben buna inanır, gördüğüme taparım. Görmediğime ne inanır, ne tapar ne de başımın üzerine oturturum.
Kültür ve sanat konusundaki inanılmaz zayıflıklarını, ucuzluklarını, düşmanlıklarını kullanmak yerine, en kuvvetli oldukları alandan yıpratmaya çalıştığınız hükümet, bu arada kültür sanat konusunda da donanımlı olmaya başladı bile. Elinde kocaman bir çarşafla, sanatı "mutaassıp" hale getirmeye hazırlanıyor. Muhafazakar sanat kapıda...
Ne yapacaklar şimdi biliyor musunuz Sn. Kılıçdaroğlu? Devlet opera ve balesini ortadan kaldıracaklar. Sözleşmeli elemanlar alarak ikame edecek ve bir  süre sonra  da, kadrolular emekli olunca yani, sözleşmelerini uzatmayacaklar sanatçıların.
Operaya "ayağına basılmış kadın", baleye "erotik sahne gösterimi"diye bakan zihniyetin karşısında, küçük bir soru size Sn. Kılıçdaroğlu, en son ne zaman opera veya baleye gittiniz? Ya tiyatroya? Sinemaya? Vakit mi? Geçiniz lütfen. Buna siz bile inanmazsınız, eminim.

Kültürel değerler geçmişi sosyal demokrat bir bakan tarafından yerle bir edilirken, kazılar durma noktasına gelmişken, hükümet tarihi kalıntılara"çanak-çömlek" derken, Fazıl Say linç edilirken, yalaka yazarlar köşe başlarını tutmuşken siz hangi kültür politikası uyguladığınızı açıklayabilir misiniz Sn. Kılıçdaroğlu.
Alexandre Dumas yetmiyor Sn. Kılıçdaroğlu, daha çok okumanız gerekiyor.

Mümtaz İdil
Odatv.com

02.06.2012 10:38