1 Mayıs 2012 Salı

1 MAYIS'I NASIL "ÇOCUK BAYRAMI"NA ÇEVİRDİLER

"Ey işçi!
Bugün hür yaşamak hakkı seninken
Patronlar o hakkı senin almışlar elinden.
Sa'yınla edersin de "tufeyli"leri zengin,
Kalbinde niçin yok ona karşı yine de bir kin?
Rahat yaşıyor, işçi onun emrine münkad;
Lakin seni fakr etmede günden güne berbad.
Zenginlere pay verme, yazıktır emeğinden,
Azm et de esaret bağı kopsun bileğinden.
Sen boynunu kaldır ki onun boynu bükülsün,
Bir parça da evlatlarının çehresi gülsün."
Yukarıdaki şiir Türkiye'de yazılan ilk 1 Mayıs şiiri... 1923 yılında yoksul bir kantarcının kızı olan Yaşar Nezihe'nin yazdığı şiir, 1923 Haziran'ında "Aydınlık" dergisinde yayınlanmış... Türkiye'de ilk 1 Mayıs kutlamaları da aynı tarihe rastlar. (Tülin Eraslan'ın gönderisi) Şiir daha uzun, ama buraya hepsini almadım. Önemli olan bir mesajı iletmek, şiirin güzelliğini tartışmak değil. 1923 yılından bugüne işçi haklarının ne hale geldiğini anımsatmak için... 1 Mayıs ikinci çocuk bayramımız kutlu olsun...
Sendikal haklar askıda, grev hakkı yok, kotalar sınırlandırılmış, işçi yanlısı sendikaların kapısına kilit vurulmak üzere, hak arama söz konusu bile değil, çocuk işçilerin hakları ortalıkta, asgari ücret meydanda...
Neyin bayramı bu?
1 Mayıs İşçi Bayramı'nı "çocuk bayramı" düzeyine indirdiler. İdeolojik yaklaşımın da dışına çıkıldı. Dinci gruplar da "ezilen ezilendir" sloganıyla 1 Mayıs'a iştirak ettiler. Sulandırdılar... Nazilerin Yahudi bayramı kutlamalarına benzemeye başladı iş. 1 Mayıs bir direniş simgesidir, halinden memnun kitlelerin kucaklaşması değil. İşçilerin, emekçilerin gövde gösterisidir. Mevcut sömürü düzenine gözdağı verilmesidir. Ama AKP işin kolay tarafını buldu: "Bırakınız çocuklar eğlensin..." Bayramı gerektirecek ne var ortada? Hangi kazanımlar var? Ne oldu da 1 Mayıs İşçi Bayramı, 1 Eylül Dünya Barış günü gibi kimliksizleşti? Upton Sinclair'in kemikleri sızlıyordur. Yine de bir gövde gösterisidir deniyorsa, zaman gösterecek.

Mümtaz İdil
Odatv.com

01.05.2012 14:13

SIRADA CSO, OPERA-BALE VE SİNEMA VAR

CHP'nin kültür politikalarını gözden geçirmesi gerekiyor. Eğer bu ülkede tiyatro özelleştiriliyormuş gibi yapılarak devlet memurlarının eline veriliyor ve repertuarları yetkisiz kişiler tarafından hazırlanmaya başlıyorsa... Sanatçılar bunun henüz başlangıç olduğunu, baskının ve kuşatmanın giderek büyüyeceğini, çemberin sanatçılar için daralacağını biliyor.
Kemal Kılıçdaroğlu tiyatro sanatçılarının eylemine destek verirken, Başbakan Erdoğan'a cevap veriyor yalnızca. Oysa durum, Başbakan'ın söylediğinden çok daha vahim durumda. "Siz kendinizi ne sanıyorsunuz," diye sorduğu topluluk elbette sanatçılar. Kılıçdaroğlu da yanıt veriyor: "Onlar sanatçılar, asıl sen kendini ne sanıyorsun," diye... Bu mu yapılanlara karşı koymak? Başbakan'ın cevabı son derece basit: Başbakanım, diyecektir. Soru bu olmamalı. Daha doğrusu burada soru bile sorulmamalı. Ortada bir eylem var, sanatçılar da bu eyleme bir karşı eylem koymuş durumda.

Tiyatroyu sokağa taşıyacaksınız. Bunu da CHP kültür kolu yapacak. Bütün illerin meydanlarında Shakespeare dönemindeki gibi sokak tiyatroları kurulacak. Ama bir kişiyle, ama on kişiyle tiyatro sahnelenecek. Halkın katılımı sağlanacak, epik tiyatronun tüm incelikleri ortaya konacak. Çünkü bunun arkasından sırada opera, bale ve daha ilerisinde sinema var. Daralmalar bu şekilde tek tek gelecek. Devlet eliyle sanat olmaz, devlet sanata karışmaz dediğiniz anda, Başbakan'ın "uyanık" danışmanları devlet tiyatrolarını örnek gösterecekler ve "o halde bunlar da kaldırılmalı" diyeceklerdir. Bunun için yasa değişikliğine de gideceklerdir, hiç kuşkunuz olmasın. Oysa Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü ile Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü özel statülü genel müdürlüklerdir. Öyle canınız istediği zaman repertuarına karışamazsınız, canınız istediği zaman tiyatro-bale oyuncularını kapının önüne koyamazsınız, canının istediği zaman tiyatronun-operanın kapısına zincir vuramazsınız.

Mustafa Kemal Atatürk bugünleri görmüş demek ki, o zamandan önlemini almış. Öyle sert bir kayadır ki Devlet Tiyatroları ve Devlet Opera Balesi, adamı zıvanadan çıkartır. Neden böyle bir şeye gerek görmüş Atatürk? Tiyatronun gelişmesi için. Bütün dünyada da bu böyledir. Ya devlet tiyatro ve opera sanatını destekler ya da doğrudan kendisi müdahil olur. Çünkü tiyatro ve opera-bale masraflı sanatlardır.

Özel tiyatroların oynayamadığı aksesuarı bol ve sahne prodüksiyonu pahalı oyunları devlet üstlenir, ama yukarıda olduğu gibi: Yani devletin olanakları kullanılır, ama bürokrasinin dişi buralara geçmez. Bir ülkenin başbakanı o ülkenin sanatçılarına "siz kim oluyorsunuz," diye soruyorsa, bunun cevabını muhalefet vermez. Cevap sanatçılardan zaten gelecektir, hiç kuşku duyulmasın. Muhalefetin burada yapması gereken, kendine ait belediyelerde bu sanatın varlığını daha yükseklere taşımaktır mesela. Mesela kaynak aktarımı yapmaktır tiyatroya. Türkiye'nin önde gelen sanat adamlarının buralarda görev almasını sağlamaktır.

Daha henüz hükümetin el atmadığı opera ve bale sanatı için kolları şimdiden sıvamalıdır. Değilse, muhalefet yalnızca Başbakan'ın söylediklerine cevap verecek, hükümet de bildiğini okuyacaktır. Acilen CHP'nin sanatçılarla bir toplantı yapması ve alınması gereken önlemleri onlarla tartışması gerekiyor. Çok geç kalmadan. Mümtaz İdil Odatv.com



Mümtaz İdil
Odatv.com

01.05.2012 12:02

23 Nisan 2012 Pazartesi

GRENADA’YI HEP ROMANTİK ŞARKILARDA GRANADA OLARAK DİNLEDİK

1979 yılında Karaiplerin küçücük bir ülkesi olan Grenada’da Maurice Bishop radyodan şöyle bir konuşma yapıyordu:
“Kardeşlerim…
Ben Maurice Bishop.
Bu sabah saat 04.15’te Halk Devrimci Ordusu, True Blue’deki kışlada kontrolü tamamen eline geçirmiş durumdadır. Kışla tamamen teslim alınmış ve yakılmıştır. Yarım saatlik bir mücadeleden sonra Gairy ordusuna bağlı kuvvetler mağlup edildi ve teslim alındı.
Gairy ordusuna ait tüm askerler teslim oldu, devrimci güçlerden bir tek yaralımız var.
Aynı anda radyo istasyonu, tek bir mermi bile harcanmadan ele geçirildi. Kısa süre içinde de çeşitli bakanlar devrimci orduya teslim oldular.
Liderleri Adonis Francis de dahil olmak üzere tüm üst düzey polis memurları ve korucular gözaltına alındı.
Şimdi artık gençlerden, işçilerden, çiftçilerden, balıkçılardan, orta sınıf insanlardan, kadınlardan ve herhangi bir şekilde bize destekte bulunmak isteyenlerden güçlerini birleştirmeleri çağrısında bulunuyorum.
Tüm kilit noktalar devrimci ordu tarafından ele geçirilmiş durumda. Tekrar ediyorum, bize karşı direnç göstermenin kimse için bir yararı yok.”
Grenada...
Yüzölçümü 344 km2, nüfusu yaklaşık yüz elli bin kişi, buraya dikkatinizi çekerim: Okur yazarlık oranı yüzde 98, kişi başına düşen milli gelir yaklaşık beş bin ABD doları...
Şimdi sıkı durun: Dünyanın en büyük Hindistan cevizi üretimi bu küçücük adada gerçekleşiyor.
Karaip adalarının bu en uçta, en küçük ülkesinin ABD için ne kadar önemli olduğunu kolayca tahmin edebilirsiniz.
1979 yılının sonlarında Maurice Bishop, ülke bütçesini UFO’ları yakalamak için harcayan kaçık Eric Gairy ve hükümetini devirmişti.
Çok iyi bir eğitim gören Maurice Bishop, okulunu bitirdikten sonra İngiltere’ye taşındı ve Londra Üniversitesi’nde hukuk okudu. Ardından aynı okulda ekonomi öğrenimi gördü. Çalışmalarının çoğunu “siyah güç hareketi” üzerine yoğunlaştırıyordu ve bir süre sonra da Grenada’ya dönerek siyasete atıldı. 1973 yılında NJM (Yeni Jewel Harekatı) adlı Marksist partiden milletvekili seçildi.
1979 yılında da, Eric Gairy yurt dışında Birleşmiş Milletler toplantısındayken yönetime el koydu, kendisini de Grenada başbakanı ilan etti. Tüm siyasi partilerin faaliyetlerini durdurdu. Eski anayasayı rafa kaldırdığından, hükümeti kararnamelerle idare etmeye başladı. Ülke, iktidar partisinin merkez komitesi tarafından idare edilmeye başlandı.
Her şey iyi giderken, o zamanın ABD Başkanı Ronald Reagan, Sovyet savaş uçaklarının Grenada’yı geçici üs olarak kullanması nedeniyle Grenada’yı suçladı.
Hindistan cevizinden sonra Grenada’ya müdahale için ikinci neden.
Maurice Bishop’un ise bu işlerle ilgisi yoktu. Amacı, tüm ırkçı ayrımcılığa, özellikle de siyahlara uygulanan “Apartheid” hareketlere karşı mücadele etmekti. Kadın hakları konusunda çok titizdi. Kadınların aktif olarak siyasette ve toplumsal olaylarda katkılarını sağlamak için bir dizi yasa çıkardı, anayasaya da önemli maddeler ekletti.
Örneğin, kadınların eşit ücret almasını sağladı, ücretli doğum izni verilmesini yasalara koydurdu, cinsiyet ayrımcılığının yasa dışı olduğunu ilan etti.
NJM kendisine Marksist sosyalizmi ilke edindi ve orduyu kaynak israfı yaptığı gerekçesiyle yenileme hareketine girişti.
1983 yılına kadar herşey iyi gitti. 1983 yılında NJM içinde karışıklıklar meydana geldi. Çok güçlü konumda olan ve Bishop yanlısı kiliseden Bishop’un görevden alınması istendi. Kilise reddetti. Muhalif Bernard Coard görevinden alındı ve ev hapsine mahkum edildi. Bu arada Bishop lehine gösteriler başladı. Bishop ev hapsinden kurtuldu ve ilk iş olarak da ordu karargahına gitti. Tam o karargahı ziyaret ettiği sırada Fort George’daki askeri güç yerini değiştirdi. İç çatışma çıktı. Bishop ve görevdeki bakanlar tutuklandı ve hemen orada idam edildiler.
Yönetim, Bernard Coard başbakanlığında bir başka “Marksist” grubun eline geçti...
Sonra?
ABD müdahale etti...
Çatışmalarda 19 ABD askeri öldü, 116’sı yaralandı. Grenada tarafında ölenlerin sayısı 45 olarak açıklandı, ama bilinen bu sayının çok üzerindeydi. ABD, bu küçücük ülkede tam bir katliam gerçekleştirmişti.
Birleşmiş Milletler 38/7 sayılı kararıyla Grenada’nın işgalini kınadı(!).

ABD, ortalık iyice yatışana kadar, 1985 yılına kadar yani bu ülkede kaldı.



Mümtaz İdil
Odatv.com

23.04.2012 12:11

11 Nisan 2012 Çarşamba

RÖVANŞİZM Mİ?.. BUMERANG GİBİDİR...

Fransız devriminin tüm dünyaya öğrettiği en büyük öğretilerden biri de "rövanşizmin" bumerang gibi dönüp sahibini de vurmasıydı. Devrimin zalim çocuklarından Robespierre, devrim yasalarına dayanarak 49 gün içinde bin 376 kişiyi giyotine gönderdiğinde, düşmanı olarak gördüğü devrimin öz çocuklarının oklarının bir gün kendisine de dönebileceğini hiç hesap etmemişti.
Robespierre'in bir başka özelliği de vardı: Kadınlara karşı öylesine dikkatliydi ki, kız olduğu için kendi kardeşini bile dışlamıştı.
Paradan da uzak duruyordu. Diktatöryal yönetimlerde önce "kuşku" palazlanır, ardından da "korku"... Ancak korku son noktadır. Bir sonraki aşama artık ölümdür. Ölümden başka çıkış kapısı bulamayan insanoğlu, döner kendini öldürmeye çalışan korkuyla savaşır. Shakespeare'in ünlü tiradında olduğu gibi: Bir mağarada koşuyorsunuz. Arkanızdan bir ayı kovalıyor. Mağaranın ucu bir uçurumla denizde bitiyor. Uçurumun kenarına geldiğinizde aşağı mı atlarsınız, yoksa döner ayıyla mı boğuşursunuz?" İnsanları dönüp ayıyla boğuşmak zorunda bırakırsanız, onlar da boğuşur. Kimse garanti olan ölümü, yani uçurumu seçmez, bir umut ayıyı yenebileceğini düşünür. Fransız Devrimi sırasında da halk bu duruma gelmişti. Robespierre, en yakın dostları Danton, Lavosier, Andre Chenier, Camille Desmoulins, Chaumette, Hebert ve benzerlerini de giyotine göndermişti. Kendince bunu yaparken Fransa'nın ve Devrimin yararına çalıştığına inanıyordu.
Ama öyle gün geldi ki, Fransa ve Devrim adına bu kez giyotine giden kendi kafası oluyordu. Daha kana doymamıştı Robespierre, Kurucu Meclis'te esaslı bir temizlik yapması gerektiğine inanıyordu.
Ama rüzgar tersine döndü. Çok güçlü olduğunu sandığı anda her şey bir anda altüst oluverdi. "Kuşku çağı" başlamıştı artık. En yakın dostlarından bile kuşkulanır olmuştu. Sonra ardından beklenen duygu geldi: Korku... En güvendiğini sandığı arkadaşlarıyla bir Genel Güvenlik Komitesi kurdu. Bütün kuruluşların içine kendi adamlarını yerleştirdi ve onları yakın takibe aldı. Ama kuşkunun doğurduğu korku adım adım geliyordu. En yakın dostlarından Barrere, Meclis'te yaptığı konuşmada giyotine giden yakın dostları için, "Ruhları hep aramızda dolaşıyor!.." diye haykırdı.
Başkaldırı büyüyordu. Robespierre, 27 Temmuz 1794 günü  Meclis'i topladı. Tüm Meclis üyelerinden kendisine karşı olanları giyotine gönderme yetkisi istedi ve boş kağıtlara imza attırdı. Bu tehlikeli bir girişimdi. Zira boş kağıda imza atan tüm vekiller, bir anda kendilerini de giyotinin önünde bulabilirdi. Korku bu kez meclise geçmişti. Muhalefet güçlendi ve meclis Ropespierre'e karşı cephe aldı. Ertesi gün Robespierre için bir hesaplaşma günüydü.  Robespierre, korku kartını yeniden kullandı. Etrafa bir çok Robespierre yanlısının silahlandığını ve meclisi basacakları dedikodusu yayıldı. Robespierre'in  o sırada tek derdi vardı, Meclis'teki muhalefeti giyotine göndermek. Ama umduğu olmadı. Kürsüye Robespierre'in amansız düşmanlarından Tallien çıkmıştı. Elinde bir bıçak vardı. Sahne Meclis üyelerini derinden etkilemişti. Robespierre bu kadarını beklemiyordu. Tallien konuşmasına şöyle başladı: "Fransa'da kimin suikastlar düzenlediği acığa çıkmıştır! Oliver Cromwell'in ordusunu kuruşuna tanık oldum. Robespierre taktiği uyguluyordu Cromwell. Yine de Devrim Meclisi'nin Robespierre'i suçlu bulmayacağını düşündüm ve bir karar verdim. Yanıma bu bıçağı aldım. Eğer yüce Meclis onu suçlu bulmayacak olursa, yüreğini bu bıçakla deleceğim!.." Bu inanılmaz ve beklenmedik bir konuşmaydı.
Devrim, çocuklarını yemeye Robespierre ile başlamıştı ve yemeye devam ediyordu. İçini korku salan Robespierre kürsüye çıkıp son kozunu oynadı."Siz...  Yüce Meclis'i dolduran sizler!.. Temiz insanlar!.. Eşkiyalara değil, size sesleniyorum!" Ama konuşması yarıda kesildi. Umduğunu bulamamıştı. Son bir çabayla, biraz da kabalaşarak Meclis Başkanı'na seslendi: "Meclis Başkanı! Senden söz istiyorum!" O sırada beklenmedik bir şey oldu. Robespierre'in düşünmeden giyotine gönderdiği Danton'un yakın arkadaşlarından Garnier de Santes yerinden fırlayarak bağırdı: "Sen  bizi değil, acımadan giyotine gönderdiğin Danton'u ikna et!" Bu artık son noktaydı. Meclis hep bir ağızdan Robespierre'in tutuklanmasını istiyordu. Robespierre, binlerce insanı gözünü kırpmadan giyotine gönderen bu
adam Meclis'e haykırmaya başladı: "Katiller Meclis'i!.." Aynı Meclis'ten kararlar alarak binlerce insanı giyotine gönderdiğini unutmuşa benziyordu... Bumerang geri dönmüştü... Robespierre büyük bir telaşla eski dostlarını, silah arkadaşlarını yardıma çağırarak direnmeye çalıştı. Ama yenilgiye uğradı. Belediye sarayına sığınmak zorunda kaldı, ama Meclis bir kez "kelle" almaya karar vermişti. Tüm güçleri toplayarak Belediye sarayına saldırdı. Her şeyin bittiğini anlayan Robespierre tek atar tabancasını şakağına dayayarak ateşledi, ama kurşun hedefini bulmamış, yalnızca çene kemiğini kırmıştı. Giyotinden kurtulmak için tek şansını denedi: Ölü taklidi yapmak. Ama yutmadılar. Bir merdiven altında, korkudan titrerken yakalandı. Kuşku korkuyu getirmiş ve en şiddetli biçimde yaşamasına neden olmuştu. Halkın protestoları, ıslıkları ve tükürükleri arasında sürüklene sürüklene giyotine götürüldü.
Paris müthiş yağmurlu bir gün yaşıyordu. Cellat öylesine acımasızdı ki, kırılan çene kemiğine yapılan pansuman desteğini tüm gücüyle çekti. Robespierre'in çenesi kırıldığı yerden düştü. Acıyla bağırdı. Dişlerinin yere döküldüğünü gördü ve ağladı... Kendinde olmayan bir halde başını giyotin tezgahına koydu. Birkaç saniye sonra hala çevreyi kollamaya çalışan, dehşet içinde açılmış gözleriyle kafası ölümünü bekleyen kalabalığa doğru yuvarlandı...
Nereden aklıma geldiyse...

Mümtaz İdil
Odatv.com

11.04.2012 13:07

10 Nisan 2012 Salı

"O KADIN" TÜRKİYE'NİN ONURUYDU "VAKİT"İM...

Yaman Okay ile Meral Okay'ı hayatımda bir kez gördüm. Kültür Bakanlığı Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü'nde çalıştığım sıralarda beni ziyarete gelmişlerdi. O zamanlar Yaman Okay'ın hasta olduğunu bilmiyordum.
Aklımda kalan tek şey, Yaman Okay'ın dinginliği ve Meral Okay'ın da muhteşem canlılığıydı. Hatta, ikisinin nasıl birlikte olduğu bile aklımdan geçmişti.
Yaman Okay o sıralarda hastaymış, bilemezdim. Altı-yedi ay sonra Yaman Okay'ın öldüğünü Ahmet Boyacıoğlu'nun telefonuyla öğrendim.
Mesele burada Yaman Okay ve Meral Okay'ı tanıdığımı anlatmak değil. Zaten yarım saatlik bir birliktelikti onlarla olduğum.
Mesele, bu ülkede kendini dindar diye gösteren kesimlerin insanlara bakış açısını irdelemek. Müslümanlığın hiçbir koşulunu yerine getirmeden Müslüman kıyafeti giymeyi alışkanlık haline getirenler. Canlılar için ölüm kaçınılmaz, aynı zamanda kutsal bir sonuçtur. Ölümsüzlüğü arayarak tanrıya karşı savaş açan insanlığın yenildiği tek alandır.
İyilik, fazilet, insanlık onuru vb... gibi insana özgü davranışların hemen hepsine ulaşmayı başarabilmiş olan insanoğlu, ölüm karşısında çaresizdir.
Sartre, Kiekegaard, Camus gibi varoluşçuların savunduğu tez de bir bakıma doğrudur: Doğum da insanoğlunun elinde değil. Bu dünyaya gelmeye biz karar vermediğimiz gibi, ne zaman gideceğimize de biz karar veremiyoruz (intiharlar hariç).
Bildiğim kadarıyla her dinde olduğu gibi Müslümanlıkta da "ölüm" kutsaldır ve ölüler ardından konuşulmaz.
Geçelim bunları, ölen insan için artık kendini savunamayacağı nedeniyle bile kötü bir şey söylenmez.
Meral Okay'ın daha sonraları Türk sineması için yaptıklarını hep uzaktan izledim. Tanımış olmaktan da onur duydum. Benim onur duymamın hiçbir anlamı olamaz elbette, ama "o kadın" Türkiye'nin onuru olarak hep çalıştı, çabaladı. Hiç durmaksızın hayatla yarıştı. Son dakikaya kadar da sırnaşık biçimde birilerine "yakarmak" yerine, başını dik tuttu...
"Oğlancılık" denilen bir sistemin uygulandığı Osmanlı İmparatorluğu'nun bu özelliği yok mu sayılmalı yani? Bütün Osmanlılar çok muhteşem insanlardı da Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra mı insanların ahlakları bozuldu? Nedir bu Cumhuriyet'ten bu kadar nefret? Bunu din kisvesi altında karalamaya kalkışmak, doğruları görmezden gelip, bir ütopya etrafında toplanmaya çalışmak?
Bütün ahlaki değerler, radikal İslam şemsiyesi altında mı toplandı da, böylesine pervasız, ucuz ve haksız manşetler atabiliyor bu din tüccarları?
Soru çok, ama cevap verecek yürekleri yok.

Mümtaz İdil
Odatv.com



10.04.2012 14:15

18 Mart 2012 Pazar

"BALIK TUTTUM YİYEN ÖLÜR..."

Yer almak istiyorsan sınıfsız dünya düşü konserinde
senfonik bir algı edinmelisin hemen
Selah ÖZAKIN

Mahkeme Başkanı: Adınız?
Paul Robeson: Bir dakika, bir dakika... Sizin adınız?
Mahkeme Başkanı: Burada soruları ben sorarım. Adınız Paul Robeson mu?
Paul Robeson: Ben bir Amerikan vatandaşıyım. Haklarım var. Önce siz adınızı söyleyin.
Mahkeme Başkanı: Amerikan Komünist Partisi üyesi misiniz?
Paul Robeson: Anayasa'nın 5. Maddesi... Susma hakkımı kullanıyorum.
Mahkeme Başkanı: Moskova'yı ziyaret ettiğiniz ve buradan etkilenerek Amerika Birleşik Devletleri içinde komünist faaliyetlerde bulunduğunuz iddia ediliyor.
Paul Robeson: Evet, Moskova'da bir konser verdim. Oradaki insanlar beni ayakta alkışladılar. Benim için onur verici bir konserdi.
Mahkeme Başkanı: Komünizm faaliyetlerine bu ülkeden döndükten sonra hız verdiğiniz, halkı galeyana teşvik ettiğiniz iddia ediliyor.
Paul Robeson: 5. Madde...
McCharty döneminin ünlü "cadı avı" seanslarından birinde, sanık sandalyesinde dönemin en ünlü isimlerinden biri olan Paul Robeson oturmaktadır. Robeson köle kökenli bir ailenin çocuğu olarak doğduğundan, zaten hayata bir adım geriden başlamıştı. Azmi sayesinde kısa sürede ABD'de oyuncu, atlet, ses sanatçısı, yazar olarak kendini gösterdi.
Nazım Hikmet'in de yakın dostu olan Robeson, ilkelerinden ödün vermeden McCharty dönemini yüz akıyla geçen birkaç kişiden biridir. Mahkeme heyetiyle dalga geçmesini bilmiş, kendisine yöneltilen sorularda asla geri adım atmamıştır. Aynı sorgulama çerçevesinde Bertolt Brecht, oyuncu (sonradan ABD Başkanı) Ronald Regan, yönetmen Edward Dmytryk gibi ünlülerin mahkeme karşısında düştüğü acizlik yerine, Robeson ve Lilly Helman gibi onurlu mücadele verenler de olmuştu. Ku Klux Klan adlı ırkçı örgütün baş hedeflerinden de biri halindeydi. Paul Robeson, şarkıcılığa veda edip, insan hakları için daha fazla zaman ayırmaya karar verdiğinde, tarih 4 Eylül 1949'u gösteriyordu. Şarkıcılığa veda konserini verdiği  Prekskill kentinde Ku Klux Klan'ın saldırısına uğradı.
4 Eylül 1949 tarihinde Newyork'un Prekskill kentinde şarkıcılığa veda konseri sırasında Ku Klux Klan saldırısında linç edilmekten son anda kurtarıldı. Ama Robeson yılmadı. Ülkesindeki eşitlik ve siyah ırkın bağımsızlığı, hakları için mücadelesini sürdürdü. McChartyizm onu yolundan çeviremedi. Amerika ve Avrupa'nın her tarafını dolaştı ve konserler verdi, konferanslara katıldı. Sanatçının ülkesinin siyasi hareketlerinden uzakta duramayacağı, hatta bunun için insanüstü bir gayret sarf etmesi gerektiğini benimsemiş bir kültür adamıydı Robeson. Şarkılarındaki politik içerik, tiyatro oyunlarındaki sesine kadar yansıyordu. Bas bariton sesiyle Londra'da Othello'da rol alan ilk zenci ünvanını da taşıyordu. Bütün üstün özelliklerine rağmen en büyük savaşı ABD'deki ırk ayrımı ve adaletsiz gelir dağılımıydı. Moskova'dan döndükten sonra mücadelesini daha da yaygınlaştırdı. Sanatçı olmanın getirdiği sorumluluğun farkındaydı. Hukuk fakültesine de bu yüzden gitmişti. ABD Barosu'na kabul edilen ilk zenci avukat olma başarısını gösterdi. Donanımı itibariyle ABD'nin önde gelen isimlerinden sayılıyordu. Hemen girdiği tüm işlerde başarılı olmasına rağmen, Amerikan Federal Bürosu (FBI) peşini bir türlü bırakmıyordu. Soruşturmalar geçirdi. Mahkeme karşısına defalarca çıktı, pasaportuna el kondu, yurt dışı yasağı getirildi, ama yılmadı. Hayatı boyunca hep ülkesinde adaletin yerleşmesi için çalıştı. Hukuk mezunu olmasına karşın avukatlık mesleğini bir süre sonra bıraktı ve kendini bütünüyle siyasi faaliyetlere ve müzik çalışmalarına verdi. Bu sıralarda oyunculuğa da ara vermişti. Nazım Hikmet'in hapsedilmesini protesto etti ve onun "...balık tuttum yiyen ölür/elimize değen ölür/bu gemi bir kara tabut/lumbarından giren ölür" şiirini besteledi. Durmadı, "Özgürlük" adlı bir gazete çıkardı, durmadı, "Antifaşist Yahudi Komitesi"ni kurdu, durmadı "Dünya Barış Konseyi" ödülünü Nazım Hikmet ile paylaştı, durmadı televizyon ve radyo programları yaptı, durmadı ayrımcılığa karşı besteler üretti... Sanatçı gibi yaşadı.
Tüm sıkıntılara, baskılara ve tehditlere rağmen...
1976 yılında, sağlığı iyice bozulduğu için yerleştiği Philadelphia'da yaşamını yitirdiğinde, aralarında Sidney Poiter, Harry Bealfonte, Leonard Berstein, Ossie Davis, Earl Jones gibi ünlü sanatçıların bulunduğu dev bir kitle tarafından uğurlandı.
Sanatçılığın ne olduğunu merak edenlere duyurulur...

Mümtaz İdil 
Odatv.com

18.03.2012 17:41

15 Mart 2012 Perşembe

STEVE BİKO KİMDİR BİLİR MİSİNİZ

16 Haziran 1976...
Güney Afrika Cumhuriyeti'nin Soweto kentindeyiz. Hava pırıl pırıl...
Irk ayrımcılığına karşı siyahlar büyük bir yürüyüşteler. Aralarında
orta ve lise öğrencileri de var... Kalabalık, mahallelilerin
katılımıyla giderek artaraktan kent merkezine doğru yürüyor.
Göstericilerin arasında Steve Biko da var. Biko, şiddeti ret eden,
uzlaşmacı kimliğiyle tanınıyor. İsteklerin  demokratik yoldan elde
edilebileceğine inanan siyahi bir lider. Irk ayrımına son verilmesini
istiyor ve bunun için de devletin çeşitli organlarıyla görüşmeler
sürdürüyor.
Ama ırkçı Güney Afrika yönetimi asla siyah ırka haklarını verme
niyetinde değil. Biko, kısmen bazı hakların verilmesini istiyor.
Devlet yönetiminde siyahların olmayabileceğini, ama en azından sokakta
siyah ırkın da beyazlar kadar hakları olduğunu savunuyor. Bunu
çevresine toplanan coşkun kalabalığa da kabul ettiriyor. Özgürlükleri
kazanmanın zor ve meşakkatli bir yol olduğunu anlatıyor. Her bulduğu
yerde yüksekçe bir yere çıkarak haklarının bir şekilde beyazlardan
alınacağını söylüyor. Bunu en  dingin haliyle anlatıyor ve neredeyse
hiç sinirlenmiyor. Durban kentindeki Natal Üniversitesi'nde tıp
eğitimi gördüğü sıralarda Güney Afrika Öğrenci Ulusal Öğrenci
Birliği'ne katılıyor. Beyazlarla ilk kez burada birlikte çalışıyor.
Kendi halkına karşı yaptığı konuşmalar Irkçı Afrika Cumhuriyeti
hükümetini rahatsız ettiğinden, konuşmaları yasaklanıyor. Hiçbir
faaliyete katılmasına izin verilmiyor.
Oysa sözlerinde kin ve nefret yok. Yalnızca bilinçlenme var.
Zaten kurduğu "Siyah Bilinç Hareketi"nin amacı da siyah ırkın
bilinçlenmesi ve mücadelesini demokratik yollardan kazanması.
16 Haziran'daki yürüyüş de bu taleplerinin toplu olarak dile
getirilmesinden başka bir şey değil.

Steve Biko bir saldırı olmayacağından, demokratik haklarını kullanarak
isteklerini Güney Afrika Cumhuriyeti yetkililerine iletebileceğinden o
kadar emin ki, çocukların da bu yürüyüşe katılmasına göz yumuyor.
Ama işte ne oluyorsa, daha kente kilometrelerce mesafedelerken birden
önleri askeri araçlarla kesiliyor. Araçlardaki silahlı adamlar, hiçbir
uyarıda bulunmadan rastgele kalabalık üzerine ateş açıyor.
Bu beklenmedik saldırı karşısında kalabalık panik içinde dağılıyor.
Yaralılar yollara dağılıyor. Askerler ellerindeki makineli tüfeklerle
yaralıları öldürüyor önce ve araçlarıyla kalabalığı takibe başlıyor.
Ateş devam ediyor. Yüzlerce insan birbiri üzerine yığılarak oracıkta
ölüyor veya yaralanıyor. Ama yaralıların kurtulma şansı hiç yok, çünkü
askerler yaralı görmek istemiyor.
Ufak bir çocuk hızla yolun kenarındaki tarlaya kaçıyor. Askeri
araçlardaki komutanlardan biri çocuğun yan tarafa kaçtığını görüyor.
Şoförüne çocuğu işaret ediyor. Şoför aracı tarlaya doğru sürüyor.
Kısa süre sonra çocuğu yakalayacak mesafeye geliyorlar. Araç komutanı
tabancasını çıkarıyor. Çocuk yakalanacağını anlayınca iki elini
kaldırarak teslim oluyor.
Ama komutan teslim almıyor...  Tek kurşunda başından vuruyor.
Vahşet her yerde devam ediyor. Yüzlerce ölü yürüyüş yolu üzerinde
öylece şafağı bekliyor.
Biko, demokratik yollardan haklarını elde etmenin mümkün olmadığını anlıyor.
Daha önce yüzlerce kez tekrarladığı ancak şiddete başvurmadan yapmaya
çalıştığı örgütsel birlikteliği kurmaya çalışıyor yeniden. 1968
yılında kurduğu Güney Afrika Öğrenci Derneği'ni yeniden
hareketlendirmeye karar veriyor.
Ama artık iki kişiyle yan yana gelmesi bile yasaklanmıştır.
Steve Biko, Soweto'daki katliamdan sonra birçok yürüyüşe katılıyor,
gösteriler düzenliyor... Artık işin demokratik yoldan
halledilemeyeceğine inanıyor.
Böylelikle de hükümetin dikkatini çekiyor.
Soweto katliamından sonra Biko, hükümetin hedefi haline geliyor.
18 Ağustos 1977 tarihinde, sıradan bir geçiş kontrolünde hiç neden
yokken tutuklanıyor. Neden tutuklandığı kendisine söylenmiyor. Hemen
gözaltına alınıyor. Yakınlarına haber vermesine izin verilmiyor. Beyaz
bir Amerikalı farklı yollardan Biko'nun gözaltına alındığını
haberalıyor ve kendisini ziyaret etmek üzere tutuklandığı hapishaneye
gidiyor. Ama Amerikalıya Biko'yu göstermiyorlar. Çünkü gözaltı
süresince sürekli işkence gören Biko'nun son halini Amerikalı'nın
görmesini istemiyorlar.
İşin daha da büyüyeceğini anlayan hükümet, Biko'yu bir kamyonun
kasasına yükleyerek, bin kilometreden fazla uzaklıkta bulunan
Pretoria'ya götürmeye karar veriyor.
Büyük işkenceler gören Biko, bu yolculuğa dayanamıyor ve Pretoria'daki
cezaevine ulaştıktan kısa süre sonra, 12 Eylül 1977'de hayatını
kaybediyor.
Ertesi gün İçişleri Bakanlığı Biko'nun başladığı açlık grevi nedeniyle
öldüğünü açıklıyor.
Amerikalı'nın da işi kurcalaması sonucu, 2 Şubat 1978 tarihinde
Biko'nun nezarette öldürülmesiyle ilgili dava açılıyor. Dava
takipsizlikle sonuçlanıyor ve işkence yapan polislerden hiçbiri
hakkında soruşturma açılmıyor.
Biko'nun cesedi bir süre kimseye gösterilmiyor. Ancak yoğun ısrarlar
sonucu yakınlarına gösterilmek zorunda kalınılıyor. Yakınları,
Biko'nun başındaki darbelerle ilgili bir açıklama istiyorlar, ancak
hükümet yetkilileri Biko'nun başındaki yaraların, intihar girişimi
sonucunda oluştuğunu söylüyorlar.
Ünlü Amerikalı protest şarkıcı Joan Baez'in "Biko" adlı parçasını her
dinlediğimde, Biko'nun kanlar içindeki bedeni aklıma takılıyor.
Biko ve daha nicelerinin...

Mümtaz İdil
Odatv.com

15.03.2012 12:00