19 Ocak 2013 Cumartesi

Burhan Doğançay'ın haber değeri yok mu ?

Burhan Doğançay kardeşimin yakın dostuydu. Bundan otuz yıl kadar önce New York’a gittiğinde mihmendarlığını kardeşim Namık İdil yapmıştı.
Yıllar öncesinde Burhan Doğançay Ankara’ya geldiğinde, kardeşim de rastlantı sonucu Ankara’daydı ve bir şekilde buluştuk. O zaman ilk ve son kez gördüm Burhan Doğançay’ı. Bana küçük küçük karpostallara basılmış tablolarının resimlerini gösterdi. Bön bön suratına baktım.
Bütün tabloları bir fular gibiydi. Anlamadım.
Ta ki, yıllar sonra ABD’nin New York kentine gidip de, Metropolitan Muzeum’un girişinde bir tabloyla karşılaşana kadar.
Tablo fulara benziyordu ve beni yıllar öncesine götürmüştü.
İmzaya falan da bakmadım. Ben bu ressamı tanıyorum dedim için için: Monet mi, Gogh mu, Gogen mi? Bilemedim.
Türkiye iki gündür M. Ali Birand ve Metin Kaçan ölümüyle ilgileniyor. Burhan Doğançay yok. Garibim son dönemln en büyük ressamlarından biri sayılıyor, ama tasvir bile dinen yasak değil mi?
Cahit Arf ilk kez bu hükümet döneminde paralara resmi basılarak itibarını buldu. Oysa bizim daha demokratik diye düşündüğümüz hükümetler döneminde ODTÜ’de adına tahsis edilen ve ismi verilen odasının kapısındaki levhası sökülmüştü.
Neydi bu? Daha sert bir soru: Nedir bu?
Bizim bir çeşit beyin bunalımına girmemiz mi isteniyor?
Burhan Doğançay gibi bir ressam ölürken, hayatının bir bölümünü yazan Metin Kaçan ondan daha fazla haber konusu oluyor. Üstelik “edebiyatçı” diye geçiyor haberlerde adı.
Edebiyatçı mı, değil mi, buna karar verecek elbette onunla aynı çağı yaşayanlar değil. Tek olmayan, ama yazarının adını bile aşıp Oblomov kahramanıyla dünya edebiyatında yerini alan Gonçarov da olabilirdi Metin Kaçan, ama değildi.
Metin Kaçan’a itirazım yok, ama Burhan Doğançay’ın bu kadar yüzeysel anılmasına itirazım elbette var. Mehmet Ali Birand bu ülkenin değerlerinden biriydi, ama lütfen elinizi vicdanınıza koyun, Turgut Özal öldüğü zaman bile bu kadar sansasyonel haberler yayınlanmadı. Özal’ın emzikli resimleri, kısa pantolonlu koşuşmaları yayınlanmadı.
Neler oluyor?
Uğur Mumcu, Taner Kışlalı, Bahriye Üçok ve benzeri insanlar eceliyle ölmediği halde Akif Beki’nin övgüsüne layık olmayı bile hak etmedi.
Bilinen tartışma yöntemi, Thomas Khun taktiği, “evet, haklısın. Ben de senin gibi düşünüyorum, ama…
Yaşam sizin için uzun ya da kısadır. Bu, Einstein’in zamanın göreceliği kuramıdır: Bir sobanın üzerinde oturuyorsanız zaman yavaş geçer, bir sevgilinin kollarındaysanız çabucak. Yaşadığınız süre içinde yaptıklarınız arkanızdan elbette anlatılacaktır. Balzac’sanız edebiyat dergilerine, sıradan bir babaysanız çocuklarınızın anı defterine düşeceksinizdir.
Burhan Doğançay gibi bir dünya değeri olan biri eğer bu ülkede Karayılan kadar anılmıyorsa, bebeklik resimleri yayınlanmıyorsa, saçma sapan bir savaşın kilit bölgesi haline gelen Kandil kadar anılmıyorsa, bırakın bir Ortadoğu ülkesi olarak kalalım ve sıcak hava canımıza okudukça daha da sıcak Akdeniz sularına girelim.
Bu yazı, genel bir şikayet yazısıdır. Bizim için değer olanlar bozuk para gibi harcanır ve Datça mevzilerinde kendilerini ölüme bırakırken, yeteneği olduğu halde aktristliği bırakıp şarkıcı olanları alkışlamak hep pirim yaptı bu ülkede.
Siz olsanız çocuğunuza ne derdiniz?
Higs parçacığını mı anlatırdınız, klavyede her türlü sesi çıkaran müzik aletinden mi satın alırdınız?
Higs parçacığını anlatmanız onu mutsuz edecektir, bu kesin…
Ama öbürünün mutlu edeceğinden asla emin olamazsınız.
Zira onun da bir gün çocuğuna anlatmak zorunda olduğu bir geçmişi olacak.

Mümtaz İdil
Odatv.com

19.01.2013 15:36


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.