26 Şubat 2011 Cumartesi

MOZART DOĞDUĞUNDA ON YAŞINDA MIYDI

Mozart’ın kendisisinden ancak birkaç yaş büyük ablası Maria Anna Nanert’e piyano dersi veren öğretmeni, anneleri Anna Maria Perti’ye, “Kızınız biraz yavaş çalıyor. Daha fazla çalışması gerek. Çok iyi gitmiyor,” demesinin üzerinden bir hafta sonra yeniden Mozart ailesinin kapısını çaldığında, yukarıdan gelen piyano sesleri hoşuna gitmişti.

“Sizi kutlarım,” dedi Maria Perti’ye neredeyse sarılacak derecede coşkuyla: “Kızınız bir haftada olağanüstü geliştirmiş piyano çalışını...”

Anne Mozart ise şaşkınlıkla, kızının piyano çalmadığını, mutfakta kendisine bulaşıklarda yardım ettiğini söyledi.

İkisinin de aklına aynı şey geldi o anda. Konduramasalar da, piyanonun başında 3 yaşındaki Mozart oturuyor olmalıydı.
Hızla bir üst kata çıktıklarında tahminlerinin doğru olduğunu gördüler.

Aradan üç yıl geçtiğinde ise, Fransa Kralı XV. Lui’nin piyanonun başında, birbiriyle amansız yarışa tutuşmuş parmaklarına bakıp, “Benim küçük sihirbazım,” diyerek perukalı kafasını okşadığı çocuk, 6 yaşındaki Wolfgang Amadeus Mozart’tı...

İlk bestesini de bir yıl önce yapmıştı: Piyano için sol majör menuetto ve trio...
Bunun insanın kendisini geliştirmesiyle de, yeteneklerini yönlendirmesiyle de bir ilgisi yok. Deha, kendini bir yerlerde ortaya çıkarıyor ve hiçbir yan etkiye bağlı kalmaksızın, kendi başına yürüyüp gidiyor böyle.

Müzik tarihinde Mozart kadar erken çalgı çalmaya ve beste yapmaya başlayan ikinci bir kişi de yok. Deha ile Salvador Dali türü çıgınlık arasındaki ince çizgiyi biyografilerini okuyarak anlamak mümkün. Dahiler, dünyaya değişik açıdan bakabilmeyi becermiş insanlar. Haydn’ın öğrencisi olmak Beethoven’e “nasip” olduğu için bir bakıma şanslı sayılır. Bu tür şanslılık elbette bizim “Türk Beşleri” için söz konusu bile değildi. Onlar evlerini kerpiçten yaparak işe koyuldular.
Mozart gibi dehaların durdurulması olanaksız, burası kesin. Namibya’da ya da ne bileyim, Zaire’de dünyaya gelseler de, bu tür insanlar bir başka alanda mutlaka kendilerini dünyaya kabul ettirmek üzere kurgulandıklarından, bir şekilde adlarını duyuracaklardı. Mandela gibi, Malkolm X gibi, Biko gibi örneğin.

Olay, frekansların bir noktada çakışmasından kaynaklanıyor. Hem müziğe yakın bir ortamda büyüyeceksiniz, hem bu konuda çok gelişmiş bir kulağınız olacak, hem de büyük bir destek göreceksiniz. Değiştirip Biko örneğini verelim mesela: Hem ezilmişlerin arasında yaşayacaksınız, hem bütün kara derililer sizden akıl soracak, hem de sizi tehlikenin ortasına kendi eliyle bırakan bir “sevdiğiniz” olacak. Bütün bu koşulların oluştuğu bir ortamda, herhangi bir insan vasatın üzerinde “adam” olmak zorunda. Mozart gibi zaten bu işe yatkın biri de çıkar, deha olur.
Asıl mesele ise, Mozart gibi büyük yeteneklere sahip olup olmadığını bilmediğimiz binlerce insanın Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde kırıp geçirilmesi. Kimbilir, bu az gelişmiş ülkelerde sayıları bilinmeyen yetenekler kendi isteklerinin dışında hangi işlerde, uğraşlarda çalışmakta.
Gördüğü ya da duyduğu bir şeyi asla unutmayan bir duvarcı ustasının, bu yeteneğinin duvarlara ya da mesleğine ne yararı var? İlle de mimar olmak isteyen bir öğrenciyi, salt moda diye, ailesi itibar görsün diye tıp eğitimine sokmanın anlamı ne?

Mozart kadar yetenekli olmaya gerek yok aslında. Mozart doğduğunda 10 yaşındaydı, öldüğünde de 45 yaşındaydı herhalde. Çünkü doğduğunda on yaşın yetenek ve zekasına sahipti. Fiziksel olanaklar el vermediği için de 3 yaşına kadar beklemek zorunda kaldı.

Yaşam, bıkkınlıkların, yorgunlukların ve yoğunlukların üzerine kurulmuştur ve bunun arkasına gizlenmiş “keşfedilmeyi” bekleyen dahilikler dünyasıdır. Sıradan bir yaşamı renklendirmek, her zaman gece kulüplerinden, içki masalarından, hiç olmamış kadın-kız, erkek-oğlan muhabbetlerinden geçmez. Hiç bilmediğiniz bir dilde, o dilin sözlüğünü kullanarak bir makaleyi anlayabilmek de yaşımı renklendirmektir ya da ne bileyim, hiç bilmediğiniz bir müzik aletinin tellerini tıngırdatmak, gelişigüzel fırça sallamak, sevgiliye mektup yazmaktır.

Mozart’ın 3 yaşında piyano çalıp, 5 yaşında da beste yapmasının ötesinde bir başka özelliği daha vardı. Müzik tarihinin en çok beste yapan sanatçılarından biriydi ve bunu 35 yıllık kısa yaşamına sığdırabildi. Yaşamsal oran olarak, dünyanın en fazla beste yapan müzisyeni olarak tarihe geçti.
Mozart ile aynı dönemi paylaşan Salieri, hepimizin yaşamında var olan bir şeytan olarak, Mozart’ın da karşısına çıktı. Mozart’ı Salieri’nin öldürdüğü konusunda hiçbir ipucu yok. Bütün yazılanlar, kuşku üzerine üretilmiş, ama kim olsa Salieri yerinde, Mozart’ın ölmesini isterdi. Kaldı ki Salieri de çok büyük bir müzisyendi, ama yanlış zamanda dünyaya gelmiş ve kaderi onu Mozart gibi biriyle karşılaştırmıştı.


Mümtaz İdil
Odatv.com


26.02.2011 14:43

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.