24 Şubat 2011 Perşembe

“BEN” DİYENLER NEDEN DÖKÜLDÜ



Bir siyasi lider kendisini merkez saydı, bulunduğu ortamın tam ortasında oturdu ve ülkesini de buradan yönetmeye başladı. İşte bu insan ilişkilerinde en zayıf noktayı oluşturdu. Ulaşılmaz güç ile “teba”sı...
Hani dünyanın evrenin merkezi olduğu ve tüm evrenin dünyanın etrafında döndüğü şeklindeki Galileo öncesi inanış var ya, işte bu o...
Oysa kendini herhangi bir yere koyup da, dışarıdan kendine bakması mümkün olsaydı, yanlış yerde durduğunu o da fark edecekti.
Olmadı ne yazık ki... Olmuyor da.
Aslında bir zamanlar ABD Başkanlık koltuğunda oturan George W.Bush’un (yani oğul Bush, hani şu aptal olanı) kendini “mesih” ilan etmesiyle, sokaktan bir meczubun da kendini “peygamber” ilan etmesi arasında fark olmaması da bu yüzden.
Bush bir bakıma dünyanın tepesinde oturduğunu düşündüğünden “haklı”olabilir de, zavallı meczubun dayanak noktası da yok...
Başa dönersek, insanın kendini aşabilmesinin en kolay ve bilinen yolu nedir? Aklı ile bilgisini doğru sentezleyebilmesi. Bilgi her zaman yetmedi insanoğluna, tüm kapıları da açmadı. Akıl onu yönlendirmeliydi. O da her zaman “mevcut” değildi. Özellikle yönetim katının en üst basamağına tırmandıkça, akıl hep aşağılarda kaldı.
Zeka mı?
O hep gelip geçici oldu. Hızla çözüm üretti, hızla kararlar verilmesini sağladı, yanlış çıktığında da hep kaçtı.
Bütün “ulaşılmaz” sanılan liderler bunu yaşadı.
Zeki olduğu çevresince alkışlarla ifade edildi, kendisi de buna inandı ve zekasını konuşturdu. Aklın da ötesine geçti ve çılgınlığa doğru Platon’nun dört atlısı gibi koşturdu.
“Merkezkaç” kuvvetini hiçe saydığından zeka, bir girdap içinde dönüp durdu. Karşısına çıkan tüm sorunları çözdüğünü sandı veya kendisine çözdüğü söylendi.
Homurdanmalar, hoşnutsuzluklar hep bitecek sandı.
İşte belki de salt bu yüzden herkesin hayatı da roman olamadı.
Tarihte bir sayfa ile geçiştirildi gitti.
Biraz da işin edebiyat kanadına girelim:
Dostoyevski’nin roman sanatına getirdiği en büyük açılımlardan biri de buydu. Fransız edebiyatının dünyayı kasıp kavurduğu yıllarda, Balzac’ın Veutren’i “tutkuların prensi” olarak tüm dünyayı kendi benliğinde topladığında, Dostoyevski bunu tüm kahramanların elinden alıp, uzayın derinliklerine fırlattı. Dostoyevski’nin “kahraman” yaratmayıp da, bunun yerine karanlık bir dünyanın içine “zavallı” insanları tıkıştırması, merkezin bireyler olmadığı düşüncesini yarattı.
Ancak, Dostoyevski, merkezi bireyden koparmasına karşın, o merkezi nereye taşıyacağını bilemedi. Bilinmeyene saplanıp kalmak da, ister istemez onu mistik bir havaya soktu. Neyin merkez olamayacağını saptadı, ama merkezin ne olduğunu bir türlü kestiremedi. İdam mangasının önünde son saniyede ölümden döndükten sonra ise, bunun “bilinmeyen bir güç” olduğu saplantısına ulaştı, aklı yoluyla tabii...
Yine de, tek olumlu kahraman yaratmayan Dostoyevski’nin tüm çabası, insanoğlunun aşağılık bir yaratık olduğunu vurgulamaktan öte, kişilerin tek başlarına dünyayı değiştirmeye güçlerinin olamayacağını vurgulamaktı. Delikanlı’nın Verhovenski’si, Suç ve Ceza’nın Raskolnikov’u, Budala’nın Mışkin’i… Hepsi sıradan kimlikleri üzerine değişik kılıflar geçirmiş ve öylece halkın önüne çıktılar, ama yine hepsi birer “hiç”tirler.
Turgenyev ile anlaşmazlıklarının temelinde de bu yatmaktaydı ünlü yazarın. Bazarov, tüm davranışlarıyla, inançlarıyla, bilgisiyle ve dünyayı kavrayışıyla nihilistti. Tanrıya inanmaz, ama bilime de inanmazdı... Sonuçta, bir merkez olmaya çabalamayan “merkez”di. Bu denli inançsızlık bile insanda hayranlık uyandırabiliyordu, inanmanın güçlüğü kadar inanmamanın da güç bir şey olduğu ortaya konuyordu. Hem de umulmadık bir cesaretle ve beklenmedik bir çağda...
Dostoyevski ise inançsızlığı kabul etmedi. Daha doğrusu onun bu tür saplantılarla pek işi olmadı. Kahramanları zaten yeteri kadar sıradan ve kendiliğindendi. Gövde gösterisi yapmayan, hamasi nutuklar atmayan tiplerdi. Onlar sıradan bir verem hastalığına tutulup, “Budala”nın İppolit’i gibi öldüler.
Dostoyevski veya Turgenyev veya tüm yazarlar hep kendilerine dışarıdan bakmayı denediler. En uzaktan ve en bağımsız bakanları “büyüklük”mertebesine ulaştı.
Siyasi liderler de aynı bakışı becerebildikleri ölçüde, yani kendilerine olabildiğince uzaktan baktıkları derecede, başarılı oldular, olmaktalar.
Benmerkezci bakışı benimseyenler ise tökezledi, tökezletildi. Tuzaklara düşmeye hazırlardı ve tuzaklar kurulduğunda ise görmeyecek kadar“zeki”...
Öyle inanmışlardı çünkü...
Sapır sapır dökülmeleri de bundan.

Mümtaz İdil
Odatv.com
24.02.2011 12:52

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.