16 Ocak 2011 Pazar

DOSTOYEVSKİ HİZBULLAH’I NASIL ANLATIRDI

Petraçevski ayaklanmasının sanıklarından, idam mahkûmu Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, sıra kendisine geldiğinde çevresine son kez bakar.
Bütün gördüklerini beyninin bir köşesine hapsetmeye çalışır. “Bir kez daha Tanrım,” der içinden, “bir kez daha yaşama şansım olursa eğer, her dakikasını dolu dolu yaşayacağım.”
Çar I.Nikola’nın atlısı gelip de mahkûmların affedildiği ilan edildiğinde Dostoyevski artık eski Dostoyevski değildir.
Yaşadığı ağır şok tüm hayatına ve edebiyatına damgayı vuracaktır: Boş verilmiş bir hayat ve ucu bucağı olmayan bir edebiyat.
Gogol’e öykünerek başladığı edebiyat serüveni, idam mangasının önüne çıkmadan önceki beş dakika ile değişmiştir. Ölüm ile yaşam arasındaki ince çizgiyi bir adım geçip geri gelmenin şoku yazarın insan beyninin derinliklerine kadar inme arzusunu kamçılamıştır.
Bilimsel hiçbir veriye dayanmadan, salt kendi gözlemleriyle ve melankoli içerisindeki Rus halkıyla harmanladığı eserleri, bugünün psikoloji bilimiyle bile açıklanamamaktadır. Dostoyevski beş bin sayfa yazdıysa eğer, yazdıkları üzerine yüz binlerce sayfa açıklama getirilmeye çalışılmıştır.
ÇERNİŞEVSKİ İLE ANLAŞAMADI
Dostoyevski, toplumsal birlikteliğe hiçbir zaman inanmamıştır. Hatta çağdaşı Çernişevski ile de bu konuda hep çekişmiştir. Çernişevski’nin Saint Simon benzeri pre-sosyalist yaklaşımlarına mistik yaklaşmıştır. Bu anlamda da bir bireyin ulaşabileceği en üst noktaya örnek olmuştur. Olumlu tek bir kahraman bile yaratmamakla insanlığın içinde hep bir şiddet, kıskançlık ve aklın önüne geçen bir hırs olduğunu vurgulamış, bu güçler karşısında zayıf insanların ezikliğini anlatmıştır.
Dostoyevski için iki tür insan vardır: Ezenler ve ezilenler. Ancak yazar, asla ezilenlerden yana bir tavır koymamıştır. Her iki tarafa da belli bir mesafe koymuş gibi görünse de, ezen kesime sempatisinin daha fazla olduğu görülmektedir. Hiç aptal olmadığı halde kendisine yakıştırılan “budala” yaftasıyla ortalıkta dolaşan Mışkin, Rogojin’in kurnazlığı ve Lebedev’in yalakalığı arasında tepkisizliğini göstermeyi tercih etmiştir.
Dostoyevski’nin yarattığı bu karanlık ama ayakları yere basan dünyada iyilerin yeri yoktur. İyiler, koşullara göre ortaya çıkmakta ve gerektiğinde veya rahatsızlık duyduğunda kötülük simgesi olabilmektedir. Yazara göre tüm insanlar ne saf iyi doğmuşlardır ne de kötü. Onların değişik zamanlarda hem iyi hem de kötü olabilmeleri bütünüyle yaşadıkları toplumla ilgilidir. Ünlü romanı Suç ve Ceza’nın “kahramanı” Raskolnikov’un Sonya’ya olan duyarlı aşkı ile aynı Raskolnikov’un savunmasız iki yaşlı kadını öldürmesi arasındaki iyilik ve kötülük bunu anlatır.
Steinbeck’in Adam Trask’ı, Tolstoy’un Levin’i, Hemingway’in Jordan’ı ve daha birçok roman kahramanı baştan sona iyilikle donanmış kişilerdir. Onların yaptıkları “küçük beyaz” kötülükler, başkalarının iyiliği için gerçekleştirilen fedakârlıklardır. Dostoyevski ise bunlara yüz vermez. Onun için insan benliğinde kötülük ve iyilik aynı oranda vardır. Biri için yapılan iyiliğin bir başkasına kötülük getirmesinin bağışlatıcı yanı da yoktur. Bu ikilemden insanoğlunun kendini kurtarabilmesinin tek yolu inancıdır. 
İNANÇ MESELESİ
Buraya kadar normal. Bundan sonra biraz inanç üzerine konuşmakta yarar var. İnanç meselesi bu ülkede hep farklı bir algılama olarak ortaya çıktı. Elle tutulur, somut bir kavram olarak görüldü. Kurlları ve yapısı kişinin kendini yönlendirmesiyle değil, başkasının yönlendirmesiyle ortaya çıkarılmaya çalışıldı. Kişinin kendini toplumun kötü alışkanlıklarından sıyırması, iyiliğe yönelmesi göz ardı edildi.
Hizbullah’da olduğu gibi, insanda kötülük duygularının toplum tarafından beslenmesi sonucu, kötülük giderek kılık değiştirerek işi şiddete hatta daha da ileri götürerek vahşete dönüştürebilir.
Toplumun davranışıyla kendi davranışını dengeleyemeyen insanoğlu, şiddete yönelen eğilimini artan bir eğriyle vahşete doğru taşır. Bu kaçınılmaz bir yükseliştir. Bunu kişinin kendi başına dizginleme olanağı da yoktur.
Toplumsal yozlaşmanın, adaletsizliğin, yoksulluğun getirdiği psikolojik bozukluklar, şiddet ortamına doğru bir girdap oluşturacaktır ve bunu hiçbir ruh sağlığı doktorunun da çözmesi mümkün değildir. Bireyin kendi içinde alevlenen şiddet duygusu topluma olan hıncından kaynaklanmaktadır. Kimi zaman kendini alkolde ve uyuşturucuda dindiren bu eğilim, sonunda mutlaka bir yerde patlak vermek zorundadır.
Kıyaslama, insanı en çok rahatlatan ve dolayısıyla da suça teşvik eden büyük tehlikelerin başında gelir. Çocuğunu döven bir baba, çocuğunu öldüren bir babayı gördüğünde veya okuduğunda rahatlar. Karısına ağır sözler söyleyen biri, sokak ortasında karısını dövenle karşılaştığında yaptığının hiç de kötü olmadığını düşünür. Bir mağazada hırsızlık yapan biri, gasp yoluyla hırsızlık yapanı gördüğünde derin bir soluk alır vb…
Bu “şükür” zihniyeti, tüm vahşetin üzerini örtecek dereceğe bağnaz bir “inanç” gösterisine dönüşür.
Günümüzde şiddetin giderek yaygınlaşmasını bireylerin üzerine yıkmak yanlış bir saptamadır. İnsanı insan olmaktan çıkaran koşulları göz ardı edip, “kötü tohum” öykülerini ısıtıp ısıtıp piyasaya sürmek, sonu olmayan kısır döngüdür. Hiçbir bilimsel veri de, bu koşullar altında “kötü tohumların” neden arttığını açıklayamaz. Sonunda gelir mistik bir noktaya dayanır insanoğlu: İyi yaratılanlar ve kötü yaratılanlar.
İnanç ritüelleri kapsamında yapılan her türlü kötülük, kendini dinsel öğretilerin yumuşak kollarında bulur ve asla şiddet olarak algılanmaz.
Hizbullah gerçeği ve Taliban vahşeti bize bunu öğretmiştir.

Mümtaz İdil
Odatv.com

16.01.2011 22:30

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.