1 Mayıs 2010 Cumartesi

İNADINA YAZMAK İSTİYORUM BUNLARI

Şöyle, işçilerin bayramının ardından, hazır bütün köşeleri 1 Mayıs tartışmaları tutmuşken, okuru bambaşka noktalara götüren, romantik-dramatik bir olayı anlatayım istedim. Kendimce, aklıma takılan bazı konuları tarihe “not” düşmek, bir anlamda “tescil” ettirmekti.
Yakışırdı da yani; ağzımda pipo, pantolon askıları ve serçe parmağım havada...
Ama olmuyor işte. Veya oluyor da, imkansız ile boğuşmak oluyor.
İki artı iki hep bin dokuz yüz yetmiş yedi ya da 35 çıkıyor.
Dünyanın en pahalı benzinini kullanıyoruz, dünyanın en pahalı etini yiyoruz, dünyanın en pahalı sebzeleri tezgahları süslüyor, dünyanın en pahalı sütü bizde, pastırmayı saymıyorum, dünyanın en pahalı çocuk bezi de bizde, dünyanın en pahalı kitabını okuyoruz, dünyanın en az telifini veriyoruz, pahalı şehir içi-şehirlerarası otobüsüne biniyoruz, dünyanın...
Tecavüzlere girmeyelim...
Teröre verilen “kurban” sayısını da geçiniz... Günü değil... Sıcak temastayız şimdilik... Giresun kırsalında hala sıcak temasta olduğuğumuz gibi yani.
Dünyanın en “seçkin, dört çekerli” pedofililerine de boş verelim.
Bunlar “malumun ilamı”..
Dünyanın kendine yeten yedi ülkesinden biriyken, geldiğimiz nokta bu. İthalat sevap, “gerisi teferruattır”.
Yakında; geri zekalılıkta dünya birincisi oldukları ve işi yüzlerine gözlerine bulaştırdıkları için, hükümet “seri katil” bile ithal etmeye kalkışabilir, şaşırmayın.
Değişen bir şey olmuyor. Domuz aşısı ithal ederken de yazmıştık: “Refik Saydam Enstiitüsü, Cumhuriyetin ilk yıllarında dünyaya aşı ihraç eden bir kurumdu..
Yazdınız, yandınız: “Statükocu seni... Seni Ümraniyeli seni... Seni gidi ırkçı faşist seni... Seni darbe sevdalısı... Seni faşist postalcı... Sen git postal yala... Sen Refik Saydam denilen o adamın geçmişine baktın mı hiç?
Sen tut, bütün bu olumsuzluklar içinde, “yok olan bir edebiyat türü: Mektup,” diyerek bir yazıya başla. Ya da ne bileyim, “sanatın insan yaratıcılığındaki esnekliği,” gibi absürd bir konuya gir.
Ya da, geçen yaptığımız gibi, İlmiye hanımın bundan yetmiş dört yıl önce Erciyes’e tırmanan ilk Türk kadını olduğunu hatırlat... Hani tam sırası, cumhuriyet kadını falan...
Yemezler...
New York’ta otobüs ücreti de bir dolar, diyecektir biri (hoş, o kadar bile değil)...
Aylık kazancını yok sayarak tabii...
Et, süt, sigara, içki, meyve... Hepsi de bizim ülkemizdekine yakın fiyatlarda.
Simit satmıyorlar New York’ta... Karşılaştıramıyoruz.
Peki, ortalama gelir?
Seni statükocu seni... Seni faşist postal yalayıcı... Sen Ümraniye pazarındaki muşmula kadar bile etmezsin, ondan bile çürüksün!
Satın alırken dolara endeksle, cebine koyarken TL üzerinden hesap yap...
Dedim ya ta yukarılarda bir yerde... İki kere iki 35 ediyor diye... Otuz beş bile etmiyor. Matematik perişan, fizik altüst, kimya desen bozuk...
Tarımdan mı, hayvancılıktan mı, artık neyden sorumluysa bir bakan çıkıyor ekranlara, “Türkiye’deki et üretimi, ihtiyacı karşılayacak düzeyde,” diyebiliyor.
O zaman ithalat niye?
Peki, neden komşu Bulgaristan’ın üç misli fiyatlar?
El cevap: “Bazı et spekülatörleri ellerindeki eti piyasaya sürmüyorlar...
Yine bir sanal canavar: Enflasyon, trafik, cinnet, cinsel doyumsuzluk, doktorculuk oyunları, kendi içimizde hallettik savunmaları vb... Spekülatörler! (Ne demekse. Hani böyle ağzını yaya yaya da söyleyeceksin ki, canlı falan sansınlar).
Sen tut, “edebiyatta yeni bir tür: e-posta” diye meydana çık.
Başlarım senin yeni türüne,” derse haksız mı sayın yorumcular, okurlar?
Ama inadına, canım da öyle çok yazmak istiyor ki böyle şeyleri. Kendimi gazeteye yeni transfer olmuş bir yazar gibi hissediyorum düşündükçe.
Kör olası talih!

Mümtaz İdil
Odatv.com
01.05.2010 23:25

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.