30 Ocak 2010 Cumartesi

KAYIP SEMBOL’ÜN İMRAN ÖKTEM’LE İLGİSİ NE?

Şifre kullanma sistemi insanın var olduğu andan itibaren hep ilgi odağı oldu.
Temelinde yatan ise çok basitti: Bir başkasının anlamasını güçleştirmek ya da iki veya daha fazla kişi arasında bir çeşit “özel” dil yaratmak. Böylelikle üstünlüğü sağlamak veya aralarında var olan anlaşmayı gizlemek.
Yıllar ilerledikçe şifreleme tam anlamıyla bir saldırı veya savunma aracına dönüştü. Bir yandan şifreleme sistemi inanılmaz karmaşık boyutlara ulaşırken, karşı olarak da şifre çözücüler yetişmeye başladı.
Yine de, tüm çabalara ve uğraşlara rağmen şifre yaratıcılar, şifre çözücülere karşı hep bir adım önde oldu. Bunu kırmak için günümüzde bilgisayarlar bile kullanılıyor olsa da, her zaman şifreleri çözmek mümkün olamıyordu.
Bunun temel nedeni iki kavramın birbiriyle zıt olmamasından kaynaklanıyordu. Şifreleme her zaman önde gitmek zorundaydı, çünkü karmaşıklığı yaratan bizzat kendisiydi. Çözmek ise bambaşka bir yöntem gerektiriyordu. Şifrelemek için kullanılan yol bir ise, çözmek için verilen uğraş milyonları bulabiliyordu.
Hala da durum değişmiş değil.
Dan Brown’ın hemen her romanında yaptığı gibi, son romanında da konu“şifreleme” üzerine. Ancak bu kez Dan Brown işi bir adım daha öteye taşıyarak, şifreleme ve şifre çözmeyi romanın tamamen ana kahramanı olarak ele alıyor.
Roman bu yüzden, daha öncekilerden daha ilginç bir gizem taşıyor.
Brown’ın bu romanında, okurun katilin veya gizemin peşinde koştuğu pek yok. Roman son elli sayfasına geldiğinde “macera” açısından tükenmiş de olsa, hala bitmediğini okura hissettiriyor.
Tabii, bitmeyeceğini de...
Şöyle ki; kutsal kitapların veya kutsal işaretlerin hemen hepsinde şifreleme kullanıldığını, bunu çözmenin ise insan zihnini çözmekle, yani tanrıya ulaşmakla eş anlama geldiğini söylüyor Dan Brown.
Bugüne kadarki din kitaplarından ve büyük mistik öğretilerden alıntılar da yaparak, tanrının insanın içinde olduğundan başlıyor ve zihninde odaklıyor(Hallacı Mansur’un ‘858 d.-922 ö.’ söylediği “Enel Hakk (Tanrı Benim)” sözlerini nedense almamış.) 
İlgili bölümde Peter Solomon fısıltıyla şöyle der Prof. Langdon’a: “Buda, ‘Sen tanrısın,’ dedi. İsa, ‘Tanrı’nın Krallığı içinizdedir,’ diye öğretti ve hatta bize ‘Benim yaptıklarımı siz de yapabilirsiniz... hem de daha büyüğünü,’ diye vaatte bulundu. Suizm, tanrıyı insanın içinde aramak gerektiğini ve insanın birçok yönüyle tanrının yansıması olduğu belirtir. Papalığa karşı çıkan ilk papa –Romalı Hippolytus- bile, gnostik öğretmen Monoimus’un: ‘Tanrı’yı aramayı bırakın... bunun yerine kendinizden başlayın,’ sözünden alıntı yaparak, aynı mesajı vermişti.”(Dan Brown, Kayıp Sembol, Altın Kitaplar, çev: Petek Demir, s.509-510)
Bu tür mesajlar insanlık tarihinin doğuşundan beri sürekli yinelenen mesajlardı aslında.
1967 yılında Yargıtay Birinci Başkanı İmran Öktem, Voltaire’in “Tanrı’yı insanlar yaratmıştır,” sözlerini Adli Yıl açılış töreninde tekrarlayarak, “Tanrı’yı insanlar yaratmıştır,” anlamına gelecek sözler söylemiş ve Türkiye İsmet İnönü’nün deyimiyle, neredeyse bir 31 Mart vakasından kıl payı dönmüştü.
İmran Öktem’in sözleri, dini istismar edenlere yönelik bir sözdü ve asırlardır söylenmiş bir sözün tekrarıydı, ama “bağnazlık” kuralları açısından tahrike de açıktı.
Dan Brown ise bunu oldukça uzun bir oylumla, 527 sayfalık bir romanla anlatıyor ve doğal olarak da başta Kilise olmak üzere tüm dinsel öğretileri de karşısına alıyor. Türkiye’de dahil, dünyanın hemen tüm ülkelerinde en çok satan kitaplar listesinde başı çekiyor...
Dan Brown’ın kilise ve benzeri “din kuruluşlarını” karşısına almada –kabul etmek gerek- büyük de ustalık var: Bütün kutsal söylemlere, kitaplara ve “Antik Gizemlere” hiç dokunmadan, hatta onlara arka çıkarak yapıyor bu savunmasını ve tanrının aslında insanın zihninde olduğunu bir “polisiye” kurgu içinde anlatıyor.
Gerçekte, Umberto Eco’nun “Gülün Adı” romanı nasıl bir “polisiye roman” muamelesi gördüyse, Dan Brown’ın romanı da bir o kadar“felsefi” olarak algılanabilir.
Brown, “Kayıp Sembol” kitabında, önceden “8 Franklin Karesi” kuralına göre hazırladığı bir şifreyi kendine göre kurgulayarak, okuru romanın içine çekmeyi sağlıyor. Çünkü şifreleme ve şifre çözmeye insanların düşkünlüğünü çok iyi biliyor. Hatırlanacağı üzere ilk romanında daLeonardo Da Vinci’nin “İsa’nın Son Yemeği” tablosundan yola çıkarak bir romanı kurgulamıştı.
Newton’dan Albert Dürer’e, Da Vinci’den Platon’a kadar tüm bilim ve sanat adamlarının şifreleme gibi bir tutkusu olduğuna dikkat çekiliyor. Bu yaklaşım haksız da sayılmaz. İnsanlık tarihi öylesine büyük gizemlerle, birbiriyle tuhaf şekilde bağlanmış olaylarla açıklanmaya çalışılmış durumda ki, bazıları rastlantının dışına taşmak zorunda kalıyor.
Şimdiki adıyla Boğazkale’de bulunan Hattuşa harabelerindeki ünlü Yazılıkaya duvar heykellerinin de ilginç bir sırrı vardır örneğin. Duvara işlenmiş 12 tanrı heykeli, güneş ışınlarının belli saatlerde yansıması sonucu net görüntü vermekte, diğer zamanlarda silik kalmaktadır.
Çok basit gibi görünen bu “gizleme” yönteminin tam olarak ne amaçla yapıldığı bugün bilinmemektedir, ancak fiziksel koşulların bin yıl daha geçse de değişmeyeceği veya değiştiği zaman dünyanın duruşunun da değişeceğini düşündürmektedir.
Mısır Ehramları, Maya Tapınakları ve daha buna benzer binlerce tarihsel kalıntının bir köşesinde insanlık hep “mesaj” aramıştır. Bunlar kimi zaman bir hazine avcılığına dönüşmüş, kimi zaman ise insanın varlık nedeni için kaynak oluşturmuş, kimi zaman da tanrı arayışı biçiminde yapılmıştır.
Bu açıdan bakıldığında Dan Brown’ın kitabı “Sofi’nin Dünyası” biçiminde anlatılan bir felsefe tarihinden daha “iddialı” bir felsefe ile okur karşısına çıkıyor. Kitapta Peter Solomon, Prof. Robert Langdon, Katherine Solomon, Zachary gibi kahramanlar canlı birer unsur oldukları halde düşsel hale dönüşüyor, düşsel gibi görünen “dinsel sorgulama” ise neredeyse somutlaşıyor. Bu açıdan da ilginç bir “deneme” niteliğini taşıyor roman.
Kuşkusuz, Dan Brown’ın çok iyi beslendiği kaynak olan dinsel motiflerle sorgulama ve şifreler ile ilgiyi ayakta tutma, daha benzer bir çok romanı getirecek gibi görünüyor.
A. Mümtaz İdil
Odatv
30.01.2010 00:10

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.