10 Kasım 2009 Salı

ANITKABİR'İN TAŞINMASI KİMSENİN AKLINA GELDİ Mİ

AKP, mızrağı hep atabildiği en ileri noktaya atıyor.
Ne demek mi bu?
Şu demek:
Ülkede “tabu” kabul edilen bazı konularda öylesine uç noktalarda öneriler getiriyor ki, ortalık bir anda toz duman oluyor. Mustafa Kemal’in bıraktığı mirasa sıkı sıkıya bağlı kesimi bir kenara bırakın, bu ülkenin “suya sabuna karışmayan” vatandaşlarını bile koltuklarından zıplatacak bir öneriyi şu veya bu şekilde ortaya atıyor.
Mümtazer “Kürtöne”nin Abdullah Öcalan’a “paşalık” önermesi gibi...
Bir de bakıyorsunuz ki, Abdullah Öcalan’ın “affı” gündeme geliyor.
Ne diyor o zaman muhalefet?
“Yahu adamı az kaldı paşa yapacaklardı, onu önledik!”
Bu, basketbol topu yerine karpuzla çalışmak gibi bir şey...
On dakika sonra basketbol topunu elinize aldığınızda, nasıl da “hafif” gelir.
Son Recep Tayyip Erdoğan’ın bir televizyon kanalında yaptığı konuşma: “Ölenle ölünmez...”
Deccal demenin 21. Yüzyıl versiyonudur bu.
Vatan gazetesinden Mustafa Mutlu bile bu tuzağa düşüyor ve farkında olmadan bugünkü yazısında Atatürk ile Recep Tayyip Erdoğan’ı karşılaştırıyor...
Fark ettiniz mi?
Türbanlı öğrencileri üniversitelere sokabilmek için her yolu denedi AKP. Yasa değişikliğini tek başına halledemedi belki, ama kendini bu uğurda feda edecek bazı adamlarına, “Türbanın okullarda serbest bırakılması yetmez, resmi dairelerde, tüm kamu alanlarında serbest olmalı,” cümlesini söyletti.
Bu durumda, muhalefet yine savunmasını hazırlamıştı: “Yahu adamlar tüm kamu alanlarında türbanı serbest bırakmaya niyetliydiler, okullarda serbest bırakmakla bunu önledik.”
Laiklik tartışmalarının en hararetli olduğu dönemde, şimdi başbakan yardımcısı olan, o sıralarda ise meclis başkanlığı görevini yürüten Arınç, “laikliğin yeniden tanımlanması gerektiğini” söylemedi mi?
Ne oldu o zaman? Anayasa’nın “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” maddelerinden birinin kapısı çalınmadı mı?
Laiklik tanımı değişmeli, salvosundan, “tartışılabilir” noktasına çekilmesi ise yine muhalefetin başarısı mı oldu şimdi?
En büyük gelirlerinden birini “sigara ve içki” satışlarından elde eden bir hükümetin “içki ve sigara yasağı” getirmesi size akıllıca geliyor mu?
Ama yine mızrağı gücünün yettiği en ileri noktaya fırlatan AKP, gündemi meşgul etmek yanında sigara ve içki satışlarında cumhuriyet tarihinin en yüksek noktalarına ulaşan bir Türkiye tablosu ortaya çıkarmadı mı?
Tarikatları, zaviyeleri, dergahları gündemden düşürmeye çalışan AKP hükümetinin “dernekler ve vakıflar yasalarında” yaptığı değişikliklerle her istediği derneği bir “odak” haline getirmesi sizce nasıl açıklanabilir?
Kapanıyor, işlevsiz hale getirilyor diye düşünülen tüm “din kaynaklı” odaklar, birer dernek haline getirilmedi mi?
Yasallaşmadı mı?
Bu ülkenin “ilerici”leri ve muhalefeti için Boğaz kıyısında şarap içmekle bu işin çözümlendiği izlenimi yaratılmadı mı?
İçki sorunu halledildi, yasaklar kalktı denirken, “zulalar” şişelerle doldurulmadı mı?
Her “sol eğilimli”, “ulusal birlik eğilimli” yazar, askerle ilgili bir yazı yazarken, “aslında beni herkes bilir, bilmem kaç yıldır yazı yazarım ve hep darbeye karşı olmuşumdur,” diye yazısına başlamak ihtiyacı duyuyor mu, duyuyor.
Ortada bir “darbe” tehlikesi yokken, “asker” dendiğinde “darbe” akla gelmesini bu hükümet nasıl yarattı dersiniz?
12 Eylül gibi alçakça bir darbenin rantını, bunun bedelini çekmiş bir yığın ilerici insanın yemesi beklenirken, bu kadar güzel böylesine kurnazca kullanılması mızrağın ne güçle ileriye fırlatıldığını bize anlatmıyor mu?
Televizyon programlarından bazılarındaki komiklikler gibi Türkiye’nin hali: Konuşmacılardan biri Türkiye’deki medyanın “pespayeliğinden” söz etme cüretini gösteriyor, ama hemen o anda yanı başında bulunan katılımcı gazetecilere dönüp, “sizi tenzih ederim,” şaklabanlığına giriyor.
Her iki laftan birinde Türkiye’nin bir “hukuk devleti” olduğunu söyleyen hükümet, en çok da hukuk üzerinde oynamıyor mu?
Dokunulmazlıkların kaldırılması gündeme geldiğinde ve AKP daha henüz yolun başındayken, “Türkiye’deki hukuk sistemine, yargıya güvenmediğini,” söyleyen bu hükümet değil miydi?
Mustafa Kemal’i anma törenlerinin “gereksizliğini” vurgulayan belediye başkanları, elindeki mızrakla dolaşan hükümet neferleri değil miydi?
“Misak-ı milli” sınırlarını “küreselleşen Avrupa’daki sınırların kaldırılması müfredatına bağlayanlar, şimdi “Kürt açılımı” diye başladıkları hareketin tüm etnik gruplara yaygınlaştırılması tuzağına Türkiye’nin “aydınlarını ve muhalefetini” sokmadılar mı?
Bir zamanlar ortaya attıkları “yerel yönetimlerin yetkisini” artırma girişimine şiddetle karşı çıkılmasıya geri adım atıyormuş görünen hükümet, şimdi bunu dillendirdiğinde “ehveni şer” olmuyor mu?
“Bunların amacı Türkiye’yi bölmek, hiç olmazsa yerel yönetimlerle bu işi kurtardık,” zaferinin arkasına sığınmıyor mu muhalefet?
YÖK’ü eleştiren, anti demokratik bulan binlerce öğretim üyesi ve öğrenciyi bir anda amansız “YÖK savunucusu” haline getiren bu hükümet, istediği değişikliği hafif hafif kaynatarak yerine getirmedi mi?
İlk söyleminde söylediğinde aldığı tepkilerle geri adım atıyormuş gibi yapıp, son aşamada herkesle birlikte ilk söylediği noktaya ulaştığını çaktırmadan yapmadı mı?
Yargının bağımsızlığını her fırsatta dilinden düşürmediği halde, yargıyı göbekten “memurlaştırmadı” mı?
Bu on kasım itibariyle söylemeden edemeyeceğim:
“Ziyaretçilerin fazlalaşması ve Atatürk’e olan saygının kitlelerce daha fazla gösterilmesinin kolaylaştırılması amacıyla, Anıtkabir’in şehir dışında bir yerlere taşınmasının uygun olacağını,” söylese bu hükümet, inanın önce ortalık ayağa kalkacaktır, ama torunlarımız Atatürk’ün mezarını Polatlı’dan birkaç kilometre geride bulacaktır.
İnanın bu böyle.
Akıllarına gelmemiştir,
Şimdilik...

A.Mümtaz İDİL
Odatv.com
10.11.2009 00:00

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.