1 Ekim 2009 Perşembe

BİZİM BU YAŞANANLARLA NE İLGİMİZ VAR?

Simon Bolivar, Latin Amerika’nın “kurtarıcısı” ünvanını hak etmiş bir devrimciydi. Büyük hayali, ülkesi Venezuella’nın da dahil olduğu Büyük Kolombiya’yı kurmaktı.
Yardımcısı General Sucre, “Vatanımızı yabancıların egemenliğinden kurtardık. Şimdi ise onu, kurtarıcıların elinden kurtarmamız gerekiyor,” diyordu.
Bu öyle bir cümleydi ki, yalnızca tüm Latin Amerika tarihini özetlemekle kalmıyor, gelecekte kurulacak yeni cumhuriyetleri de içine alıyordu.
İki ucu keskin bir sözdü.
Her kesimin arkasına sığınabileceği, doğruluğu tartışmasız olan sözlerden biriydi.
Türkiye için cümleyi uygulamaya kalkarsak eğer, “ikinci cumhuriyetçi” takımı bu içeriği rahatlıkla kullanmakta. Onlara göre özetle, “Türkiye bir kurtuluş savaşı vermiş ve ardından da cumhuriyeti kurmuştur. Ancak bu cumhuriyetin merkeziyetçi ve devletçi tutumu, ülkenin gelişmesinin önünü kesmektedir. Bu nedenle de vatanı yabancıların egemenliğinden kurtaranlara karşı onlardan vatanı yeniden kurtarmaya soyunmak gereklidir.”
Evet, ikinci cumhuriyetçi ve AB kriterlerinin “işine gelen” uygulamalarına tam destek veren “liberal” kesim bunu rahatlıkla kullanmaktadır.
Madalyonun öteki tarafına bakıldığında ise, ülkenin asıl sahibi olan emekçiler, bu vatanı kurtarmak için top yekün savaşa girdikleri halde, sonunda elindeki ve avucundakileri yeniden burjuvaziye kaptırmışlardır. Bu durumda yeni bir kurtuluş savaşı gerekmektedir. Ulusalcılığı savunanlar da generalin sözlerine sırtını dayamaktadır.
İki cepheden bakıldığında da Latin Amerika’lı generalin sözleri yerine oturuyor.
Ortada, iki bakış açısının da savunabileceği bir “doğruluk” söz konusu.
Zaten, siyasetle ve ülkenin gidişiyle salt ertesi günü kurtarma açısından ilgilenen büyük kesimin kafasını da karıştıran bu. Bir tarafı dinleyip hak verirken, öteki tarafı dinlediğinde daha çok hak verebiliyor.
İşte burada medya gücü kendini gösteriyor. Hangi görüş daha çok savunulursa, o görüşe yöneliş daha çok artıyor.
Latin Amerika için General Sucre’nin sözleri geçerli oldu. Çünkü ne zaman ülkeden yabancılar kovulsa, yine yabancıların “atadığı” diktatörler iş başına geldi.
Bu yüzdendir ki Latin Amerika hala bir kurtuluş savaşı içindedir.
Çünkü Orta ve Güney Amerika halkı ekonomik sıkıntıdan hiç kurtulamadı. Çünkü halk yoksulluk ve günü kurtarma çabası yüzünden kendi asıl sorunuyla hiç ilgilenemedi. Çünkü zengin toprakların kendisine ait uçsuz bucaksız verimlilik bahşettiğini asla anlayamadı.
Önce Hıristiyanlık ablukaya aldı bölgeyi ve buna sınırsız destek veren diktatörler iktidara getirildi. Venezuella’da elli yıla yakın iktidarda kalan Antonio Lopez buna en güzel örnek oluşturdu.
Orta ve Güney Amerika halkı “ateşli” İspanyol kanı taşıdıklarını her fırsatta gösterdi. Ülkelerde bağımsızlık savaşları için sayısız harekat gerçekleştirildi, ama hepsi daha doğmadan bastırıldı ve yok edildi.
Öyle ki, ilerici düşünce taşıdığı düşünülen herkesin evi arandı, Voltaire veya Rousseau’nun kitapları bile “sakıncalı” bulunarak toplatıldı.
Kuzey Amerika’nın bağımsızlık savaşını anlatan “resimli romanlar”ın okunması yaygınlaştırıldı.
Her zaman güven odağı olarak öne sürülen askerler, asla işe toplumsal barışı getirmek üzere hareket etmediler. Her “askeri darbe” bir diktatör yarattı. Askerler, hiçbir zaman kendi istekleriyle darbe yapmaya kalkışmadılar. Yapmaları gerektiği söylendi ve yaptılar. Karşı çıkanlar ise yok edildi.
Ülkeyi daha da geriye götürdü. Kiliseler doldu taştı ve insanlar tek kurtarıcı olarak gördükleri “siyasi liderlerden” kopup, Tanrı’ya yöneldiler.
Tam bu sıralarda da ABD’nin “ilhak” harekatı başladı. Nobel Edebiyat Ödül’lü yazar Miguel Asturias’ın “Yeşil Papa” kitabında anlattığı gibi, Orta Amerika ülkelerinde müthiş bir kargaşa yaratıldı. Ülkesini “kurtarıcılardan” kurtarmaya çalışan geniş halk kesimlerini baskı altına aldı. Güney Amerika, tarihinde hiç görmediği bir “işkence ve baskı” dönemine girdi.
Ardından, dayanılmaz bir yoksulluk.
Bu,  tehlike çanlarının da çalması demekti.
Bazı ödünler verilmeliydi. Yeni “diktatörlerin” daha yumuşak yüzlü olması gerekiyordu.
Denendi, ama olmadı. Diktatörlük, yapısı gereği yumuşak yüzlülüğü kaldırmıyordu.
Peronlar gitti.
Pinoche gibileri geldi.
Orta ve Güney Amerika bu yüzden hala Simon Bolivar’ın “kurtarıcılığını” arıyor ve sırf ABD’ye kafa tuttuğu için belki Chavez’i hak etmediği kadar da destekliyor.
Dünyanın tüm yoksul ülkeleri, hala kendilerini kurtaracak bir Simon Bolivar arayışında çırpınıp duruyor.
Oysa kendilerinin kurtarıcı olduğunu fark eden ülke halkları başlarını dik tutuyorlar.
Kurtuluşun bir kişide değil, kendilerinde olduğunu biliyorlar.
“Godot”yu beklemeye gerek yok, çünkü “Godot” hiç gelmeyecek.
Zaten hiçbir zaman hiçbir yere de gelmedi.

A. Mümtaz İDİL
Odatv.com
01.10.2009 12:00

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.