7 Kasım 2009 Cumartesi

BUNLARIN ÇORUM'DA OLDUĞUNA KİMSE İNANMAZ

Tufan Türenç, dünkü Hürriyet gazetesindeki yazısını “sanatçılar duyarlılığı”nın bir başka boyutuna ayırmış.
Önemli bir yazı. Çünkü yazının bir yerinde şöyle diyor Türenç: “Ben sanatçıların, laik demokratik cumhuriyetin ve kazanımlarının,  Atatürk  aydınlanmasının savunucusu olması gerektiğine inanıyorum.
 Çünkü Atatürk’e en çok onların borçlu olduğunu biliyorum.”
Konu, Gürer Aykal şefliğinde Borusan Filarmoni Orkestrası’nın geçen haftaki konserinde cep telefonunun çalmasıyla ve buna Gürer Aykal’ın verdiği tepkiyle başlıyor, ama “duyarlılığın” boyutları kısa köşe yazısında bu ölçünün çok daha üzerine çıkıyor.
Gürer Aykal’ın başına Çorum’da da benzer bir olay gelmişti. Borusan oda orkestrası ile henüz çalmaya başlamıştı ki, bir kamereman kaz adımlarıyla protokol sırasının önünden geçip, çekimini yapmaya kalkışmıştı.
O zaman Gürer Aykal konseri kesmedi. Asker adımlarla yürüyen kamereman sol tarafına geçince, ona doğru dönüp sağ eliyle orkestrayı idare ederken, sol eliyle de “ne oluyor?” anlamında bir işaret yapmıştı.
Tabii kamereman sessizce dışarı alınmıştı.
Çorum izleyicisi muhteşemdir. Beş yıla yakın süre içinde bir kez, yine Gürer Aykal yönetimindeki Borusan konserinde cep telefonu çalmış, ancak Gürer Aykal konseri kesmemişti. Çorum Haber gazetesinden Tugay Afat dayanamayıp fırlamış ve “Kendini bu kadar önemsiyorsan burada işin ne kardeşim!” diye bağırmıştı.
Gürer Aykal, son Çorum konserinde izleyicilere Vivaldi’nin “Dört Mevsim” eserini açıklayarak icra etmişti. Rüzgar sesinin nasıl çıktığını, kış mevsiminin gelişini, kuşların cıvıltısını hangi enstrümanın çıkarttığını, bahar coşkusunda hangi enstrümanların devreye girdiğini vb...
Sonra da, izleyicilerin “nerede alkışlayıp, hangi arada susmaları gerektiğini” açıklamıştı. Eseri icra ederken de, alkış beklenen yerde çubuğu ile işaret verip, “işte burada alkışlayacaksınız”, mesajı vermişti.
Konser sonunda da, “Bu yazılı bir kural değil. Arada da alkışlarsanız neden alkışlıyorsunuz demez, memnun bile oluruz,” diye oradakilerin gönlünü almıştı.
Buraya kadarı Tufan Türenç’in yazısına eklemlenen bir anı...
Ama Anadolu’yu gezen “sorumlu ve duyarlı” sanatçılar bilir ki, en dingin ve saygı duyulan konserlerini buralarda vermişlerdir.
Yine Ahmet Kanneci’nin Rodriguez’in gitar konçertosunu seslendirdiği bir Çorum konserinde, konser öncesinde kayıt yapıldığı belirtildiğinden, konserde hiç kimse Kanneci’yi alkışlamamıştı. Hatta konser bittiğinde bile...
Bu yüzden de zavallı Ahmet, “bis” parçası denilen “istek” bölümüne bile çıkamamış, seyirciyi ikinci kez selamlayamamış, çiçeğini alıp ön sıralardaki bayan kemancılardan birine verememişti...
Bu tür sorunların çoğu, artık konsere doymuş büyük kentlerde, özellikle de İstanbul’da olabiliyor. Gerçekten “kendini önemseyen” bazı kişiler, telefonlarını kapatmayı ya unutuyor ya da göze alamıyor.
Zaten konsere de “görünmek” için geliyor böyleleri.
Hani “müzikten anlıyor” desinler diye...
Değilse cep telefonunun işi ne konserde?..
Ama Tufan Türenç’in yazısında asıl değinmek istediği nokta sanatçıların toplumun öncüleri olduğu vurgusu.
Atatürk’e en çok borçlu olanların o olduğunu söylerken, bu borcun en fazla farkında olan kesimin bu “sanatçılar” olduğunu belirtiyor kuşkusuz.
Fazıl Say’ın, Gürer Aykal’ın, Suna Kan, Ayşegül Sarıca, Hande Dalkılıç, Ayla Erduran, Bedri Baykam, Dinçer Sümer, Rengim Gökmen, Lemi Bilgin, Rüştü Asyalı... Ne bileyim, daha yüzlerce Cumhuriyet sanatçısının “reyting” canavarı ile ne ilgileri olabilir ki?
İzleyicinin bir sayı fazlalaşması bile onlar için mutluluk.
Sergilerin “kokteylsiz” dolaşılması, tiyatro salonlarının tüm “çağdışılık” suçlamalarına karşın tıklım tıklım dolması onların reytingi bu.
Araya da reklam alamadıklarına göre...
Şuna herkesin inanması gerek: Tufan Türenç’in de yer darlığı nedeniyle olsa gerek adını sayamadığı yüzlerce sanatçı Anadolu’ya  yayılıp da sanatlarını icra ederken herhangi bir “süper ağırlanma veya ücret” talep etmiyorlar.
Güncelliği en üst sıralarda dolaşan “popülüst” sanatçıları bu yörelere ya bir “ağanın” elini öperek getirebilirsiniz ya da “fahiş” fiyatla bilet satarak.
En sıradanı kapıyı 20 bin dolardan açıyor çünkü...
Beş yıldızlı otel şartı (sanki her yerde olmak zorundaymış gibi), odada ithal viski veya benzeri birkaç içki, altına mutlaka şoförlü araba (ekipse tercihan Volkswagen veya Mercedes minübüs), kuş sütü eksik olmayan sofralar...
Borusan boğaz tokluğuna gelmişti Çorum’a
Gürer Aykal kendi arabasıyla.
Ayla Erduran, Ayşegül Sarıca, rahmetli Ömer Umar Vali Atıl Üzelgün’ün makam otosuyla.
Erden Bilgen, Gülören-Doğan Cangal çifti kendi olanaklarıyla.
Michel Margan, eşi ve Suna Kan belediyenin binek otosuyla.
Böyle doluşmuşlardı Çorum’a.
Bir daha asla bir araya gelemeyecek bir ekip olarak boy göstermişlerdi Çorum Devlet Tiyatrosu Sahnesi’nde.
Mavi Ocak tesislerinde kocaman bir resimleri var, isteyen görür.
Medya çok sonra haberdar oldu bu gelişlerden.
O sırada çok önemli konserler vardı çünkü İstanbul’da...
Biletler kapış kapıştı.
Ne yapsındı geleceğin “sanat kurucusu” kültür muhabirleri...
Parasız doktor muayenesinin bile işe yaramadığı, para vermeden muyane olamayacağına inanan bir kuşağın, para vermeden konser dinlemesi de abesle iştigal değil mi?
Her şeyin bir “bedeli” olduğundan, “herkesin bir bedeli” aşamasına nasıl geldik?
Tufan Türenç’e teşekkür etmek gerek.

A.Mümtaz İDİL
Odatv.com
07.11.2009 12:00

BÖYLE SANATÇI DUYARLILIĞI OLMAZ OLSUN

Amerikalı şarkıcı Joan Baez, yıllar önce Ankara hipodrom alanında (şimdi artık hipodrom falan değil, 12 Eylül’ün diktiği tuhaf bir bina ile terkedilmiş izlenimi veren sağlıksız bir mekan) verdiği konserde, Güney Afrikalı devrimci Steve Biko’ya adanmış şarkısını söylerken, tam da o sıralarda Emniyet Genel Müdürlüğü, şimdi Ankara Emniyet Müdürlüğü olan binaya doğru dönüp duruyordu. Sanki o binadan kaç tane Biko geçtiğini bilir gibiydi.
Biko’yu çoğu insan “Cry Freedom” filmiyle tanıdı. Afrika’nın bu romantik devrimcisi, karakolda işkence altında öldüğünde, tüm dünyada simge oluyordu. En önemli özelliği, hırçın ve acımasız değil, tersine romantik bir devrimci olmasıydı.
Protest müziğin Bob Dylan ile birlikte en büyüklerinden biri olan Joan Baez ise Biko’yu seslendirirken şarkıya devrimcinin tüm romantizmini yayıyordu sanki.
Biko hep akıllarda kalıyordu böylelikle.
Müziğin evrensel “devrimciliği”nin bir parçası olarak Ankara semalarında asılı kalıyordu.
Joan Baez ile birlikte de çalışmış olan ve ondan bir adım daha önde bir devrimci tavır gösteren Mercedes Sosa, 4 Ekim 2009’da böbrek yetmezliğinden öldü.
Sosa, benzersiz sesiyle yalnızca ülkesi Arjantin’de değil, tüm dünyada büyük isim yapmış bir şarkıcıydı.
Kendi deyişiyle bu ününü yalnızca şarkı söylediği için değil, düşündüğü için de kazandı. Düşünmeyi önemsediği için. İnsanları ve adaletsizlikleri düşündüğü için.
Sosa, bu şekilde düşündüğü için de kaderine razı olduğunu belirtmişti.
Dünyada en çok bilinen şarkısı, “Teşekkürler Hayat (Gracia de la vida)” durgun satranç tahtası üzerindeki müthiş potansiyel gibi, insanın tüylerini diken diken eden bir parça olarak kayıtlara geçti.
Öyle ki, yalnızca Arjantin’de değil, tüm dünyada başta ezilen kadınlar olmak üzere, tutsaklar, yoksullar, devrimciler, isyancılar tarafından eylemlerde slogan olarak söylendi.
Tıpkı Afrika kökenli ezilen kara derililerin ünlü şarkısı “We Shall Over Come” gibi.
Joan Baez, Paul Robson, Victor Hara gibi sosyal içerikli şarkılarıyla bir anda tüm dünyanın gözdesi oldu. Bunda, kusursuz sesinin de çok büyük etkisi vardı tabii ki.
Şarkılar, şiirden beslendiğinde ve “populist” yaklaşım gözetmediğinde, dünyanın en etkili iletişim aracı olma özelliğine her zaman sahipti.
Bu etkinin bir de görsellikle süslenmesi, etkiyi birkaç katına kadar çıkarıyordu.
Şimdinin “klip” çabalarının özünde bu yatıyor.
Şarkıcı, içeriği kötü bir şiiri, ezgisi berbat bir “müzik” eşliğinde ve vurmalı sazlara ağırlık verip müziğe ritim kazandırarak kitleleri etkilemeye başladığında, bu “piyasaya” yönelik bir şarkı oluyordu.
Bir de görselliğe “erotizm” eklendiğinde, etki birkaç katına çıkabiliyordu.
Burada garip gibi görünen ama asla garip olmayan bir çelişki barınıyor:
Her iki durumda da, yani iyi bir şiir-çok sesli bir ezgi ve görsellik ile, sıradan sözler, tek sesli ve monoton bir ritim ve görsellik, aynı şekilde kitleler üzerinde etki yapabiliyor.
Buna Hegel şöyle yanıt veriyor:
“İlkel kulak eşlikli müzikten, katılabileceği müzikten hoşlanır.”
İlkel kulağı Hegel, asla bir hakaret anlamında kullanmıyor. Onun için eğitimsiz veya kalite karşılaştırması yapabileceği müzikler içinde bulunmamış kişilerin kulakları “ilkel” kulak tanımına giriyor.
İlkel komünal toplumların tamtam sesleriyle tüm sanatlarını icra etmeleri de buradan kaynaklanıyor.
Bir kez dinledikten sonra ıslıkla çalınabilen veya mırıldanması kolay olan müzikler, doğal olarak akılda kalıyor ve benimseniyor.
Oysa müzik bundan sonra başlayan bir etki yaratıyor. Hoş vakit geçirmek, kendinden geçmek veya yemek yerken sevgilinin gözlerine bakmak gibi bir amacın daha ötesinde amaçlar taşıyor.
Toplumsal bilincin harekete geçmesinde en büyük etken müzik olmasa, ne mehter marşları doğardı ne de askeri marşlar.
Savaşlarda müziğin büyük etkisinin olması ve insanları saldırı motivasyonuna getirmesi de bundan.
Öte yandan, işin çirkin tarafı savaşta müziğin kullanılması oldu.
Nazilerin Yahudileri fırınlara gönderirken klasik müzik çalmaları müzik tarihi için utanç olmadı elbette, çünkü müzik tarihi bununla anılmadı hiçbir zaman.
Tarih boyunca sanatçı duyarlılığı bu iki müzik türünden birini seçerek kendini gösterdi. Toplumsal olayları hicveden, yoksullara cesaret veren ve kitleleri harekete geçiren törensel müzikler hep mevcut iktidarlar için “tehlike” oluşturdu ve yok edilmeye çalışıldı.
Ancak uğraşılan şey öylesine soyut ve yakalanamaz bir “düşmandı” ki, asla engellenemedi.
Bu yüzden de müziği yok etme çabası yerine egemen iktidarlar müzik dinleme beğenisinin kanallarını değiştirme yoluna gittiler.
Her şeye boş vermeyi ön plana aldılar, bu dünyanın anlamsızlığını vurgulayan sözleri baş tacı ettiler, altın plaklarla ödüllendirdiler, sanatçıları “kral ve kraliçe” ilan ederek, tüketimi hızlandırdılar.
Sonuçta, müzik bir alışkanlıktı ve bu alışkanlığın iyi kullanılması halinde, protest veya devrimci içerikli müzikler piyasadan çabucak silinecekti.
Eskiler ise bir nostalji olarak kalacaktı.
Çok az sanatçı işin bu tarafındaki tehlikeye göğüs gerebildi.
Para, şöhret ve kısa yoldan “sınıf atlama” gözlerini kamaştırdı ve müziğin en “pespaye” türlerine imzalar atıldı.
Kontratlar yapıldı. Kaderciliğin yol gösterdiği, kendi yapamadığı işleri başkasına havale etmenin baş tacı edildiği ve belki de en karanlık olanı, “aşk” temasının bir feryada dönüştüğü müzikler pazarlandı.
Oysa müzik bir çaba işiydi, ama bu hep saklandı.
Müzik dinlemenin ciddi bir iş olduğu göz ardı edildi. Müzik dinlemek hep bir eğlence olarak algılandı.
Yalnızca müzik konusundaki sanatçı duyarlılığı da böyle insanların eline kaldı.
Yazılı sanatlardaki sanatçı duyarlılığı ise bir başka sefere...
Mercedes Sosa’yı bir kez daha anmış olalım, yeter.
A. Mümtaz İDİL
Odatv.com
07.11.2009 12:00


3 Kasım 2009 Salı

BU BELEDİYELER SİNEMA FESTİVALİNİ NEDEN KABUL ETMEDİ

Ankara Film Festivali’ni Mahmut Tali Öngören kurmuştu.
Bu düşüncesini, Sümer Sokak’taki Bilim ve Sanat dergisine getirip de İlhan Alkan’a açtığında, bir de ben vardım.
Bu yüzden de uzun süre “kurucu üye” sıfatını taşıdım.
Sonra da unutuldum.
Ahmet Boyacıoğlu tıp doktorudur ve Zonguldak’tan çocukluk arkadaşım.
O ve şimdi artık Uçan Süpürge’nin yönetiminde olan Sevna, bir yönetim kurulu sonrası Ankara Film Festivali’nden ayrılıp, Avrupa Filmleri Festivali’ni oluşturdular.
Yıllardır da bunu başarıyla yürütüyorlar.
Ankara Film Festivali amacından ve şöhretinden çok şey kaybederken, Avrupa Filmleri Festivali, biraz da Amerikan sinemasına alternatif olduğu için, daha büyük adımlarla çok daha büyük başarılara imza attı.
Sinemayı, insanların ayağına götürmesi daha “cazip” geldi.
Avrupa filmlerini tercih etmeleri de hoş karşılandı.  
Bu yıl iş biraz değişti. Son üç yıldır gösterime Kars’tan başlayan festival, 2009 Yerel Seçimi ile birlikte değişen yönetim yüzünden 4 Aralık’ta Ankara’dan başlamak zorunda kaldı. Kars, tüm taleplere rağmen AKP yönetiminin yeni kalelerinden biri olduğunu gösterdi ve bırakın sinema festivaline başlangıç gücünü vermeyi, daha sanatsal(!) bir etkinliğe kalkışıp kentteki heykelleri kaldırmaya başladı.
Festivalin baba ocağı sayılan Kars’tan, kentin tüm güzelliğine, halkın sinema sevgisine rağmen Festival Yönetimi yeni gözde il olarak Artvin’e karar verdi.
Artvin Belediyesi, gezici festivali daha önce de ağırlamış ve üç gün kentin güzelliklerini sinemaseverlerle ve konuk sanatçılarla paylaşmıştı.
Üstelik bu kez festivalin uluslararası bölümüne de ev sahipliği yapmayı üstlendi.

Bütün bunlar festival yönetiminin yoğun çalışmasıyla ve Urfa, Edirne, Antakya, Çanakkale gibi belediyelerin reddinden sonra, bir mucize gibi “imdada” yetişti.
Herkes ve özellikle de “sosyal demokrat” da olsa belediyeler, sivil toplum kuruluşları böyle etkinliklere yardım etmekten uzak duruyorlar.
Gerekçe olarak da “daha önemli işleri, Türkiye’nin bulunduğu tehlikeli dönemeci vb,” gösteriyorlar.
“Açlık, işsizlik” edebiyatının arkasına sığınılıyor.
Sonuçta; tiyatrodan, sinemadan genel olarak kültürden hiç “haz etmeyen” yandaş belediyeler “yan çizerken”, umut olduğu sanılan belediyeler de “yan çiziyor”.
Bırakınız gerekçeleri, sonuçta ikisi de yan çiziyor mu, çiziyor.
Merkez buna yine benzer gerekçelerle kayıtsız mı, kayıtsız.
Gezici festivalin ya da diğer adıyla Avrupa Filmleri Festivali’nin yaşaması desteğe bağlı...
“İşsizlik, açlık, asgari ücret...”
İyi de bunlar gökten zembille inmedi bu ülkenin başına.
Kültür denilen şeyi “aman sendecilik” yapan “demokrat” yönetimler baş sorumlusudur.
Faşistler neden adam öldürüyor, işkence yapıyor diye soramazsınız, doğası gereğidir.
Dinciler neden din devleti kurmak istiyor neden her yeri tapınma yerleriyle dolduruyor, neden dinsel kurslar açıyor diye de soramazsınız, doğası gereğidir.
Sosyal demokrat dediğimiz “güruhun” da kültüre ağırlık vermesi gerekmez mi? Değilse, o zaman da doğası gereği değildir.
Değilse, sosyal demokrat falan da değildir.
Gezici festival bu yıl da yollara düşecek.
Bazı şeyler değişiyor tabii...
İzleyiciye sinemayı götürmenin cazibesi de kalmadı.
Başka cazibeler gerekiyor.
Bir ara sanatçıları götürmek çok büyük sükse yapmıştı.
Yönetimin işi zor.
Ama yine de yollardalar.
Başarılar dilemek ve belki de arada bir bu sayfalarda haberlerini yapmak bir “nebze” onlara destek olur.

A.Mümtaz İDİL
Odatv.com
03.11.2009 12:00

Not:

Bir iki basit açıklama:

Said-i Nursi ve Rasputin için “zeka”dan söz etmiş olmam, zekanın tarifiyle ilgili bir konudur. İyi piyano çalmak da zekadır bence. Asıl vurgulamak istediğim ise, bir insanı yok saymak ona en büyük desteği vermektir.
Rasputin ile ilgili bana bazı notlar gönderen (ve kızan) yorumculara yanıtım, Rasputin ile ilgili tek kitabın bana ait olduğunu hatırlatmaktır.
Tıpkı bir yorumcunun bana Puşkin’in Çar tarafından öldürülmeyip, bir basit kıskançlık düellosunda öldüğünü hatırlatması gibi. Oysa, düello D’Anthes denilen bir “düello” uzmanıyla yapılmıştır ve Puşkin’in hiç şansı yoktur. Bir kurmaca düellodur o. Puşkin’in yakın dostu Lermontov (ki o daha da genç öldü), “Smert Paet (Şair Öldü)” şiirinde bu komployu anlatır.
Zaten Puşkin de DTCF Rus Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirme tezimdir.
Memuriyet anıları, her gün “ihbar mektubu, ıslak imza, liboşlar vb,” gibi haberlerden biraz uzaklaşmak içindir.

M.İ.

31 Ekim 2009 Cumartesi

BAKANIN DANIŞMANI UÇAKLA İSTANBUL’A NASIL GİDEMEDİ

1993 yılında, Kültür Bakanlığı Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü’nde genel müdürlüğe vekaleten baktığım sıralarda memuriyetin de ne olduğunu daha iyi öğreniyordum.
Memuriyet benim için TCDD’de başlamıştı ama oradaki memuriyetim tam anlamıyla bir memuriyetti. Asıl memurluğun, sorumluluk aldıktan sonra başladığını anladığımda ise çok geç kaldığımı da anladım.
Kültür Bakanlığı, Bakan Fikri Sağlar zamanında fazla danışman kullandığı için eleştirilen bir bakanlık olmuştu.
Bunda Fikri Sağlar’ın bir suçu yoktu aslında. İş sinema olunca ve sanatçılar da işin içine girince, hiç memuriyet yapmamış bazı sanatçıları Sağlar, zorunlu olarak danışman kadrosuyla çalıştırıyordu.
İbrahim Karamehmet de bunlardan biriydi.
O sıralarda bakan danışmanlarını genel müdürden bile yetkili görürdüm.
Hoş, o türlü görev alan bakan danışmanları da vardı tabii ki.
İbrahim Karamehmet onlardan biri değildi.
O daha çok sinema oyuncusu ve kısmen de sinema yazarı olarak daha tanınıyordu. Danışmanlığı da bakana değil de ilgili Müsteşar Yardımcısı Gülşen Karakadıoğlu’na yakınlığı ile sınırlıydı.
Karamehmet İstanbul’da yaşıyor ama sık sık da Ankara’ya, bazı konularda bize yardımcı olmaya geliyordu.
Yine böyle gelişlerinden birinde, akşama döneceğini söyledi.
Ben de bakan danışmanı olduğu için onu bizim göndermemiz gerektiğini düşünüp, “biletini biz aldıralım,” dedim.
Nazik bir adam olduğu için teşekkür etti, ama biraz da inanmaz gibiydi. “Ben alırım, ama eğer mümkünse trenden bir yer ayırtalım. Yer bulunmuyor,” dedi.
İbrahim çıktıktan sonra, bizim İdari İşler Daire Başkanı Yunus Ermiş’i çağırdım. Yunus beye, “Bakan danışmanlarından İbrahim Karamehmet akşam İstanbul’a dönüyor. Onu uçakla gönderelim,” dedim.
Yunus Ermiş bir süre hiçbir şey söylemeden camdan dışarı baktı. Ardından, “Peki efendim,” dedi ve çıktı.
On beş dakika sonra geldi.
“İbrahim Karamehmet’i uçakla gönderemiyoruz efendim,” dedi.
“Niye?”
“Kendisi bakan danışmanı ama bizde kadro 4. Derece kadrodan veznedar ünvanıyla görev yapıyor.”
“Yani?”
“Yani uçakla göndermemiz için 1. Derecede olması gerek.”
Söyleyecek bir şeyim yoktu. “Peki, dedim, o zaman yataklı trenden bir yer alın.”
Yunus Ermiş yine bir iki dakika camdan dışarı baktı, yine “Peki efendim,” dedi ve çıktı.
Yine 15 dakika sonra geldi.
“İbrahim beyi yataklı ile de gönderemiyoruz Mümtaz bey,” dedi.
“Yine aynı mesele mi,” dedim.
“Evet. Yataklıyla ancak 1.Derece devlet memurlarını gönderebiliyoruz. Oysa İbrahim b...”
“Tamam, dedim, biliyorum. İbrahim Bey veznedar kadrosunda ve derecesi 4.”
Başını salladı.
“O zaman, dedim, İbrahim Beyi akşam saat dokuzda kalkan Anadolu Ekspresi ile gönderelim. Pulman bir yer alın.”
Yunus bey aynı sabırla camdan dışarı bakışını tekrarlayıp, yine aynı saygı sözleriyle çıktı.
Artık o gelmeden ben saatime bakmaya başladım.
Tam 15 dakika sonra yine geldi.
Hiç konuşmasına izin vermeden araya girdim:
“İbrahim beyi Anadolu Ekspresi ile de gönderemiyoruz. Çünkü derecesi tutmuyor...”
“Evet efendim,” dedi Yunus bey.
“İyi de Yunus bey, bu adamcağızı nasıl göndereceğiz?”
Sonunda Yunus beyin dili çözüldü:
“Mümtaz bey, neden ille de siz göndermek istiyorsunuz. Kendi gitsin.”
Vay, dedim içimden, bakan danışmanı için söylediğine bak.
“Olmaz Yunus bey, bizim için çalışmaya Ankara’ya gelmiş bir konuğu haydi kendi paranla git diye gönderemeyiz ki...”
Yunus bey sıkıntılı sıkıntılı, “Mümtaz bey, “ diye söze başladı. “İbrahim beyi İstanbul’a ancak ikinci mevkii vagonla gönderebiliyoruz. Bir tek ona izin var.”
“İkinci mevkii mi,” diye şaşkınlıkla sordum.
“Evet. Ancak ikinci mevkii... Otobüsle bile gönderemiyoruz.”
Sabrım kalmamıştı artık.
“Bakın Yunus bey,” diye sinirli bir şekilde söze girdim. “Ben tam sekiz yıl TCDD’de çalıştım. 1975’te girdim, 1983’te ayrıldım. Şimdi yıl 1993. Benim orada çalıştığım dönemde bile ikinci mevkii vagonlar kaldırılmıştı.”
Sustum. Burnumdan soluyordum artık:
“Ama TCDD Genel Müdürü Birkan Erdal arkadaşım. Ona rica edersem belki Anadolu Ekspresinin arkasına bir ikinci mevkii vagon ekler. Biz de İbrahim beyi onunla göndeririz.”
“Yapabilir misiniz efendim,” diye bir yanıt geldi Yunus beyden.
Kafa bulma sırası ona gelmişti belli ki...
Daha fazla dayanamadık ikimiz de, kahkahayı koyuverdik. Sonra da mevzuattan şikayet ettik uzun uzun.
İbrahim Karamehmet’i ise akşam, Sinema ve Müzik Eserleri Fon’undan otobüsle gönderdik. Onu da her şeyin altından ustalıkla kalkan Fon’dan sorumlu şube müdürü Turgut Erdoğan becerdi.

A. Mümtaz İdil
Odatv.com
31.10.2009 12:00

25 Ekim 2009 Pazar

ODATV OKURLARINA VE YORUMCULARINA MEKTUP

Otuz yıldan fazladır şu veya bu biçimde yazı ve kültür hayatının içindeyim.
Bunlara ek olarak da, kaçınılmaz bir şekilde siyasetle de ilgilendim.
Ama gelişen son olaylar karşısında, kendimi aptal hissediyorum.
Benim anlamadığım şeyler oluyor da aklım yetmediği için mi böyleyim, yoksa her şey ortada da ben mi anlayamıyorum?
Bu ülkede örgüt üyesi olmak suç mu? Öyleyse PKK’lılar niye bırakıldı? Değilse, Silivri’dekiler niye içeride?
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Habur-Diyarbakır arasında yaşananları “tasvip etmediğini” söyledi.
Şiddetle kınaması gereken kim, diye aklıma takıldı.
Başkomutan’ın tasvip etmediği olaylar karşısında, emrindeki ordu ne yapsın diye abuk bir düşünce geçti aklımdan, utandım. Bilmediğim şeyler oluyor herhalde, diye düşündüm.
Bayrak da değişecek diye yazmaya çabalarken, gözümün önünde yer değiştiriyor da ben mi anlamıyorum?
Yoksa ben sekiz saatlik uykudayken başka bir cumhuriyete mi geçtim? 2. Cumhuriyet  dedikleri bu mu yoksa?
Her gelen PKK’lı İmralı’dan aldığı emir üzerine geldiğini söylüyor. İmralı “kurtarılmış bir Ceneviz dükalığı” mı, yoksa ben mi abartıyorum?
Tamil Kaplanları da Sri Lanka’da böyle mi karşılandı? Ben mi yanılıyorum?
Avrupa, Kürt milliyetçiliğine bütünüyle arka çıkarken neden IRA, Polisario, Katalan, Korsika gibi etnik hareketlere aynı “şevkat”i göstermiyor, bilemiyorum.
Bütün bu gerçekleşenler “barış” gelişmeleri mi, kalkışma mı? Yine kıt aklım basmıyor.
Emine Ayna neden birden “süt dökmüş kedi” edasıyla zaferi Türkiye’ye maletti, bir yere konduramıyorum. Zaferden falan söz ediliyor, kimin zafer kazandığını söylüyorlar ama ben anlayamıyorum.
Şehitlere, o dağlarda ölenlere değinmiyorum bile.
Askerliğimi yaptığım sınır karakolunda neden iki yıl boyunca elektriksiz, korku içinde oturduğumu düşünüyorum.
Günahsız bir eşeği, sırf sırtında iki torba çay vardı diye öldürdüğüme yanıyorum.
Kültürlerini daha iyi anlayabilmek için Kürtçe öğrenmeme şaşıyorum.
Hayran olduğum Faraç Guru’nun aslında bir korkak olduğunu anlamadığıma hayıflanıyorum.
Tilki Selim’i hiç görmediğim halde, yüzünü çizmeye çalıştığım için utanıyorum.
Yoksulluksa, diyorum, ben de yaşadım o yoksulluğu.
Yine de anlayamıyorum.
Zafer kime karşı kazanıldı bilemiyorum.
Gençliğimde “Türküm” diyenleri faşistlikle suçlayanların şimdi “Kürdüm” diyeni ayakta alkışlamasına anlam veremiyorum.
Ve giden gençliğimin arkasından bile bakamıyorum.
Ne için kavga verdiğimi, neyi isteyip istemediğimi karıştırıyorum.
Kötü bir rüya görüyorum, ama uyanamıyorum.
Barış söylemleriyle “kazık” yediğimi görüyorum, ama yine aptallığıma veriyorum.
Aklım almıyor, sınırlı aklım olanları kavrayamıyor.
Boşuna okuduğumu, boşuna yazı yazmaya çalıştığımı ve daha da korkunç olanı, boşuna yaşadığımı düşünüyorum.
Türkiye hukuk devletidir, diyenlere inanıyorum.
Habur kapısına seyyar mahkeme niye kuruldu anlayamıyorum.
Türkiye demokrasi ile yönetilen bir ülkedir diye orta okuldan beri okuyor ve dinliyorum.
Demokrasi kelimesinin ne anlama geldiğini bilmiyorum.
Bilmiyorum sayın odatv okurları, yorumcuları.
Anlayamıyorum...
Yorumlarınızla, yazılarınızla, telefonlarınızla, elektronik iletilerinizle...
Beni biraz aydınlatır mısınız?
Çok mu aptalım?
Çok mu yalnız?..
Neden karşımda bir “kimlik” bas bas bağırıyor da...
Ben kim olduğumu söyleyemiyorum?
Neden?
A.Mümtaz İDİL
Odatv.com
25.10.2009 12:00