11 Mayıs 2012 Cuma

MÜMTAZ İDİL: YUH ÇEKEN OLMAZDI, OLMADI DA

Şefik Kahramankaptan, benim tanıdığımdan çok önceleri Gürer Aykal'ı tanıyor olmalı. Neden "Acaba 'yuh' çeken çıkacak mıydı?" diye bir yazı yazdığını merak ettim. Söz konusu konseri ben de izledim. Doğan Sinangil'in dünya prömiyeri olarak çalınan eseri aradan önceki ikinci parçaydı.
Ben müzik eğitimi almadım. Eseri ancak "beğeni" düzeyinde eleştirebilirim. Sanırım Şefik Kahramankaptan da benim gibi, yani müzik eğitimi yok. SBF-Basın Yayın Yüksekokulu'ndan mezun. Bizler beğenimizle hareket etmek durumundayız. Teknik olarak bir eleştiri getirmek haddimizi aşar, bilmem yanılıyor muyum?
Gürer Aykal, bu ülkenin yetiştirdiği ender sanatçılardan biri ve belki de en önemlisi. Bu önem, onun yalnızca "şefliğinden" kaynaklanmıyor. Kurduğu orkestralarla, yönettiği orkestralarla, Türkiye'nin her noktasına üşenmeden gitmesiyle, çok sesli müziği Mustafa Kemal Atatürk'ün talimatları doğrultusunda bir "hammal" gibi sırtında taşımasıyla önemli.
Çorum Hitit Festivali'ne üç kez Borusan ile ve ücret almadan geldi. Son gelişinde ise hiç unutamam, izleyici ile bir diyalog kurdu. Hangi enstrümanın hangi hayvanı veya havanın hangi koşullarını seslendirdiğini anlattı. Çalacakları, Vivaldi'nin çok bilinen "Dört Mevsim" adlı eseriydi.
Seslerin kesilmesinin ardından gelen alkışlara da değindi ve hatta izleyicilerin nerede alkışlaması gerektiğini elindeki "baget" ile yönlendirdi.
Gürer Aykal, artık sahne ustalığını çoktan aşmış bir müzisyen-şef olarak, izleyici ile mutlaka bir diyaloga girme ihtiyacı hissediyor ve iyi de yapıyor. Müzik dinleyicilerini uyarıyor, coşkulandırıyor, heveslendiriyor ve duygularını paylaşıyor. Bu pek alışılmış bir durum değil bizim sahnelerimizde. Rahmetli Hikmet Şimşek de televizyon programlarında yapardı aynı şeyi. Mutlaka eserin öyküsünü anlatırdı. Bu, izleyici açısından son derece "epik" bir durum. İzleyici ile orkestra ve şef arasındaki kalın duvar bir anda yıkılıyor ve izleyici kendisini sahnede hissedebiliyor. Donuk ve otomatikleşmiş hareketlerle sürdürülen bir konser, izleyici ile orkestra arasında soğuk bir duvar oluşturuyor.
Gürer Aykal işte bu duvarı yok etmek için zaman zaman şakayla, zaman zaman ciddileşerek birkaç kelime etmeyi alışkanlık haline getirmiş. O gün, yani Bilkent'te Doğan Sinangil'in eseri çalınmadan önce de izleyicilere yönelik konuşmalar yaptı Gürer Aykal, Şefik Kahramankaptan bunu hiç anmamış bile.
Bestecinin hemen ön sırada oturduğu bir durumda, eserin zor bir eser olduğunu ve müzik tarihinde ilk dinlendiği anda yuhalanan eserlerin de bulunduğunu şaka yollu söyledikten sonra, "bestecisi de burada, eser bitince yuhalamak yok," diyerek bir espri yaptı. Bestecinin önünde yaptı bunu. Gülerek yaptı... Zor bir eser olduğunu duyurdu böylelikle.
Kahramankaptan bilmez mi ki, Gürer Aykal nezaketinde bir insanın bunu şaka dışında yapmayacağını? Çok sesli müziğe olan saygısı nedeniyle bu uğurda verilen çabaları asla küçümsemeyeceğini? Gürer Aykal bunu baştan yapar, çok zahmetli geçen provaları elinin tersiyle iter ve bildiği ve daha önce çalıştığı bir eseri sahnelerdi. Bu kadar sıkıntıya girip, dünya prömiyeri olarak sahnelemek üzere normalin iki kat fazlası çalışan bir orkestrayı yönetmek yeterince esere ve bestecisine saygı gösterdiği anlamına gelmez mi?
Gelelim izleyiciye...
Elbette "yuh" diyen çıkmayacaktı. Böyle bir şey olması, zaten bir avuç çok sesli müzik seven insanın sözlüğünde yoktur. 18. ve 19. Yüzyıllarda böyle şeylerin Kıta Avrupa'sında görülmesi normaldi, çünkü yüzlerce besteci binlerce bestesiyle bir yarış halindelerdi. Çok sesli müzik bütün batı ülkelerini kuşatmış durumdaydı. Beğeniler olduğu kadar beğenmezlikler de rahatlıkla dillendirilebiliyordu. Günümüzde ise, özellikle de Türkiye'de çok sesli müzik kendini salonlara hapsetmiş durumda. Bu uğurda gösterilen her çaba, başta benim tanıdığım Gürer Aykal olmak üzere hemen tüm müzik adamlarının baştacı durumundadır. Zaten bir avuç insanız şurada. Fazıl Say'ın neredeyse ülkeden kovulma durumuna geldiği böyle ortamlarda, sorunlar dağ gibi büyümüşken, dönüp bağcı ile uğraşmanın, eften püften eleştirilerle varolan değerlerimizle ilgili kafalarda soru işareti yaratmanın anlamı var mı?

Mümtaz İdil
Odatv.com

11.05.2012 01:30

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.