2 Ekim 2010 Cumartesi

O GAZETELERİN BAM TELİ NE?

Bülent Kutlutürk’ün Bekir Coşkun’a yaptığı iş teklifi, herhalde birçok “yerel gazete” yöneticisinin yüreğini hoplatmıştır: “Ben niye düşünemedim,” diye.
Malatya Yenigün gazetesi sahibi ve başyazarının önerisi bir zekâ ürünü ve muhteşem bir atlatma...
Yerel gazetelerin çektiği sıkıntıları büyük gazetelerin de rahatlıkla bulunup alındığı yerlerde yaşayanlar bilmez.
Bu bana Çorum’daki 4,5 yıla sığan “bitmez-tükenmez” anılarımın kıyısına götürdü bıraktı yine.
Bütün memuriyet hayatım “arsızlıkla” geçtiği için, Çorum da aynı şekilde arsızlıkla başladı tabii. Gittiğimin üçüncü ya da dördüncü günü Çorum Haber gazetesine gittiğim halde, Vali Atıl Üzelgün’ü ziyaretim tam bir ay sonra olmuştu.
Sevgili valim (bu bir içtenlik ve nezaket söylemidir, yanlış anlaşılmasın. “Benim” değil yani) şöyle gözlük üzerinden bana bakıp babacan sesiyle “Hiç gelmeyeceksiniz sanıyordum Mümtaz Bey,” demişti.
Çorum Haber’e uğradığımı söylemem falan kurtarmadı beni tabii. Bir memurun ilk görevi, atandığı (ben sürülmüştüm) ilin mülki amirine gidip, “ben geldim,” tekmili vermesiymiş.
Emekliliğime altı yıl kala bunu da öğrenmiş oldum böylelikle. Bu da bana iyi bir ders oldu.
Çorum Haber’e gelince... Beni 4 yıldan fazla o ile bağlayan ve bu bağlılığımı hâlâ yazılarımla sürdürdüğüm inanılmaz bir enerji kaynağı oldu.
Gazetenin sahibi ve başyazarı Mehmet Yolyapar büyük bir içtenlik ve dostlukla kapılarını sonuna kadar açtı. Daha önce gazetecilik yaptığım için de yazılarımı beklediğini de söyledi.
Öyle uzun uzun da konuşmadık pek. Ben hemen döneceğimi sanıyordum Ankara’ya o da fazla kalmayacağımı düşünüyordu Çorum’da herhalde.
Ve Çorum Haber’de bana bir köşe verdi Mehmet Yolyapar ve haftanın 6 günü yazmaya başladım. Zaten gazete 6 gün çıkıyordu (gelin de Hasan Tevfik’e hak vermeyin şimdi).
Arada Ankara’ya da yazı yetiştiriyordum (gerçekten Hasan Tevfik bana “hasta” demekte haklı galiba. Bir ara Kamil Park da rahatsız olmuştu).
Sonuçta, bir yıl sonra Çorum Haber’in bir muhabiri gibi deliler gibi yazıp çizmeye başladım. Çorum’daki zamanımın iki önemli eğlencesi vardı yazmak ve briç oynamak.
Bir gün Mehmet Yolyapar’a, “yahu abi bu gazete nasıl ayakta duruyor,” diye sordum. “Bu kadar çalışan var, kocaman bina, matbaa, kağıt... Tüm bu masraflar?..
Öylesine, geyiğine sorulmuş bir soruydu bu aslında.
Ne bileyim “bam” teline vurduğumu...
Hiç unutmuyorum Mehmet Yolyapar’ın o gün söylediklerini:
Resmi ilanlar, aboneler ve reklamlar... Gelirlerimiz bunlar. Giderleri sorma tabii.
Ama güçlükler bununla kalmıyor ki Mümtaz. Elimizi kolumuzu bağlayan en önemli unsur, ticari kaygılar nedeniyle bağımsız davranamamak.

Bu da ne şimdi?.. Ben öylesine sormuştum, diyecektim ki...
"Siyasi bir eleştiriye girdiğin zaman, yerel kurumlar mesela sivil toplum kuruluşları, sanayi ticaret odası, ticari kuruluşlar reklam nedeniyle önünü kesiyor.
Eğer bir yazı işleri müdürü ve dört muhabir bulundurmazsan resmi ilan vermiyor devlet. Yazı işleri müdürünün de sarı basın kartlı olması gerek, bunu biliyorsun.

Bunları aslında biliyor en azından tahmin ediyordum
Ama zaman ilerledikçe daha büyük bir baskının farkına vardım: Türkiye çapında dağıtılan gazetelerde bir hükümet baskısı olduğu artık hissediliyor ve tartışılıyor.
Yerel gazetelerde hükümetin baskısı dışında (valilik veya belediye başkanlığı da orada hükümet oluyor tabii ki), ticari kuruluşların baskısı da var, üstelik şehrin ileri gelenleri de karışıyor zaman zaman...
Daha da korkuncu ve o günlerde Mehmet Yolyapar’ın değinmediği konu var: Mahalle baskısı...Şu moda deyimiyle dillerdeki kimliği giderek değişen mahalle baskısı, yerel basının tam başının üzerinde sallanan malûm kılıç.
“Bir gün, diye devam etmişti Mehmet Yolyapar, bir adam geldi gazeteye. Belediye ve ona bağlı bir kuruluş ile ilgili şikayetini bildirdi ve ‘beni savun, bu senin görevin’ dedi.
Tamam da, dedim, sen benim gazetemi alıp okuyor musun? Kırk kuruş veriyor musun?
Hayır,’ dedi. 'Okumuyorum.’
Beni savun diye buraya geliyorsun, ama benim kendimi koruyabilmem için bana abone olan bir kuruluşla kavga etmemi istiyorsun, nasıl yapacağım ben bunu?
Almanya’da bir seminerdeki konuşmada şunları öğrenmiş Mehmet Yolyapar: Ülkede yerel gazeteler on bin ila 30 bin arasında aboneye sahipmiş. Bu yüzden de, en azından küçük baskılara göğüs gerebiliyor, yeni abone sağlayabiliyor veya elindeki abonelerle varlığını sürdürebiliyormuş.
“Bizde ise, diyor Yolyapar, 1000 ila 1100 abonesi olan bir yerel gazete iyi durumda sayılıyor. Sermayeye karşı Alman vatandaş o kırk kuruşu veriyor ve gazetesini koruyor.”
Yerel gazetelerin sorunları bu kadarla da bitmiyor kuşkusuz. Kar amacıyla şirketi ayakta tutmak çok zor, ancak prestij amaçla elde tutulabiliyor. Üç sokak ötedeki terzi veya berberin daha çok kar ettiğinden de emin yerel gazete sahipleri, ama ne yazık ki onlar gazeteci... Öbür mesleklerden pek anlamıyorlar.
Ah, en önemli meseleyi unuttum tabii...
Yerel gazetelerin başında oturan patronların çoğu Mehmet Yolyapar, Bülent Kutlutürk gibi gazeteci...
İş adamı değil.

Mümtaz İdil
Odatv.com
02.10.2010 23:09

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.