4 Ekim 2010 Pazartesi

ARABESKİN HAKKI BULUT’U VARSA MEDYANIN DA YİĞİT BULUT’U VAR!

Gelin küçük bir aritmetik oyunu oynayalım:
Yiğit Bulut + Hakkı Bulut = ?
Bulut parantezine alalım: Bulut (Yiğit+Hakkı) = X
Arabesk Müzik + Arabesk Medya = ?
Arabesk parantezine alalım: Arabesk (Müzik+Medya) = X
X yerine değerlerden birini koyalım: Bulut (Yiğit+Hakkı) = Arabesk (Müzik+Medya)
Bulut = Arabesk (Müzik+Medya)/(Yiğit+Hakkı)
Karmaşık oldu biraz ama sonuç şu: İsimleri, işlerini, yaptıklarını falan düşünmezseniz eğer sonuç şöyle çıkıyor:
Bulut = Arabesk
Biri medyanın arabeski
Biri zaten arabesk müziğin kralı
İkisi de mütevazı ve iddiasız işe başladılar. Hatta başarı bile çizgilerini pek değiştirmeyecek gibi görünüyordu.
Hakkı Bulut, “İkimiz Bir Fidanız” adlı başarılı eserini “arabesk” formatında bestelemedi. Format daha çok “kırılmış” türkü lezzeti veriyordu. İzler vardı belki ama, yine de arabesk formatından ayrılan en önemli yanı, “yıkım, perişanlık, çaresizlik, bedbahlık, kader” izleri taşımıyordu.
1969 yılında bir yarışmada birincilik aldıktan 1971 yılına kadar aynı formattan da dışarı çıkmadı. Sevilen bir sanatçı olarak da yerini korudu.
1971 yılından sonra ne olduysa oldu ve Hakkı Bulut’ta müthiş bir değişim başladı. Arabesk müziğin temellerini atan ardı ardına müzikler bestelemeye başladı. Teslimiyetin, ağlamanın, kaderciliğin, güdülenmenin... Kısacası insana ait tüm aşağılanmaların erdem diye gösterildiği bir anlatım biçimine girdi. Müziğin şekli tamamen türkü formatından çıktı, zaten hiçbir zaman yanaşmadığı Türk Sanat Müziği formatını da “pas” geçti. Oysa o alanda da değişim müthiş bir hızla arabeske kayıyor, Saadettin Kaynak ile “deforme” olmaya başlayan Klasik Türk Müziği, Hakkı Bulut için büyük bir malzeme oluşturuyordu.
1980 sonrasının kültür yozlaşması Hakkı Bulut’un da işine yaradı ve“Seven Kıskanır” şarkısıyla TRT yasağını da deldi.

MEDYANIN YİĞİT’İ
Bir de parantezin diğerine bakalım şimdi: Yiğit Bulut.
Yiğit Bulut’un tırmanışı Hakkı Bulut’tan da hızlı oldu. En büyük şansı Namık Kemal Zeybek’in damadı olarak başlaması denebilir.
Sonra ekonomi üzerine yazılar yazmaya, konferanslar verdi. AKP hükümetine karşı öylesine karşı, öylesine eleştireldi ki, bir çok programda IMF ile pazarlıkların başladığı dönemlerde anlaşmanın çoktan imzalandığı iddiasında bulunuyordu.
Yani yaklaşık 4 yıl önce...
Üniversite kampüslerinde, televizyon kanallarında, STK’ların toplantılarında... Kısacası her yerde amansızca hükümetin ekonomi politikasını eleştirmeye başladı.
Bulutların kaderindeki benzeşmeden kaynaklanıyor olsa gerek, bir süre sonra Yiğit Bulut için de yükselme dönemi başlıyor.
Uzatmaya gerek yok: Habertürk TV’nin genel yayın yönetmeni oluyor ve “talihsiz” bir şekilde “Sansürsüz” diye bir programa başlıyor.
Talihsiz, çünkü programı hiç de sansürsüz olmadığı gibi, Başbakan Erdoğan’dan “internet ve yazılı basına müdahale edecek RTÜK benzeri bir yapı” kurulmasını istiyor.
Başbakan bile gülümsüyor...
Buraya kadar olanlar zaten bilinen şeyler.
İki bulut arasındaki benzerlik de yalnızca iki: Soyad benzerliği ve arabesk benzerliği...
Değilse, Hakkı Bulut ile Yiğit Bulut arasında “kişilik” benzetmesi söz konusu bile olamaz. Zaten bu bizi de ilgilendirmez.
Sonuçlar ve yöntemler önemli bizim için.
Türkiye’nin müzik gelişimini temelden dinamitleyen “arabesk” müziğin yaratıcılarından biri olan Hakkı Bulut, yalnızca müziğin yozlaşmasına değil, aynı zamanda müziklerine yazdığı sözlerle insanların da köleleştirilmesine büyük “katkıda” bulunmuştur.
Üstelik de yola çıktığında Hakkı Bulut, böyle bir müziği kendine hedef seçmemişti.
Aynı şekilde Yiğit Bulut da yola çıktığında, “sansürsüz” diye bir programı yapmayı aklına koymuş bile olsa, bunun için Başbakan’dan yardım isteyecek kadar işi “komikleştireceğini” herhalde düşünmemişti.
AĞLAMA VE YALVARMA
Mesele burada düğümleniyor. Mesele, yozlaşmanın ve kötü gidişin bayrağını açtığını bile bile insanların, kişisel çıkarları için bu yolu savunma yoluna gitmeleridir.
İki yıl boyunca Kamuran Akkor ve benzeri şarkıcıların “İkimiz Bir Fidanız” şarkısını seslendirmelerine ses çıkarmayan, bir maddi talepte bulunmayan Hakkı Bulut, ne zaman ki arabesk tarza dönüp de kitlelere seslenmeye ve beğenilmeye başladıktan sonra, yazdığı müzikte de “vahşileşmeye” başlamıştır.
Artık tüm beklenti ağlama ve yalvarma üzerinedir.
Yiğit Bulut için de durum aynıdır. Bakmayın şimdi oturduğu TV’nin başındaki azametine. Rüzgar ters esmeye başlamıştır artık. Doğan grubundan ayrılıp da Ciner grubuna geçtiğinde de, bunun Türk medyasının 11 Eylül’ü olduğunu söylemişti.
Öyle olduğu belli oldu... Ama ne yazık ki Yiğit Bulut’un iddia ettiği şekilde değil.
Agresifliği kendine bir hayat anlayışı olarak seçtiğini söyleyen Bulut, bunu Habertürk’te oldukça sıkı bir şekilde uyguladı gibi göründü. Bekir Coşkun da son örneği oldu.
Oysa bu sertliği uygulayan kendisi değildi elbette. Kendi yerini korumak için üzerine gelindiğinde, elinin altında tuttuğu “sarı öküzleri” teslim etti, o kadar.
Bu sertliği de medyada kimse yutmadı zaten.
Şu ise, arabeskin son damlası oldu artık:
“AK Parti’nin siyasi görüşüyle benim siyasi görüşüm arasında çok büyük uçurumlar var. Medyada çalıştığım 10 yıl içinde şunu gördüm: Türkiye’de yerleşik bir düzen var. Bankalarıyla, medyasıyla, iş adamıyla, mankeniyle, oyuncusuyla… Bunların hepsi birbirine kenetlenmiş durumda. Ne zaman bu adamların oluşturduğu mekanizmaya birisi çomak sokmaya çalışsa, bir irtica yaygarası kopuyor. O irtica yaygarası sonrası her şey tekrar formatlanıyor. Onlar yine Türkiye’de yerlerini korumaya devam ediyor. Türkiye’de gerçekten yerleşik bir Ergenekon var: Siyasi, finansal, medya, magazin Ergenekon’u var. AK Parti bunları ilk defa yerinden oynatmaya başladı.”
Hayat bize bu iki Bulut ile birlikte iki alanda arabeskin sınırlarını gösterdi.
Başka alanlarda da var elbet.
Ama en çok ağlayan kesim bunlar...
Diğer alanlar diğer yazıya...

Mümtaz İdil
Odatv.com
04.10.2010 00:25

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.