17 Temmuz 2013 Çarşamba

Müslüman ciğeri yiyerek oruç açanlar var

Toplumsal ilgi açısından din özel ve genel olarak ikiye ayrılabilir. Bunlardan biri kişinin kendine ait olan dinidir diğeri de toplumun kabul ettiği dindi. İkisinin birbirine karıştğı olduğu kadar, birbiriyle hiç uyuşmadığı durumlar da sözkonusudur. Ama bir Aydınlanma Çağı düşünürleri ikisinin bir birine girift biçimde karışmasına rağmen böyle bir genel ayırımın da mümkün olabileceğini söylüyorlar.
Kişinin kendisine ait olan dinin toplumsal kabul olan dinden ayrılışı kilisesi, camisi, tapınağı, mihrabı olmayan, ritüel törenlere yüz vermeyen, gösterişsiz ve içsel bir inanıştır. Ahlakın tüm kurallarna uyan, tanrıya ianmayı gerektiren bireysel inanış biçimi (kişinin kendine ait olan dini) Kutsal Kitaplar’ın hepsinde “dindarlık” olarak ele alınmıştır ve bütün ahlak kurallarını tanrısal hukuka dayandırır. Bu kişiler tapınaklarına da giderler, dini vecibelerini de yerine getirirler veya hepsinden vazgeçerek kendileri ile tanrı arasına bir iletişim ağı kurarlar.
Toplumsal dayatmayı merkez alan dinin bireyleri için ise daha çok toplumsal bir ritüeldir ve burada belli kurallar mevcut iktidarlar tarafından konur ve uyulması için de sokak, mahalle ve kentsel baskılarla denetlenir ve zorlanır.
Bunun doğal üyelerine ve müritlerine de “dinci” denir. Çünkü artık din bir“ahlak” öğretisinden çıkma ve çıkarlar manzumesi haline gelme tehlikesini barındırır. Jean-Jacques Rousseau böyle bir din şemsiyesi altıda yaşayan toplumların, kendisinden olmayan tüm unsurları yabancı, kafir ve barbar olarak görme eğiliminde olduklarını söyler.
DİNCİLER KENDİNDEN OLMAYAN DÜŞÜNCELERE HAK TANIMAZ
Bu bağlamda “dinciler” kendilerine yakın olmayan her düşünce biçimi için hak tanımaz, eğitmeye çalışmaz ve kendinden uzak tutmaya çalışır.
Daha dogmatik ve radikal ortamlara geçildiğinde de onları yok etme eğilimine girer.
İlkel toplumların totemlere ve putlara bağlı yaşadığı din bunlar için iyi bir örnektir. Böyle toplumlarda dinler kendi hukukları çerçevesinde düzgün bir dinsel yaşam sürdürebildikleri gibi, alabildiğine vahşileşebilmektedirler.
Bunun mantığı ise, kendisine emredilen ve yapmakla zorunlu olduğu dinsel öğretilerin hiçbir medeni hukuk ve diğer inanışlara saygı duymamasından kaynaklanmaktadır.
Ve tarih bütün toplumlarda “dinciliği” vahşi kapıtalist bir yaşamın kıyılarına getirip bırakmış ve insanlarla inançları arasına kurallar koymuştur.
Batı dinlerinde doğan ruhban sınıf ise üçüncü bir dinsel yaşam biçimi yaratmıştır. Bu din için yine Rousseau “tuhaf” kelimesini kullanır. Dostoyevski bu temayı Karamazov kardeşlerde tüm ayrıntılarına kadar inceler. Kilise artık insan sevgisi için tanrıya ihanet etmektedir. Yine kilise, İsa’da artık ruhsal olarak değil, ama toplumsal düzeni korumak için yararlanmaktadır. Kilise, Dostoyevski’ye göre artık “Hristiyan Komünizmini” kurmaya çalışmaktadır.
Oysa Dostoyevski’nin en büyük yanılgılarndan biri de budur. Bütün tek tanrılı dinlerin sonunda gelip kendilerini kıyılarına bırakacağı yer “dinsel kapitalizm”dir. Nitekim dünyanın en büyük mal varlığına sahip Vatikan, yani Katolikler’in merkezi, tüm dünyadaki para akışını kendi üzerinden yönetmeye soyunmuştur.
Müslümanlık da artık kendine bir “ruhban sınıf” oluşturma yoluna girmiş ve sermayeyi elinde tutanların “hurafeleriyle” kimi zaman komikliğe varacak şekilde “cennetten arsa” vaadetmeye başlamıştır.
DİNDAR İLE DİNCİ
İşte dindar ile dinci arasındaki gözle görünmeyen, ama bir satranç tahtasındaki gizli potansiyel kadar güçlü bir görünmez ayrışmaya girmiştir.
Hıristiyanlık’ta bu günah çıkarma, tutucu metinleri ezberletme, rahiplerin cennet vaadleriyle tam olarak örtüşmektedir ki, Aydınlanma Çağı’nın hemen tüm yazar ve düşünürleri bunun farkına varmış ve tehlikeyi göstermeye çalışmışlardır.
Aşırı bir dindar olan Dostoyevski bile “şeytanın” bu yol göstermesine karşıdır ve Kilise’nin süslü resimler, çanlar, günlük yakarmalar, heykeller gibi birçok temalarla kitleleri büyülemek büyük bir ustalıkla tüm duygulara ve yöntemlere başvurur. Bu da tanrıyı insanın ruhsal dünyasında eksiltmekle eşdeğerdir.
Kilise, İsa’nın yaptıklarını sık sık ön plana çıkararak ve överek İsa’yı yadsıma yolunu seçer. Artık peygamberler tıpkı totemler gibi bir “ruhban” sınıfının elinde değersizleştirilme yoluna girmiştir. Ticari meta haline dönüşür. İsa, Meryem, havariler vb, sanatsal eserlere konu edilerek sıradan bir mal gibi satışa sunulur.
Hz. Muhammet’in büyük bir zekayla bunu görmesi ve dinin ticarileşmesini önlemek için yaptığı “tasvir” yasağı temelini İsa’nın ticarileşmesinden kaçınmaya dayandırmasıdır.
Sadece o da değil. Gerçek anlamda Müslümanlık’ta, Musa’nın Kızıldeniz’i kılıcıyla bölmesi ya da ne bileyim İsa’nın durgun suyun üzerinde koşarak uzaklaşması gibi “mucizelere” de yer yoktur.
Mucizeler tanrıyı küçültürken, peygamberlerin ve ona bağlı olarak onun öğretilerini yaymakla görevli misyonerlerin tanrıdan da güçlü olduğu algısının yaygınlaşmasına neden olmuştur. Dünyayı değiştirebilecek bir güç ise eğer Kiliseler, Tapınaklar, Mihraplar, o halde tanrının yer yüzündeki görevi bitmiştir ve “O” hesaplaşma günü denilen kıyamet gününe kadar her şeyi yeryüzündeki temsilcilerine bırakmıştır.
Bu da dünya üzerindeki din adına yapılan haksızlıkları, haksız kazançları, sömürgeleri, acımasızlıkları ve “tanrı adına öldürmeleri” haklı çıkarmak için kapıları sonuna kadar açmıştır: “Bu dünyada yapılan kötülükler, ahirette cezasız kalmayacaktır.”
TANRI ADINA İNSAN CİĞERİ YİYEREK ORUÇ AÇMAK
Bu düstur, dindar bir insanın dinci kısvesine bürünmesine ve tanrı adına kendinde cinayet bile işleyebilecek kadar beynini yitirmesine neden olmuştur.
Nitekim Avrupa’da yaşanan 30 yıl savaşları gibi, şimdi de Ortadoğu’da yüz yıl savaşları başlamıştır ve Müslümanlar çoğunlukla bir başka Müslüman’ın ciğerini yiyerek orucunu açmayı bile tanrı adına yapmaktadırlar.
İşte bu yüzden Madımak’ta aydınlarımızı öldüren zihniyet, kendi kızlarına bile tecavüz eden örümcek kafalılık, karısı ve kızı rüyasında soyundukları için gece onları boğazlayan, cenetten arsa satan, cami yaptıracağım diye insanları dolandıran dincilerin hızla artmasının temelinde bu zayıf geçiş yatmaktadır.
İktidarı elinde bulunduran güçler ise tanrı ve ahlak kavramlarını tamamen bir kenara bırakarak, özellikle Müslüman ülkelerde tüm güçlerini Allah’ın ve Hz. Muhammet’in itibarsızlaştırması ve onun yerine kendi güçlerini koymaya çalışmanın savaşını vermektedirler.
Ama siyasi İslam bitmiştir artık ve bunun onlar da farkındadır.
Telaş ve acımasızlık bu yüzden daha da artmıştır.

Mümtaz İdil
Odatv.com

17.07.2013 15:40

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.