27 Mart 2011 Pazar

BİR YANIM ÇÜRÜYOR BİR YANIM DİRİ

İnsan zaman zaman tıkanıklığın içine düşüyor.
Ünlü gerilim romanları yazarı Stephen King, “Kemik Torbası” adıyla Türkçe’ye kazandırılan romanının ilk elli sayfasında bir yazarın nasıl tıkandığını anlatır. Bu nedenle intihar eden sayısız “best seller” romancısı olduğundan söz eder.
Bir yazarın tıkanması, onun klavyeden uzaklaşması, klavyeyi görmek istememesi demektir.
Benimkinin nedeni ise Barışlar...
Soner Yalçın ile arkadaşlığım elbette çok eskilere dayanıyor, ama Odatv süresince Soner ile görüşmelerimiz çok sınırlıydı.
Barışlarla ise gün içinde sayısız kereler görüşürdüm.
Benim için Pehlivan “koca kafalı”, Terkoğlu “koca ayaklı”ydı...
Benden haber sıkışıklığında “mini” haber istediklerinde sorardım: “Midi mi, mini mi, süper mini mi?” diye.
Uzun süre bu yazılarıma alışamadılar. Hatta her yazıdan sonra onların onayını almamı ise sık sık, “estafurullah abi,” diyerek karşıladılar. Pehlivan da, Terkoğlu da benim “amirim” durumunda olduklarını bir türlü kabul edemediler.
Soner ya da bir başkası bana bir şey söylemeye kalktığında hemen horozlanırdım: “Muhadabım Barışlardır,” diye.
Müthiş bir dayanışma içinde götürdük tüm Odatv maceramı. Hiç gerilmedik, hiç birbirimizi kırmadık. İnanması zor, ama böyle bir dostluğum oldu. İkisi de oğlum yaşındalar, ama benim için hep öğretici durumda oldular. İnternet gazeteciliği neymiş onlardan öğrendim ve onur duydum.
Kimi zaman öyle başlık atarlardı ki, yazımı bulamazdım. Kimi zaman da kahkahadan masanın altına düşerdim. Öyle yazılarım var ki, içinde tek kelime İstanbul Belediye Başkanı geçmediği halde yazının başlığında Topbaş, ortasında nal gibi de resmi çıkardı.
Ama hep gülerdik. Gülmekten konuşamadığım zamanları çok büyük bir keyifle hatırlıyorum.
Şimdi tıkanıklığımın nedenini çok iyi anlıyorum. Şahin Çakmaklı ile aynı diyalogu kurmaya çalışıyorum, başarıyorum da. Murat Atalık ile, Fethi ile...
Ama yine de uzun süredir bende alışkanlık yaratmış Terkoğlu’nun insanı yoracak derecede sakin konuşmasını, Pehlivan’ın da tam aksi, iki doz adrenalin almış gibi heyecanla çırpınmasını özlüyorum.
Yorumculardan bazen sitemler geliyor; neden yorumlarının geciktiği, neden yorumlarına yer verilmediği türden. Oysa dört kanadımızı kaybetmiş durumdayız. Buna rağmen iki A4 sayfası tutan yorumlar yazılıyor. Yetişmek eskisine göre çok daha zorlaşmış durumda.
Ama yılmıyoruz, okuyor ve değerlendiriyoruz. Arada atlamalar, yanlışlıkla ve yorgunlukla onaylamak yerine silme tuşuna bastığımız olmuyor mu, elbette oluyor. Bunun sorgulamaları ise çok sert biçimde dönüyor bize. Ama inanın hiçbiri kötü niyetle değil.
Bu yazı kendiliğinden akan bir yazı olarak algılanmalı. Barışları özlediğimi belirten bir yazı. Doğan Yurdakul’u, Soner Yalçın’ı o kadar özlemiyorum belki, ama bu duygusallık, onların konumlarıyla bağlantılı değil. Elbette üzülüyorum, ama özlemek başka, üzülmek başka bir şey. Yazmamı etkileyen bir şey oldu Barışların yokluğu...
Yazıp gönderiyor, sonra fikirlerini alıyordum. “İyi olmuş abi, eline sağlık,”dediklerinde de rahatlıyordum.
Her zaman bu kadar “müşfik” olmuyorlardı elbette. “Olmamış abi,”dedikleri de çok oldu açıkçası.
Geçen gün Ahmet Hakan’ın programında, Denizli’den AKP Milletvekili aday adayı Cahit Özkan diye biri, eceliyle ölen Galileo’nun, “dünya dönüyor”dediği için asıldığını söyledi. Ne biçim işlerdik bunu Barışlarla. Galileo yazısı yazıyorum diye bana kızanlara inat...
Ya da ne bileyim, beğenilerini yalnızca kendi standartları ile ölçen insanlara William Saroyan’ın babasının öyküsünü anlatırdım. Kendi yazdığı biçimde öyküleri okumaktan zevk alan edebiyat düşkünlerinin, bu nedenle de aynı bakış açısı içinde dünyaya bakmayı iş edindiklerini yazardık.
O zaman karşısına araçlar için dikilmiş, “sola dönülmez” levhasını gördüğünde, sola dönmekten de hemen vazgeçebilirler diye iyice bir“sallardık” ortalığı...
Türkiye’nin “sol” hikayesi böylesine basite bile indirgenerdik korkusuzca.
Ne demişti Türkiye’deki sosyal demokrasi için birileri:
“Türkiye’deki sosyal demokratlar Kristof Colomb’a benzer: O da nereye gittiğini bilmeden yola çıktı, vardığı yerin neresi olduğunu asla bilemedi... Zaten bindiği gemi de kendinin değildi...”
Özledim Barışları... Samimiyetle söylüyorum, yazmak içimden gelmiyor.

Mümtaz İdil
Odatv.com

27.03.2011 02:14

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.