6 Haziran 2010 Pazar

ACILARIN DEĞİL BEATLES KUŞAĞININ ÇOCUĞUYUM

Gençliğimde, Beatles ortaya çıkıp da uzun saçlarıyla babamı kızdırdığında, ilk önemli anlaşmazlığımızı yaşamıştım.
Bugünün çocukları gibi düşünmeye kendimi zorladığımda, “rap” müzikten bile hoşlanabilir, en azından anlamaya çalışabilirim.
Şimdiki gençlik ile “empati” kurmanın bir yolu da, insanın kendi gençliğini gözlerinin önüne getirmesinden geçiyor.
Oysa kendi gençliklerinde, önü sıra giden gölgelerinde bile saçlarını tarayan kuşak, şimdi artık ya tümüyle beyazladığından ya da hiç kalmadığından, o günlerin haşarılığını unutmuş görünüyor.
Öte yandan, geleceği hususunda umut bile veremediğimiz gençliğe, “disiplinli” ol, diyor. Şiddet bir eğitim yöntemi değil...
Gösteriye dönüşüyorsa, bunun da adı disiplin değil.
Hiçbir öğretmen, ergenlik çağındaki bir çocuğu, rüyalarında bile yakasını bırakmayan aşkının önünde zor durumda bırakamaz.
Bugünün gençleri mi?..
Ne verdik, ne istiyoruz?
Sigarayı neredeyse bir nefeste tüketen bir babanın çocuğunun cebinde sigara paketi bulduğunda dövmesiyle, disiplin arasında bağlantı var mı? Ya da eve sarhoş gelen çocuğunu hırpalamayla?..
Bıraktı mı sigarayı?
MADALYONUN DİĞER YÜZÜ
1980 öncesi kuşağın üniversiteye girme derdi, şu günümüz gençliği ile karşılaştırılmaz bile. Günümüzdekiler, en az 5 “sınav” geçerdikten sonra üniversite kapısına dayanıyorlar. Sınava giren öğrenci sayısı azdı, lise mezunları bile iş bulabiliyor, hatta askerliklerini yedek subay olarak yapabiliyorlardı. Dershaneler bakkal dükkanlarıyla yarışmıyordu.
Günümüzde üniversiteyi bitirmek de insan gibi yaşamak için bir garanti olmaktan çıktı. Geleceğini kurtarmaya ve kotarmaya çalışan seksen sonrası gençliğin kendine ayıracak hiç zamanı olmadı. Sabahın kör karanlığında başlayan koşuşturma, gecenin bir yarısında derin bir solukla yatak odasında sonlanıyordu. Bir yanda devam etmek zorunda olunan bir örgün eğitim, öte yanda devam edilmesi gereken “hedef” eğitim arasında sıkışıp kalan bir gençlik...
Disiplinsizlik mi öğrencilerin bu sorunlarını daha derinleştirdi yoksa onların eğitime inançlarının kalmaması mı onları disiplinsiz yaptı?
Değilse, hedefleri önceden çizilmiş, yapacakları planlanmış birer robot haline gelmek mi onları raydan çıkardı?
Karşı koymayı özgürlükle eşitlediler, düzene başkaldırıyı saçlarıyla, etekleriyle, pantalonlarıyla, ayakkabılarıyla göstermeye çalıştılar, hoşgörü ile karşılanmadılar.
Hiç kolay değildi sabahın alaca karanlığında, daha oyun çocuğu iken sırtına hayat sorumluluğu yüklenmiş bir birey olarak kalkıp yollara düşmek. Evden en erken çıkıp da en geç döneni olmak. Müziği dolmuşlarda, sinemayı televizyonlarda gören, gazete okumak yerine iki problem fazla çözmek için odasına kapanan, kimi zaman bu dehşet verici sıkıntıyı üzerinden atabilmek için saatlerce duvara bakan bir kuşağı yaratmak, yasaklayıcı “disiplin” zihniyetiyle kolay oldu.
Sistemi elinde tutanlar için bu sessiz “potansiyel” rahat durmalı ve “okuyup, adam olmalıydı”.
1980 darbesi bunun için yapılmıştı. Aklını çeler diye aileler çocuklarına kitap bile almaz oldular.
Sonra da “eti senin kemiği benim” pazarlığına giriştiler. Şimdi de eğitime hiç değinmeden “disiplin” şart diyebiliyorlar.
KUŞATILMIŞ OLMAK, KUŞATILANIN SUÇU OLMAMIŞTIR HİÇBİR ZAMAN
Kuşatmayı kırmak ise kuşatıldığının farkına varmasıyla gerçekleşebilir. Oysa ne kuşatılmışlığın farkına vardı bugünkü gençlik ne de kuşatmayı kırmaya çalıştı.
Matematik ve fen ağırlıklı sorular yumağında, kendilerini geliştirmeye çalışmak yerine yalnızca başarılı olmak öğretildi onlara. Başarının da ölçüleri belliydi: Sınav kazanmak.
Ben olsam gençlerin yerinde, şöyle haykırırdım:
“İstekleriniz çok ağır ve acımasız iken, karşılığında yalnızca karnımızın doyması ve gece üzerimizin örtülmesi, size beni disipline davet etme hakkı veriyor mu?
Kurs paramı vermek sizi sorumluluktan kurtarıyor mu?
Veli toplantılarını teklemeden izlemek?
Öğretmenin ağzından, “çok zeki ama...” yalanlarını dinlemek?
Kurstan, okuldan kaytarmaya çalışan bir çocuğun ‘parası verilmiş’ bir haktan öte özgürlüğü olduğunu nasıl kabul etmezsiniz?
Neden ayağa kalkıp da en üst perdeden, ‘son sınıfların ikinci sömestrinin gereksizliğini’ haykırmaz da doktor doktor dolaşıp heyet raporu ararsınız?
Daha üniversiteye girmeden ihtiyarlayan, mutsuzlaşan, sorumluluğu bin kat artan çocukların eve ‘gemileri batmış tüccar’ gibi suratsız ve bitkin girişini kendinize karşı bir tavır olarak nasıl algılarsınız?
Takılan plağın düzgün çalması için atılan tekme gibi, atılan tokatla beyinlerimizin tıkır tıkır çalışacağını mı düşünüyorsunuz?

Bilgilendirme, öğrenme kaynakları tükendiğinde paçasına sarılacağımız insanlar oldunuz mu? Lavosier kanununu, üç dikme teoremini sorduğumuzda kaç taneniz yanıt verdi?
Sizin de parmağınız, egemen ideolojinin gösterdiği hedefi gösterdi bize hep: ‘Önce kapağı bir üniversiteye at, sonra da iyi bir işe. Kurbağa kalbinin üç gözlü olması yaşam boyu hiç lazım olmayacak belki sana, ama sen yine de öğren... Düzene biat et... Siyaset, sanat, akıl yürütme, kendini yetiştirme gibi konuları bize bırak, biz hallederiz…
Biz 12 Eylül çocuğuyuz, neyin gerekli olduğunu biz biliriz.’
Sanki bu ülkenin şu anki durumundan sizler sorumlu değilmişsiniz gibi, sırça köşkünüzden aşağı bakıp da, “şimdiki gençlik” diye ahkam kesmek ne kadar hakkınız ki?
Şımarık gençlik, mutlaka hak ettikleri dersi almalılar, dediğiniz kendi çocuklarınız mı?
Sizce eğitim yalnızca okulda mı verilir? Öyleyse, sofraya geç kaldım diye horozlanmak niye?
Etimi verdiniz, kabul de, kemiğimi de mi verdiniz?
Dolmuşlarda Viyana valsleri çaldı da biz mi dinlemedik? Elimize fırça ve boya tutuşturdular da resim mi yapmadık? Eve piyano aldınız da tuşlarında kedi mi dolaştırdık?
Televizyonlarda “çiçek” resimleriyle kapattıkları sigara dumanını suratımıza üfürdünüz de, sigaraya mı başladık? Kompozisyon kurallarını yerle bir ettik de ‘takdir’ mi edildik?
Kandırmayalım birbirimizi hiç, futbol maçını ya da altın gününü aşıp da size ulaşamadığımızda, “çok işiniz” olduğunu anlatan “duygu” kapılarından da mı dönmedik?
Jöle sürmediğimizde başımızı okşadınız da, biz mi anlamadık, ki jölelediğimizde havalara sıçradınız?
Evlat sevgisini karnını doyurmakla eşit kıldınız da, fark etmedik mi sandınız?
Sınıfın “haylazı” olmanın, zekâdan kaynaklandığını düşünüp, yönlendireceğinize, gerektiğinde öğretmenle aynı safı tutup, Tanrı aşkına, sınıfın en uslu ama en aptalı olmamızı tercih ettiniz de, biz de yuttuk mu?..
Kısa yoldan hayatın göbeğine ittirmeye çalıştınız bizi, sırf buna kanmadığımız için belki, hâlâ “çocuksu” onurumuzla dolaşabiliyoruz.
Biz çok daha zor koşullarda yaşamaya çalışıyoruz, bunun farkında bile değilsiniz.
Beni siz yarattınız.”

Mümtaz İdil
Odatv.com
06.06.2010 12:57

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.