27 Haziran 2009 Cumartesi

12 EYLÜL GÜNDEMDE: PEKİ YAKILAN KİTAPLAR HATIRLANACAK MI?

Deniz Baykal’ın, 1982 Anayasası’nın geçici 15. Maddesi’nin kaldırılması ve “darbecilerin” yargılanmasının yolunun açılmasını talep ettiği şu son birkaç gün içinde ortalık yine karıştı.
Yaklaşık 30 yıldır “geçici” olarak duran ve bu anlamda bir dünya rekoru kıran maddenin kaldırılması gündeme gelince, 12 Eylül’ün karanlık günleri de hatıralara düşüverdi yeniden.
AKP’li Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu her ne kadar “Evet, 15. Madde’yi kaldırmak gerek, ama...” diye “ipe un serse” de, Pandora’nın kutusu açıldı bir kere.
O dönemde işkence görmüş, hala da hayatta kalmayı başarabilmiş insanlar konuşma fırsatı bulduklarından, başlarına gelenleri anlatmayı sürdürüyorlar, sürdürecekler de. İnsanlık adına sayısız utançların yaşandığı karanlık dönem, aradan geçen yıllar nedeniyle daha soğukkanlı olarak irdelenebilecek belki de.
12 Eylül’ün karanlık günlerinin bir yığın parametresi var. İşkence, toplantı yasakları, işten atılmalar, üniversitelere baskı, gençliği depolitize etme, Kuran kurslarına hız verilmesi, imam hatiplerin gözde hale gelmesi, tarikatların canlanması, kültür ve sanata vurulan ağır darbeler, korkunun tüm haneleri zehirli sarmaşık gibi sarması, işçi haklarının hasır altı edilmesi, insan haklarının bazıları için “hak” olarak kabul edilmesi vb...
Bir yığın antidemokratik uygulama.
Otuz yıla yakın bir süreden sonra bu sistemli “gericiliğin” hesaplaşması yapılabilecek mi?
Bu yazı, başlığından da anlaşılacağı gibi, işin yalnızca “kitap” bölümünü anımsatmak için yazıldı. Tarih boyunca, bir ülkenin geri bırakılması için insan faktörünün kültürsüzleştirmesi yolunun seçilmesi hep uygulandı.
Örnek mi?
İsa’dan Önce 333 yılı... Kazandığı savaşlardan ötürü adı tarihe “büyük” olarak geçecek olan İskender’in vakit bulup da yaptığı “küçük” işlerden biri de Persepolis kütüphanesini yaktığı yıl. Bilime ve sanata saygınlığı ile tanınan “Büyük” İskender, kazandığı zaferlerin sarhoşluğundan ya da sinirlerinin aşırı bozukluğundan olsa gerek, tarihsel ve “büyük” kararını verir: “Persepolis kitaplığı yakılsın!”
O sıralarda dünyanın en zengin ve büyük kütüphanesi olan Persepolis’te yanan İran Destanı, 12 bin dana derisine altın harflerle yazılı 2 milyon dizelik bir kültür hazinesiydi. “Büyük” İskender, herhalde Persepolis kütüphanesini, Persleri tarihsiz bir ulus haline getirmek için yakmış olsa gerek, çünkü böylelikle, hem Perslerden kurtulmuş, hem de Perslere ait kültür mirasını ortadan kaldırmış olacaktı. Kaynakların belirttiğine göre, kütüphaneyle birlikte yalnızca 2 milyon dizelik Pers tarihi değil, yüz binlerce kitap da yanmıştır.
Her “büyük” komutan gibi İskender de, tüm dünyayı ele geçirse bile, ulusların geçmişini asla ele geçiremeyeceğini biliyordu. Ama aynı zamanda, kültür mirasını yok etmenin, ulusların gelişim süreçlerinde kesintilere yol açacağından da emindi. Tıpkı 12 Eylül’ün görünen ve görenmeyen “kahramanları” gibi...
Çin imparatoru Tsin Che Hoang Ti’nin kitap yaktırma gerekçesinde, tarihi yok etmeye çalışmanın en karanlık temellerini buluyoruz: Hoang Ti, “bilginin insanlığa kötülük getirdiği” gerekçesiyle Çin tarihinin en önemli kitaplarını yaktırmıştır. Üstelik İmparator, kitapları insanların mutluluğu için yaktırdığına yürekten inanmaktadır. Hoang Ti’nin bu muhteşem gösteriyi yaptığında takvimler İ.Ö. 213 yılını göstermektedir.
Çok değil, bundan 67 yıl sonra Neron’dan kurtulabilen bilim sanat ürünleri bir kıyıma daha uğrarken, tarih yeni bir kahraman yaratmanın talihsizliğini yaşayacaktır. Romalılar, Annibal’den sökerek aldıkları Kartaca Kütüphanesini, Alp dağlarında geçirdikleri soğuk eve dönüş gecelerinde yakarak ısınacaklardır.
Dönemin en büyük kütüphanesi olan Roma Kütüphanesi ise Vizigotların gelip yakmasına kadar dünyanın en büyük kütüphanesi olma unvanını taşımıştır.
Tam bu sıralarda Anadolu’daki en büyük kütüphanelerden biri olan Bergama Kütüphanesi Sezar tarafından Kleopatra’ya hediye edilince, Kleopatra’nın, kıskançlıktan mıdır, neden bilinmez, Bergama Kütüphanesi’ndeki bütün kitapları aylarca İskenderiye hamamlarında yaktırdığı söylenir.
Sonuçta İskenderiye Kütüphanesi’ndeki kitapların da başına aynı şey gelecektir. Ancak İskenderiye Kütüphanesini kimin yaktırdığı kesin olarak bilinmiyor. Bazı kaynaklar kütüphanedeki yaklaşık 400 bin kitabın, piskopos Theophilos tarafından yaktırıldığını öne sürerken, diğer bazı kaynaklar kütüphaneyi, Müslümanların İskenderiye’yi ele geçirmesinden sonra Halife Ömer’in yaktırdığını belirtiyorlar.
Söylentiye gore, Amr İbn-ül As, Mısır’ı fethettiği zaman, Halife Ömer’e bir mektup yazmış:
“Burada çok sayıda kütüphane ve içinde binlerce kitap var. Bunları yakayım mı yoksa bırakayım mı?”
Ömer yanıt vermiş:
“Kitapları incele… Eğer yararsız şeylerse, yak. Yok, eğer yararlı şeylerse, yine yak. Çünkü halk, o kitapları okudukça, onlara uymaktan vazgeçmeyecekler, eskiyi unutmayacaklar ve bize, yani yeniye-yeniliğe sürekli düşman olacaklardır!”
Ünlü astronom ve filozof Nasîrüddin Tûsînin bilim dünyasına olan katkılarında adı onunla birlikte geçen ve bilim adamları gözetmekle isim yapan Hülagu Han’ın, Bağdat’ı istilasından sonra, oradaki 36 kütüphaneyi yaktırdığı, bu yüzden de Dicle’nin aylarca kapkara bir su olarak aktığı yazılır. Bütün bunlar olurken yıl 1258 gibi tarihin ilerlemiş dönemine rastlamaktadır. Çoğu el yazması ve tek nüsha olan milyonlarca kitap bir daha geri dönmemek üzere işte bu “yüce” kişiler tarafından yok edilmiştir.
Barbarlık diye nitelenecek kitap yakma olaylarına Hitler öncesi Avrupa’da da rastlanıyor. Arapların İspanya’yı terk etmek zorunda kalmalarından sonra, Ximenes adında bir kardinal ve Şarlman, Endülüs Kütüphanesi’nden taşıdıkları Araplara ait kitapları Granada’nın Bab-ür-remle meydanında, İspanya’nın Müslümanlardan kurtuluşu adına yaktırmıştır.
Fizikçi Pierre Curie bu kıyım için, “Endülüs Kütüphanesi’nden otuz kadar kitap kurtuldu, onlarla atomu parçaladık. Eğer yakılan bir milyon kitabın yarısı kurtulmuş olsaydı, şu anda galaksiler arasında geziyor olurduk,” der.
Hiçbiri Roma’daki kadar büyük olmamakla birlikte, kitap yakmalar günümüze kadar sürüp gelmiştir. Sözgelimi, 1562 yılında Güney Amerika’da Maya Uygarlığı’na ait kitaplar, İspanyol papazlar tarafından yakılmıştır. 1566 yılında da, muz kabukları üzerine yazılı İnka antolojilerini yakan Pachacuti, bunu görev aşkıyla yaptığını belirtmiştir. Kitap yakma şöhretinden payını alanlardan biri olan rahip Eugene Evraud, eski Polonezya yapıtlarını yaktıktan sonra, Polonezya adalarında Hıristiyanlık hakkında kitaplar yazmaya koyulduğunda tarih 1872’dir.
Kitap yakmanın en ideolojik tabanlı ve hafızalardan asla silinmeyecek olanı ise Nasyonal Sosyalizm dönemine rastlar. O zamana değin yakılan kitaplar, kütüphaneler için öne sürülen gerekçeler pek açık ve net değildir. Ama, Nazi Almanyasının 10 Mayıs 1933 tarihinde gerçekleştirdiği “kitap yakma töreni”, Almanya’nın, geleceğin dünya lideri olacağına inanan binlerce Nazi tarafından desteklenen toplu kitap kıyımıdır.
Çok değil, 25 yıl kadar önce, 1984 yılının Eylül ayında İstanbul’da toplanan İslam Tıp Kongresi’nde, tepsi içinde tıp kitapları yakılmıştı.
Aynı yıllarda Mis sokağında Cumhuriyet Kitap Kulübü’nün kitapları yakılmıştı.
1980 sonrası resmi kurum ve kuruluşların kütüphanelerindeki kitaplar Seka’ya hamur olmak üzere kamyonlarla götürülmüş, SEKA da almayınca yakılmıştı.
Kitabın yararı, dostluğu, kazançları konusunda herkesin bir araba dolusu edecek lafı vardır. Ama söylenen sözler, kitap okuma sevgisini arttırmıyor, belki azaltıyor bile denebilir. Çok satan kitabın çok iyi kitap olduğu savsatası okuma alışkanlığını da bozmaktadır. Kolay ve rahat okuma tembelliği yaratmaktadır.
Avrupa Birliği sürecinde kilit rol oynayacak 6. uyum paketi Meclis'in gündeminde tartışıldığı sırada, o sıralarda Dışişleri Bakanı olan Abdullah Gül 'Ülkeyi özlediğimiz noktaya getireceğiz' derken, 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nden 15 gün içinde öyle iki karar çıktı ki, düşüncenin, ifade özgürlüğünün hâlâ alevlerle boğuştuğunu anladık. Mahkeme Marquis de Sade'ın 'Yatak Odasında Felsefe'si ile Erje Ayden'in 'İkinci Caddenin Çılgın Yeşili' ve 'Hauptbahnof'tan Bir Trene Bindim' adlı kitaplarını imha etme kararı aldı.
Geçtiğimiz yıllarda Ayrıntı Yayınları'ndan Dragan Babic'in 'Son Sürgün' kitabı için 'imha' kararı verilmişti. Dört kitabın da imha edilme nedeni Türk Ceza Kanunu'nun 426 ve 427'nci maddesine dayandırılıyor: “Halkın ar veya hâya duygularının incitilmesi veya cinsi arzuları tahrik ve istismar eder nitelikte genel ahlaka aykırı yayın yapılması”.
Düşün ve sanat dünyası, yayıncılar, okuyucular ve bu ülke bizim diyen herkes diken üstünde. Çünkü kimse kitapların imha edildiği bir ülkede yaşamaktan memnun değil. Ancak TCK'da böyle bir madde var.
12 Eylül gündeme yeniden taşınırken, işin “kültürü yok etmek” bölümüne ve bunun başlangıcı sayılan “kitap düşmanlığı”na mutlaka değinilmesi gerek. Bu karanlık dönemin en karanlık olaylarından biriydi kitap yakmak ve tarihte görüldüğü gibi bu işi gerçekleştiren ülkeler tarihin karanlığına gömüldüler.
Antik çağda Sparta kenti hep savaşçı yetiştirdi. Sakat ve güçsüzleri öldürdü, sağlam ve sağlıklı olanları baştacı etti. Atina ise insanın beynine önem verdi ve kültür-sanat adamları hep kolladı.
Bu yüzden de Sparta elli yıl içerisinde çökerken, Atina iki bin yıldan fazla yaşadı...
Yaşamaya da devam ediyor…

A.Mümtaz İdil
Odatv.com
27.06.2009 00:00

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.