29 Mart 2009 Pazar

KİM BU ALİ DAYI?

Kayınpederim 86 yaşında.
Yaşar Doğu ile güreşip de sırtı minderden kalkmayınca, güreş hakemi olmaya karar vermiş. Hakemlikte başarılı olmuş. Vehbi Emre’nin de yardımıyla, FİLA kokartı almayı başarmış.
1952 ve 1964 olimpiyatlarında iki kez dünyanın en iyi hakemi seçilmiş. Sonra “superior hakem” ünvanını kazanmış. Şimdilerde televizyonda güreşleri seyredip iç geçirmekten başka bir şey yapmıyor.

Ali Dayı’nın öyküsünü de o anlattı.

Eskişehir’de, tren istasyonunda tanımış ilk kez Ali Dayı’yı.

Atatürk’ün emireriymiş. Savaştan sonra Mustafa Kemal yanından hiç ayırmamış Ali Dayı’yı. Cumhuriyetin ilk yıllarında, Ankara garında şimdi müze olan iki katlı binada Mustafa Kemal ile birlikte sabahlara kadar beklermiş. Atatürk çalışırken o da sürekli kapının önünde, vereceği emirleri beklermiş.

Kayınpederime anlatmış Ali Dayı. O da bana defalarca anlatmıştı: 
Bir gece, yine geç saatlere kadar çalışan Mustafa Kemal, Ali Dayı’yı çağırmış. Ali Dayı huzura çıkınca da, “Ali, demiş, şöyle güzel bir kahve yapsan da içsek...”

Ali Dayı, “Emredersiniz paşam,” demiş, ama bir adım bile geri atmamış. Başını öne eğmiş.

Atatürk durumu hemen anlamış tabii.
“Kahvemiz kalmadı demek istiyorsun değil mi Ali?” diye can alıcı noktaya dokunmuş.

Ali Dayı’dan ses yok.

“Sükut ikrardan gelir Ali,” demiş Mustafa Kemal. “Paramız da yok değil mi? O yüzden sen gündüzden kahve almadın. Yoksa hiç ihmal etmezdin.”

Ali Dayı’da yine ses yok.

“Sabah hatırlat bana da, Fevzi Paşa gelince ondan biraz borç alayım. Kahve parasını denkleştirelim...”

Ali Dayı gerisin geriye çıkmış odadan.

Bunu hiç unutmamış.

Sonraları Ali Dayı’nın Ankara’da, bir zamanlar Atatürk ile paylaştığı gardaki müzenin bekçiliğini yaptığını söyledi Kayınpederim. Arada bir Eskişehir’den Ankara’ya geldiğinde, Ali Dayı’ya uğrayıp bir kahvesini içermiş.

Bir şehir efsanesi değil bu anlatılanlar.

Ali Dayı çoktan öldü, ama bunu gencecik yaşlarda dinleyen adam hala yaşıyor. O zamanlar önem vermediği bu anı şimdilerde sık sık diline düşüyor.

Anlatıyor, bir daha anlatıyor.

Ama 1952 ve 1964 yılında aldığı “altın madalyaları” hiç anlatmıyor. Onları, Hürriyet gazetesinden kestiği, Nezih Demirkent’in kaleme aldığı gazete kupürlerinden okuyoruz.

Yaşlıları bilirsiniz, anlattıklarını dönüp dolaşıp bir daha anlatırlar.

Çoğunda sıkıldığınız olur belki, ama bu öyküsünü ne kadar dinlesem de bıkmıyorum. Biraz süsleyeyim istediğimden, her anlatışında farklı ayrıntılar bulmaya çalışıyorum. Ama olmuyor, o hep aynı cümlelerle, aynı hikayeyi anlatıyor. Ne eksiltiyor, ne abartıyor.

Cumhuriyetin ilk yıllarını ve Başkomutan’ın gece kahvesi kaldığını. Fevzi Paşa’dan borç istemek zorunda kaldığını. Hiç değiştirmeden, aynı saflıkla ve duyduğu gibi...

Birazdan bir cappucino ya da expresso içmeye dışarı çıkacağım.

Ne olur, ne olmaz...

A. Mümtaz İdil 
Odatv.com
29.03.2009 00:00

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.