16 Temmuz 2013 Salı

Bu rezilliğin galibi olamaz olursa da…

Üçüncü dünya ülkelerinin parlamentolarının altına düşen bir parlamentoya nihayet sahip olduk. Hani ipuçları yavaş yavaş görünüyordu da, altimetrenin birden bire bu kadar aşağıya düşeceğini kimse tahmin etmiyordu.
Bir ülkenin iktidar partisi, küçük muhalefet partisinin başkanına ağız dolusu hakaret ediyor. Bu televizyonlarda döndürülüyor, siteler yazıyor ve kimse utanç göstermiyor.
Hüseyin Çelik kendine göre çıkış yapmak istemiş olabilir, ama bunu söylerken sinirlerine hakim olmak zorunda ve terbiyesini takınmakla yükümlü.
Hüseyin Çelik’in tarihe utanç abidesi olarak geçecek bu sözlerini duyunca aklıma çocukken okuduğum Red Kit çizgi romanındaki Kalamiti Jane geldi. Hani şu konuşmaya başlayınca herkesin çocuklarının kulağını tıkadığı şu küfürbaz kadın, hepiniz bilirsiniz.
Daha iyi bir örneğini belki Yeltsin’de bulurdunuz.
Bir adap ve konuşma üslubu vardır. Hani topluma örnek olmaları gerektiğinden falan dem vurmayacağım, öyle olmadığı ortaya çıkmış durumda, ama biraz edep, birazcık…
Devlet Bahçeli gerekli yanıtı yetkili organlarıyla vermekte gecikmedi. MHP üç koldan yanıt verdi. Hiç kuşku yok ki, bu savaşı başlatan AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü olunda, partiyi bağlayan bir cevap aldılar.
Oysa, içimden “umarım aynı düzeyde bir yanıt vermez MHP, Devlet Bahçeli sakinleştirir partililerini,” diyordum ki, MHP Genel Başkan Yardımcısı, Semih Yalçın zehir zemberek bir açıklama yaptı.
Olumlamak mümkün değil. Zira bir meclise, bir milletvekiline, bir üniversite hocasına yakışmayacak şiddette bir açıklama yapılmış. Evet, Hüseyin Çelik böyle bir açıklamayı haketti, ama inanın bu kırmızı horozu dövüş sahnesine çekmek için yapılmış bir oyundu.
Konu hakaretin çok ötesinde.
Gündem değişiyor beyler, gündem ve artık küçük darı tanelerini bizim horozlar bile yemiyor.
Hüseyin Çelik’in sözlerine verilen yanıt, Hüseyin Çelik’i de aştı geçti.
Birbirlerini yesinler, diyemeyecek durumdayız. Düzey buralara geldiyse, vatandaş olarak takkemizi önümüze koyup düşünmemiz gerekir.
MHP TUZAĞA DÜŞTÜ
“Ananıda al git,” gibi masum bir çiftçiye de söylenmiş bir laf değil bu. Adamcağız sonradan zor durumda bırakılmıştı, ama Hüseyin Çelik herhalde yasal bir partinin başkanına söylediği sözlerin hesabını vermek zorundaydı.
Bir özür belki MHP’yi rahatlatır, sinirleri yatıştırırdı.
Ama artık hepimiz biliyoruz ki, AKP’nin özür dilemek gibi bir iyi niyeti hiç olmadı, bundan sonra da olmayacak.
Yapılan bu “küfür açılımı”nın diğer tüm açılımlar gibi nerede duracağı artık belli değil. Bu artık zekâların tokuşturulduğu bir satranç oyunu falan da değil. Bu çelik çomak bile sayılmaz, horoz dövüşüdür bunun adı ve kanlı bir söz düellosu başlamıştır.
Telefon trafiği mi işler, kaset dedikoduları mı çıkar, anlaşmalar mı ortaya dökülür, milletvekilleri Meclis’in ilk açıldığı gün birbirine mi girer bilinmez.
Ama dikkat edin, Anayasa Komisyonu çalışmaları dışında Meclis zaten tatile girdi.
Düello dışarıda devam edecek.
Çocuklarınızı bir süre televizyondan uzak tutun gibi komik bir şey söylemekten başka bir şey gelmiyor elimden.
Ama bunun bilerek ve isteyerek AKP tarafından çıkarıldığından, MHP’nin de bu tuzağa düştüğünden adım gibi eminim.
Önümüzdeki günler gerçekten çok sıcak geçecek, hem de çok sıcak.

Mümtaz İdil

Odatv.com


16.07.2013 01:01

9 Temmuz 2013 Salı

Balkan savaşını neden kaybettik şimdi anlıyorum

Genç askeri ataşe yeni atandığı Bulgaristan’ın Sofya kentinde dolşmaya çıkar. Vitoşa caddesi üzerinde biraz oyalandıktan sonra Türk Büyükelçiliğinin olduğu Çar Osvobodille Bulvarı’na yürür.
Kent parkının yanındaki Büyük Bulgar Oteli’nin bahçesinde oturup kahvesini içerek çevresini izlemeye başlar. Otelin en büyük özelliği, tüm gazetecilerin, avukatların, devlet memurlarının, sanatçıların uğrak yeri olmasıdır.Tam bu sırada otelin bahçe girişinden üzeri şayaktan bir giysi, başında kalpak ve ayağında çarıklarıyla bir köylü girer. Mustafa Kemal gibi orada oturan herkes otelin bar haline getirilmiş bahçesine giren bu adama dikkat kesilmiştir.
"KÖYLÜ YURDUN EFENDİSİ OLMADIKÇA..."
Garsonlar hemen koşarak, adamın girişini engellemeye çalışırlar. Adam şaşkındır ve bilmeden bir otelin bahçesine girdiğini fark etmiştir. Şaşkınlığı uzun sürmez. Masalardan birine oturmak üzere yürür. Oturur oturmaz da tepesine bir görevli dikilir. Kendisine servis yapılmayacağını bu yüzden de masayı ve otel bahçesini terk etmesini söyler. Şayak giysili köylü hiç aldırmaz, oturmaya devam eder. Ardından otelin müdürü gelir, aynı şekilde oteli terk etmesini söyler.
Köylü elindeki değneği kaldırarak, “Bulgaristan benim alnımın teriyle doyuyor, onu koruyan benim tüfeğim.”
Otel müdürü hemen polis çağırır. Ama köylü polise de direnir. Otel garsonları çaresiz adama servis yapmak zorunda kalırlar. Mustafa Kemal yıllar sonra arkadaşlarına bu olayı şöyle anlatır:
“İşte Türk köylüsünün de böyle olmasını istiyorum. Bizim köylümüz yurdun efendisi olmadıkça Türkiye ilerleyemeyecektir.”
Mustafa Kemal’in bir ülkenin kalkınması konusunda binlerce fikri vardır, bunlardan en önemlisi de müziktir. Bir ülkenin müziğinin evrenselleşmesi oranında o ülkenin medeniyet seviyesine daha çabuk ulaşacağına emindir.
Aslında müziğe olan tutkusu Paris’te izlediği operalardan sonra gelişmiştir. Bu sevgisini Bulgaristan’da da sürdürmeyi ister. Bulgaristan’a yeni atandığında, Sofya’da opera binası olduğunun bile farkında değildir.
Sofya’ya indikten birkaç gün sonra duvarlarda Bizet’nin ünlü Carmen eserini görünce çok şaşırır. Oyunda Hristina Morfova ve Stefan Makadonski birinci kastlar olarak sahne almaktadır ve Mustafa Kemal bu iki ismi de çok iyi bilmektedir. Dostu Şakir Zümre’den kendisine bilet sağlamasını ister. Şakir Zümre, güçlükle iki bilet bulmayı başarır.
Her şey Mustafa Kemal’in beklentisinin üzerindedir. Operada söyleyene hayran kaldığı kadar opera izleyicisine de hayran kalmıştır. Dekorlar ise dünyanın en iyi opera sahneleriyle boy ölçüşecek durumdadır.
Ara verildiğinde, Bulgaristan’ın bir numarası Çar Ferdinand Mustafa Kemal’i locasına çağırır. Ferdidand, daha geleli birkaç gün olmasına rağmen adından çok söz ettiren bu Osmanlı subayını merak etmektedir.
Ferdinand Mustafa Kemal’i büyük bir nezaketle karşılar ve sorar:“Operamızı nasıl buldunuz Mösyö?”
Mustafa Kemal gerek operanın sahnelenmesinden gerekse Ferdinand’ın olağanüstü nezaketinden çok etkilenmiştir: “Olağanüstü güzel,” diye yanıtlar.
Paris’te izlediği operalar sırasında aklına gelmeyen, Sofya’daki operanın ikinci perdesinde aklına takılır. Türkiye’de de böyle bir opera olması gerektiğini düşünür. Mustafa Kemal’in aklına belki somut olarak ilk kez müzik sanatının insanları birleştirici ve barışçıl niteliğinin varlığı düşer. Müzik bir evrensel dildir ve bunun en üst aşaması da klasik müzik ve operadır. Çağdaş çok sesli Türk müziği ve operasının kurulmasının gerekliliğini tüm iliklerine kadar hisseder. Bunun meyveleri de Cumhuriyet kurulduktan sonra kendini gösterecektir.
"NEDEN BİZİ YENDİKLERİNİ ŞİMDİ ANLIYORUM"
Gösteriden sonra Şakir Zümre onu Büyük Bulgar Oteli’ne yemeğe götürür. Mustafa Kemal burada Savunma Bakanı General Koçayev ve eşi Anna Koçayeva ile tanışır. İkisi de gün görmüş ve nazik insanlardır. Söyleşileri de yarı Fransızca yarı Türkçe kaynaşır gider. Yüksek sesle ve büyük coşkuyla izledikleri operanın eleştirisini yapmaktadırlar. Yemek bitip de dağılma saati geldiğinde Kovaçeyev ailesi Mustafa Kemal’i evlerine, bir kahve içmeye davet ederler.
Daha sonra mutlaka uğrayacağını söyleyen Mustafa Kemal, geç bir saat olduğunu ve dinlenmesi gerektiğini nazik bir dille aktarır. Aslında coşkusu onu uyutmayacak kadar artmıştır. İçinden Kovaçeyevlerin davetini kabul etmek geçmektedir, ama Şakir Zümre’ye attığı kısa bir bakış sonrası bunun doğru olmayacağına karar verir. Kovaçeyevleri uğurladıktan sonra, Şakir Zümre ile de vedalaşıp odasına çekilir.
Uyku tutmaz. Odasında bir ileri bir geri dolaşmakta, yaşadığı olağanüstü geceyi sindirmeye çalışmaktadır. Sonunda dayanamaz ve odasından çıkar, Şakir Zümre’nin kapısını çalar.
“Şakir,” diye seslenir. “Uyumuyorsan biraz konuşabilir miyiz?”
Şakir Zümre uykulu gözlerle kapıyı açar. Şaşkındır. Beklenmedik bir anda karşısında bu heyecanlı delikanlıyı bulmuştur yine. Daha kapıdan girer girmez Mustafa Kemal operayı anlatmaya başlar. Şakir Zümre sözünü kesmeye çalışır, “Mustafa, biliyorsun beraber izledik…” diye, ama susturmak ne mümkün. Mustafa Kemal büyük bir coşkuyla operayı anlatmayı sürdürmekte, zaman zaman heyecanından gecenin geç saati olmasına rağmen sesini yükseltmektedir.
“Neden bizi yendiklerini şimdi daha iyi anlıyorum Şakir,” diye haykırır. “Müziğin ne büyük bir güç olduğunu anladım. Kuzum Allahaşkına, bu ülke bu müzisyenleri ne ara yetiştirdi? İnanamıyorum Şakir, opera binaları bile var. Hem de olağanüstü bir mimarisi var binanın. Bizden ne kadar ilerideler…”
“Şimdi bizi Balkan Savaşı’nda neden yendiklerini daha iyi anlıyorum.” diyordu. “Bu artistleri yetiştirmeyi ne zaman başardılar? Opera önemli iş, artist gerekli, müzisyen gerekli, dekor gerekli. Baksana bina bile yapmışlar.”
Şakir Zümre hala şaşkındır. Savaşın, yenilginin, bir ülkenin kalkınmasının operayla ne ilişkisi olduğunu çözmeye çalışmaktadır. Mustafa Kemal’in içkiyi biraz fazla kaçırdığını düşünmektedir. Bir sonra gelen haykırış Şakir Zümre’yi adeta yerine mıhlar:
“Acaba bizim de bir operamızın olacağı günü görebilecek miyim?”
Artık karşısında Şakir Zümre’nin olduğunu bile unutan Mustafa Kemal, ileride Anadolu’da veya İstanbul’da bir opera kurulduğunu hayal etmeye başlar. Yeri aklındadır, salon dekorunu kafasında yaratmıştır ve kalabalığın en önünde mutlu mutlu opera dinlemektedir.
Şakir Zümre onun gerçekten içkiyi fazla kaçırdığından emindir artık.

Mümtaz İdil

Odatv.com


09.07.2013 19:38

6 Temmuz 2013 Cumartesi

Nihat Genç’in kafasındaki soru işaretleri

Nihat Genç bana bir telefon kadar uzakta.
Arkadaşlığımız çok eski yıllara dayanır, ama zırt pırt da telefonla konuşmayız.
Aradım.
“Ben de seni arayacaktım Mümtaz abi,” dedi. Buluştuk…
Telefonda aktarmadığımız, ama aynı kaygıları hissettiğimiz bir birliktelikti bu. İkimiz de birbirimize aynı şeyi anlatmak üzere kurgulanmıştık sanki.
Bir yığın insan toplandı çevremize. Nihat yine o coşkulu, çılgın haliyle ayağa kalkıp dağarcığındakileri insanlara aktarmaya başladı.
Dinledik.
Bir ara yanıma oturdu ve şunu söyledi: “Mümtaz abi, farkında mısın? Geçmişin köşe başlarını tutan ekibi yine hazırlık içinde. Bizler yine marjinal sınırlara doğru itileceğiz ve bunlar tüm yalakalıklarına rağmen gelip baş köşeye oturacaklar. Böyle bir hazırlık var.”
“Bunu elimden geldiğince yazmaya çalışıyorum Nihat,” dedim. “Ama bu kez işleri zor, zira insanlar artık yutmuyor. Daha önce AKP’nin her hareketine payandalık yapanlara, ‘ileri demokrasi’ zokasını ayakta alkışlayanlara karşı insanlar daha bilinçli. Affetmiyorlar, affetmeyecekler…”
“Ben o kadar emin değilim,” dedi Nihat. “Bunlar bir ekip ve medya ellerinin altında. Bize söz hakkı vermeyecekler, dışlayacaklar ve sınırın ötesine atacaklar.”
“Biliyorum,” dedim. “Ben sınırın öteki tarafına hep atıldım, bir kez daha atılmak da beni küçültmez. Ama böyle olacağına inanmıyorum.”
“İyimsersin,” dedi.
“Senin daha da iyimser olman gerek,” dedim. “Okur sayın seni ayakta tutacak kadar fazla.”
“Mesele benim okur sayım değil ki,” diye haklı itirazda bulundu Nihat.“Bu iş benim kıçımı kurtarmamın ötesinde bir iş Mümtaz abi, mesele ben değilim. Kendimi birazcık düşünüyorsam namerdim. Mesele bu ülkenin aydın geçinen yalakalarının toplumu yeniden düzenlemeye kalkışması. İşte bu kabul edilemeyecek bir durum ve bizim de bunu engelleme şansımız yok.”
“Yeni gelen kuşak, Gezi Parkı’nı yaratan kuşak bunu engelleyecektir Nihat,” dedim. “Bundan eminim. Seni beni harcatmayacaklardır.”
“Telefonda hiç konuşmamamıza rağmen anlatmak istediğim bu değildi.”
“Biliyorum,” dedim. “AKP’nin kan kaybetmesinden ürken payanda gazeteciler şimdi yavaştan dönmeye başladılar, sorun bu!”
“Evet, aynen sorun bu.”
“Buna yapabileceğimiz tek şey Nihat, duruşumuzu bozmamak. Bu bizi kurtaracaktır. Bizi değil, ülkenin aydınlığını kurtaracaktır. Değişmemek, değişmeye hazır olmadığını kabul etmektir.”
Sustuk, sanırım anlaşmıştık.
Bu sessiz sayılacak konuşma olduğunda henüz Mursi düşmemişti.
Mursi’nin düşmesinin ardından yine birbirimizden habersiz yazı kaleme aldık ve Mısır’da gerçekleşen halk hareketeninin (askerler işe dahil de olsa) darbe olmadığını söyledik. Benim çekincem duruyor: Darbe asla değil, ama devrim olup olmadığını zaman gösterecek.
Barış Terkoğlu bugün hatırlattı, “bizi darbeyle eğittiler” diye. Darbe kelimesini öylesine vulgarca, öylesine hoyratça kullandılar ki, Lenin’i, Castro’yu, Chavez’i, Panço Villa’yı, Spartacus’ü, Zapata’yı, Pugaçev’i, Stepka Razin’i nereye koyacağımızı bilemedik. Ağzımızı açtığımız anda,“darbecisin” suçlaması ile karşılaşmaya başladık.
AKP ağzıyla konuşan bütün gazeteciler koro halinde, “bu bir darbedir”dediler.
İyi de, Mursi neyle gelmişti Mısır’ın başına? O zaman niye bizim pinpirikli gazetecilerimiz, aydınlarımız “darbe” dememişti? Müslüman Kardeşler kardeşti de ondan mı? Yoksa Mursi Esad’a karşı olduğundan mı?
Bütün bunlar aklıma, Nihat Genç’in dün Odatv’de yayınlanan yazısından ve Barış Terkoğlu ile iki satırlık telefon konuşmasının ardından geldi.
A harfini telaffuz ettiğiniz anda bunu “asker” anlayan bir zihniyete karşı ne yapabilirsiniz ki?
Mehmet Metiner adlı Meclis’teki yaman AKP milletvekili, geçenlerde bir tartışmada Esad’a veryansın ederken, “bir dakika, sakin olun” diyen moderatöre, “siz darbecisiniz!” diye bağırmasından öte değildir bunların zihniyeti.
Muhalefet bile kuyruğunu kısıp kenara çekildi. Ayıptır. CHP, Mısır’daki gelişmelere “darbe” diyerek, kendi Tahrir meydanındaki kalabalığı, Taksim’i reddetmiştir.
Yakışır.

Mümtaz İdil
Odatv.com

06.07.2013 11:09

5 Temmuz 2013 Cuma

Erdoğan'ın çapı yetmedi

Durum biraz tuhaflaştı.
Başbakan Erdoğan Mursi’yi“kardeş” ilan ettiğinden bir ay sonra, Mursi tutuklandı.
Aslında Başbakan’ın Mursi’nin gelişine baktığı bile yoktu. Tahrir Meydanı’nda insanlar Hüsnü Mübarek rejimini allak bullak ederken, Mursi ellerini oğuşturup, devlet başkanlığı için koltuğa kalçalarını hazırlıyordu.
Oturdu da. Arkasında koskocaman ABD vardı. Müslüman Kardeşler gibi dünyanın en vahşi örgütlerinden biri de Mursi’yi destekliyordu. Bizimkiler de Müslüman Kardeşler’i destekliyordu, zira Müslüman Kardeşler Suriye’de muhalefeti destekliyor, böylelikle Erdoğan ile aynı görüşte çakışıyorlardı.
Ama hiç ummadığı anda Mursi’ye itirazlar yükselmeye başladı. Önce Hizbullah ayağa kalktı. Bizden Bekir Bozdağ, “Hizbul Şeytan” diyerek onları bir kenara itti. Çünkü, ne olursa olsun Mursi devlet başkanı olarak kalacaktı ve o bir “kanka”ydı.
Sonra Tahrir’de insanlar toplanmaya başladı. Türkiye buna çok fazla yüz vermedi. Sonuçta bu insanlar Taksim’e toplanan “marjinal” insanlardı ve yaptırımları yoktu.
İstekleri daha fazla özgürlük, daha rahat bir yaşam, daha demokratik bir ülkeydi.
Erdoğan’a göre, “bize ne”ydi.
SİYASAL İSLAMIN SONU
Batı ise sürekli feryat ediyordu bu sıralarda: “Siyasi İslam bitmiştir,” diye.
İşte bu noktada AKP ve başındaki Erdoğan kuşkuya düştü. Siyasi İslam’ın bitmesi söz konusu bile olamazdı. Kendisine verilen görev siyasi İslam’ın en “demokratik” biçimde uygulanmasıydı. Ülkenin en “aydınları”, en “gazetecileri” bile kendisini destekliyor, ayakta alkışlıyordu. Demokrasi, çoğunluğun azınlığa hükmetmesiydi ve bunu da harfiyen uyguluyordu. Siyasi İslam iktidarının özsuyuydu ve gücünü oradan alıyordu. Siyasi İslam bitmiş olamazdı.
Erdoğan ise dehşet içinde kalmıştı.
ABD ziyaretinden sonra, Suriye Devlet Başkanı Esad’a da laf etmez oldu. Siyasi İslam’a kafa tutan ve hiçbir Arap ülkesine benzemeyen Esad rejimi bir tehlike olarak orada dururken, ABD “bir tek Amerikan askerinin bile çizmesinin izi olmayacak Suriye’de” diye kestirip atmıştı.
Sustu ve bekledi. Mursi’nin devrileceğini hiç ummuyordu. Ne zaman ki Tahrir meydanında yeniden insanlar toplanmaya başladı, Egemen Bağış adındaki bakanı kelamını söyledi: “Mursi’nin dik duruşuna saygılıyız.”
ERDOĞAN’IN ÇAPI YETMEDİ
Önceki gün sabahtı.
Akşamında Mursi devrilmişti bile.
Bir yığın aklı başında olan insan durumun bir darbe mi, devrim mi olduğunu tartışırken, yandaşlar hemen saldırmaya başladı: “Bu demokrasiye vurlan bir kılıçtır. Mursi yüzde yetmiş oyla iktidar oldu, seçim sonunda hükümete geldi. Halkın seçimine saygı duymak gerek.”
Peki Tahrir’de toplanan kimdi? Halk değil mi? İtiraz nereden gelmişti?
Türkiye direndi. Davudoğlu adındaki Dışişleri Bakanımız, mekik görüşmelere başladı, ama kimsenin de ona yüz verdiği yoktu.
Sıkıntı ise siyasi İslam’ın uygulanması üzerineydi. Başbakan Erdoğan bunu yapmaya çalışıyordu. ABD ise, “siyasi İslam” diye bir şeyin olamayacağını açıklamak zorunda kaldı.
Niye?
Her şeyden önce İran gibi bir başbelası vardı ABD’nin başında. Ardından Suriye çıktı. Ortadoğu’da irtifa kaybetmeye başlayan ABD, Türkiye’nin bir arabulucu, uzlaştırıcı ve siyasal İslam’ı destekleyici bir rol oynayabileceğini düşündü.
Ama yapamadı. Erdoğan’ın çapı yetmedi.
Bu arada siyasi İslam da bitiverdi.
DARISI BİZİM BAŞIMIZA
Mısır’da gerçekleşen bir askeri darbe değildi. Muhalefet de bunu anlayamadı. Asker adı geçen her yerde “darbe” olduğundan yola çıkarak, Mursi’nin devrilmesini “demokrasiye vurulan bir darbe” olarak görüp, kınadı.
Her zamanki yanlışını yineledi muhalefet.
Zaten bir darbe sonucu iktidara gelen Müslüman Kardeşler ve onun seçtiği Mursi yönetimden yine bir askeri harekat sonucu uzaklaştırıldı. Bu, Tahrir’de toplanan milyonların ikinci isteğiydi, askerler de yardım etti.
Bunu kınamak CHP’ye düşmemeliydi, ama kınadılar.
Erdoğan’ın Müslüman Kardeşler desteğini yitirdiğini gördükleri halde kınadılar.
Oysa söylemeleri gereken şuydu: “Mısır doğru yolda, darısı bizim başımıza.”
Söylemediler.

Mümtaz İdil

Odatv.com


05.07.2013 12:19

30 Haziran 2013 Pazar

İşte bu dönemin unutulmayacak isimleri

Bu dönemi tarih birkaç önemli isimle yazacak. Öyle ki bu isimler unutulmayacak, unutturulmayacak.
Elbette bu gençlik, ebevynlerini kıpkırmızı bırakan bu gençlik en başta anılacak; hiçbirinin ismi geçmeyecek, ama hepimiz için bir onur, koltuk kabartma olarak yaşayacak. Gizli gizli övüneceğiz, biz yapamadık ama bizim çocuklarımız yaptı diyeceğiz.
Çarşı grubu unutulmayacak. Beklenmedik anda beklenmedik yerde olan notrinolar gibiydi hepsi. Heisenberg'in "belirsizlik ilkesi"nin somutlaşmış haliydi onlar.
Ali İhsan Varol'u da unutmayacak insanlar. Her kesin adını bile söylemeye çekindiği anda, en çok izlenen yarışma programında sorduğu sorular akılda kalacak.
Başbakan'ın kişisel hedefindeki adam Mehmet Ali Alabora da yazılacak tarihin bir köşesine. Kırımızılı kadın da, tazyikli suyla tango yapan çift de.
Biz ise, nutkumuz tutuk; umudumuzun çöpe karıştığı, aydın adını verdiğimiz salaklar ordusunun gün boyu ileri demokrasiye koşarak kucak açtığı günlerde bir köşeye sinmiş bekliyorduk.
Bir gece kapının çalınmasından hiçbirimiz korkmadık.
Bir gün arkamızdan savrulacak satırı hiç aklımıza getirmedik.
Bir gün mevcut dinci yönetimin bzi stadyumlara toplayacağından bile çekinmedik.
Herkesin bavulu hazırdı, herkes beklemedeydi ve umutlarını balkondaki çamaşır ipine asmış durumdaydı. Arada bir rüzgar onu salladıkça aklımıza geliyordu umutlar.
Derken patlama bizi kendimize getirdi. Şimdi herkes, elbette aklı başında, yalaka olmayan, ruhunu Mephisto’ya satmamış herkes daha bir diri ve gelecekten umutlu.
Hep yazdım, bizim gençliğimiz Duhring’in kim olduğunu bilmeden Antiduhring kitaplarını okuyarak büyüdü. Berkeley’i bilmeden George Politzer’den öğrenmeye çalıştı. Devrim nikahı kıydı, sevgilisine sarılamadı, insani olan herşeye vahşi kapitalizm diye baktı.
Bu eleştiriler uzar gider, ama biz böyle değildik. Kısacası bu.
Ama bu dönemin unutulmayacak diğer isimlerini anmadan geçemeyiz.
İstanbul Valisi Avni Mutlu'yu asla unutmayacak insanlar. Tazyikli suya yakıcı madde karıştırılmasına göz yumduğu, hatta onu savunduğu için insanlık suçu işlemiştir.
Ethem Sarısülük’ü yazmak bile gereksiz artık. Ama onun katilini salıveren Hakim Mustafa Aydın hiç unutulmayacak. Öyle ki, bu adalet dağıtıcısı müthiş hakimimiz, tutuksuz olarak yargılanmak üzere salıverilen polis memuru için, “böyle durumlarda ya ceza verilmez ya da düşük ceza verilir,” diye mahkeme sonucunu bile yazmış bulunuyor.
Bir yığın unutulmayacak insanlar listesi bıraktı Gezi Parkı eylemleri. Saymakla bitmez. Sanki kötüler bir anda ortaya çıktı ve sırayla adını yazdırmaya başladı.
Ama bu arada unutulmaması gereken, adı altın harflerle yazılması gereken biri daha var ki, buraya yazmış olmak bile onun için yeterli derecede tehlike doğuruyor, ama yazmadan edemeyeceğim. Bu tarihe not düşmektir zira: Bezm-i Alem Valide Sultan Camisi’nin müezzini Fuat Yıldırım bu dönemin en unutulmaz isimlerinin başında geliyor.
Adamın üzerine devlet yükleniyor, “içtiler de kurtul” dercesine, ama “ben din adamıyım, yalan söyleyemem,” diyor da başka bir şey söylemiyor.
Eli öpülesi müezzin. İşte din adamı denen ulvi insanlara örnek. Rantçı olmayan, çıkarcı olmayan, altına dört çarpı dört çekmek yerine doğruyu söylemeyi kendine şiar edinmiş bir yüce varlık.
Saygıyla eğilmeyip ne yaparsınız önünde? Din denilen ideolojiyi şarlatanlar mı yüceltiyor, yoksa böylesine dürüst olanlar mı?
Başbakanı da unutmayacak bu ülke. Ardı ardına söylediği yalanlarla artık doğrunun bile nerede kaldığını unutan başbakan…
Her seferinde aynı cümleleri kullanarak, aynı suçlamaları getirerek ve özellikle de Gezi Parkı eylemlerini üç-beş çanak çömlek gibi, üç-beş ağaçla özetlemeye çalışan Başbakan… Türkiye herşeyi unutmaya hazırdı belki sakin sakin gitmiş olsaydın, ama şu son üç ayı unutması mümkün değil artık.
On bir yıldır yalaka gazetecilerin, aydınların, yazarların, sanatçıların yapamadığını yaptı Fuat Yıldırım… İleri demokrasi çabalarına, “yalan yok, görmedim,” dedi. Artık ben kendini AKP savunuculuğuna zorlayan zavallılara acıyorum, sizin de acımanız gerektiğini düşünüyorum. Yalakalığın da zor “zenaat” olduğunu kabul etmek gerek. Son dönemlerin söylemiyle, “neler çekti bu çocuklar, ne badireler atlattı bu yavrular, ne numaralara göğüs gerdiler”.
Taksim ortasına kocaman bir saat mi kurmadılar, açılım diye onun bunun kucağına mı yatmadılar, her kafalarına vuruluşunda, “yanlışlık olmuştur” mu demediler, daha ne yapsınlar?
On yıl istedikleri gibi at koşturdular. Bütün parkurlar onlarındı, şimdi ise geçmişler kıytırık televizyon ekranının karşısına, Başbakan’a hökürüyorlar. “Sen ne biçim başbakansın,” demeye kadar vardırdılar işi.
Yazık, çok çekti bu çocuklar, çok…

Mümtaz İdil
Odatv.com

30.06.2013 03:49

26 Haziran 2013 Çarşamba

Bundan sonra Tarhan değil CHP düşünsün

Batista hükümetini kendini batırdığında, neyin arkasından estiğini asla anlayamadı. Ta ki, Batista hazır beklettiği uçağına atlayıp da Dominik Cumhuriyeti’nde soluğu alıncaya kadar da işin sırrını çözemedi.
CHP’nin bugün düştüğü durum, Batista’nın durumundan da acıklı hale geldi artık. Zaten eleştiri okları üzerindeydi Kılıçdaroğlu’nun, Emine Ülker Tarhan’ı türlü oyunlarla harcayan ekibine şöyle bir bakıp, “kader” demekten öteye gidemedi.
Sözümona kendisinin bu işte bir payı yoktu. Parti üst yönetimi böyle uygun görmüştü ve Emine Ülker Tarhan seçilememişti.
Demokrasinin gereği yapılmıştı.
Herkes de bunu yedi.
"GÖREVİ TESLİM OLMAK MI"
CHP’nin en sevilen insanı bir anda yönetimin dışında kalıvermişti işte. CHP’nin sözümona “beyin” takımı, Tarhan’ın güldür güldür geldiğini gördüklerinden, bir kumpasa ihtiyaç duymuşlardı. Bunu da başkanlarına açıklamakta hiç güçlük çekmediler. İki gün yoğun bir kulis sonucu, Recep Tayyip Erdoğan’ın haklı olarak yaftaladığı “memur” Kılıçdaroğlu teslim oluverdi.
Görevi galiba teslim olmak Kemal beyin.
Birkaç siteyle ilgilendiğim için, Emine Ülker Tarhan’ın ne kadar çok sevildiğini biliyorum. Benim takdir etmemin, sevmemin, yakın hissetmemin hiçbir anlamı yok.
Bir yığın insan onu ya CHP’nin başında görmek istiyordu ya da Cumhurbaşkanı olarak görmek. CHP’de başka hiç kimse bu ünvanlara layık görülmüyordu. Bir umuttu, bir çareydi ve herşeyden önce siyaseti nezaketle yoğurmasını becerebilmiş bir beyindi.
Yok cumhurbaşkanlığı adaylığı, yok belediye başkanlığına adaylık gibi harcama kalemleri tutmayınca, küstürme yoluna gitmenin daha iyi olacağını düşünmüş olmalılar ki, “Tanrılar susuzluklarını gidermek zorundalardı”.
Hitit uygarlığının başlarda 1066 tanrısı vardı. İlk krallardan Şupilulima bir sabah kalkıp, bu tanrı enflasyonuna son vermesi gerektiğini düşünüp, sayılarını 66’ya indirdi.
CHP de Hitit uygarlığından esinlenmeyi bırakıp, İmam Gazali’ye sığınarak, sosyal demokrat partilerin “genel sekreter” geleneğini bir kenara koydu ve 15 mi, 16 mı, artık ne kadarsa genel başkan yardımcısı ihdas etti.
TARHAN DEĞİL CHP DÜŞÜNSÜN
O zaman, grup başkan vekilleri daha bir “değerli” oldular.
Hele bir de bu Emine Ülker Tarhan gibi insanlarla ilişkisinde olağanüstü “ince bir mesafe” koyan akıllı bir kadın olunca, işler karıştı.
Şupilulima’nın “tanrıları” işe el koymaları gerektiğine karar verdiler. Bir kurban gerekiyordu zaten de, bu kurban öyle bir kurban olmalıydı ki, Uşak Milletvekili Dilek Akagün Yılmaz gibi disipline veremeyeceği güçte biri seçilmeliydi.
Demokrasi ile çözülmeliydi yani (!).
Oysa Dilek Akagün Yılmaz ile birlikte Kennedy Caddesi’nde TOMA’ların önüne vücudunu koyan “erkek” milletvekili yoktu. İki kadın da kendi kimlikleriyle gitmişlerdi Kennedy Caddesi’ne, parti gömleklerini çıkarmışlardı.
Bu yüzden CHP onları suçlayamazdı, bu kez Gezi Parkı eylemlerine ters düşecekti. Oysa ertesi gün yüz milletvekili ile Kennedy Caddesi’nde olması gereken Kemal Kılıçdaroğlu’ydu.
Olmadı, beceremedi. Liderlik biraz da önünü görebilmektir. Geçtim Atatürk gibi seksen yıl sonrayı görmeyi, Kılıçdaroğlu üçüncü günü bile göremedi.
Ne yapmıştı Mustafa Kemal? Ey işçi sınıfı, ey öğretmenler, ey aydınlar, ey gazeteciler, ey sanatçılar, ey yazarlar, ey köylüler… dememişti.
Ey Türk gençliği, demişti. Bunu görebilmişti.
Bu vizyonda olan insanların bugünün CHP’sinde barınması mümkün değil. Emine Ülker Tarhan’a “grup başkan vekilliği” vermemek, onu daha da yüceltmiştir sevenlerin gönlünde. Zaten yüreğinin ta gerilerinde bir sızı duyuyordu yaşananlara ve muhalefetsizliğe, bundan eminim. Böyle bir mangal yüreği olduğunu sadece yaptıklarından yola çıkarak biliyorum.
Onu bu güruh içine almadı. Kimyasal reaksiyona giren ve asla başka bir alaşım üretmeyen metaller gibi, tüm kimliğiyle ortaya çıktı. Üstelik komik olan ne biliyor musunuz, müthiş bir sempati ve saygı kazandı.
Zaten var olan saygısını katmerledi.
CHP düşünsün.
Gülmeyen adamlarla, koltuğunu bir halt sanan hazımsızlarla, konuşmaktan aciz kültürsüzleriyle, kendini akıllı sanan aptallarıyla CHP’ye ancak “iyi yolculuklar” diyebilir Emine Ülker Tarhan, zira terbiyesi ve insanlığı onlarla savaşmayacak kadar sağlamdır.
Düşman bile “seviye” göstermek zorunda, değilse kalleşlik her zaman galebe çalacaktır, doğanın kanunu böyle.

Mümtaz İdil

Odatv.com


26.06.2013 23:37

20 Haziran 2013 Perşembe

Duran adamlar akil adamları geçti

Şimdi işler herkes için sapasarmış durumda.
Ama en çok da AKP için.
Toplum şaşkın. Bu, “duran adam” eylemi iyi mi oldu, yoksa eylemi sulandırdı mı, sorusu en çok sorulan soru.
Aslında tam zamanında gerçekleşen bir eylem. Sokağa dökülen halkın çok fazla yapacak şeyi kalmamıştı. Eylemler giderek kışkırtıcı ajanlar tarafından sabote edilmeye başlanmıştı ve bu giderek de artacaktı. Bu durumda eylemler de seyrelerek azalacaktı. AKP kazanmış, halk kaybetmiş görünecekti.
“Duran Adam” çıktı, herşeyi herkes için altüst etti. Eylemin ne gibi sonuçlar doğuracağını AKP de bilmediğinden olsa gerek, duran adamlar gözaltına alınmaya başlandı. Savcıların bu gözaltılardan sonra, ne gibi bir gerekçeyle iddianame hazırlayacakları kocaman bir soru.
Şurası kesin ki, bu “duran adamlar”, “akil adamlardan çok daha fazla etki yarattı. Espri düzeyi arttı, şakalar çoğaldı, gençliğin matrak geçme duygusu zirve yaptı.
Ama sonuç?
Sonuçta eylem sona ermiştir. Burası kesin. Bundan sonra AKP ve başında bulunan Recep Tayyip Erdoğan yine bir konuda inatlaşırsa, sokakların dolacağı mesajı en üst perdeden verilmiştir.
Bir sonraki eylemlerde “duran adam” olmayacaktır. Zira bu tür protestonun fazla bir yaptırımı yok. İnsanlar TEM otoyolu üzerinde veya ana arterlerden biri üzerinde durmaya kalktıklarında, gözaltına alınacaktır. Taksim gibi yayaya açık bölgelerde durmalarını ise hükümet fazlaca “iplemeyecek”, kendi haline bırakacaktır.
Burada dikkat edilmesi gereken konu, bundan sonra Başbakan’ın “benim valim, benim belediye başkanım, benim bakanım,” söylemini de aşıp, “benim malım” demeyi bırakması ve bunu eyleme dönüştürmemesi halinde, halkın yeniden sokaklara dökülmesi için şimdilik bir neden yoktur.
Ama Başbakan durmayacaktır. Bunun nedeni halkla inatlaşması değil. Bu sanal bir yaklaşım. Asıl neden ekonomik. Zira ekonomi artık Başbakan’ın “kurmayları” tarafından da kurtarılamayacak durumdadır. Satılacak mal kalmamıştır, kiralanacak şirket yoktur, petrol yasası, maden yasası yeteri kadar “getiri” sağlamayacaktır.
Başbakan’ın belirttiği gibi, yirmi günü aşan eylemlerin Türkiye bütçesine maliyeti asla yüz trilyon değildir, olamaz da… Fiziki olarak mümkün değildir bu kadar büyük bir zarar.
Bütün İstiklal caddesini yerle bir etseniz ancak bu kadar büyük bir bütçeden söz edilebilir. Ama Başbakan için bu yeni zamlar, kemer sıkmalar ve ekonomiyi “istikrarlı hale yeniden döndürmek” amacıyla kullanılacak, çok açık.
Bir de tabi, beklenen “cadı avı” operasyonları var. Bülent Arınç bununla ilgili ipuçlarını vermişti. Ortalık sakinleştikten sonra eylemin elebaşları için gerekli adli işlemlerin başlatılacağını söylemişti.
Adli işlemlerin ne anlama geldiğini de herkes çok iyi biliyor.
Önümüzdeki günler artık “Gezi Parkı” eylemlerinin tarihteki “onurlu” yerini alması ve yeni eylemler için “Demokles’in Kılıcı” gibi hükümetin başında sallanmasına tanıklık edecek.

Mümtaz İdil
Odatv.com

20.06.2013 00:56