31 Aralık 2010 Cuma

AYRILIYORUZ FARKINDA MISINIZ

Benim yaşımdakilerin artık adres defterlerinden isim silmeye başladıklarını biliyorum. Kuşağımdaki insanların bir kısmı zaten öldü gitti. Ama asıl yitip gidenlerin bu dünyada kalıp da gelişmeleri görenler olduğunu düşünmeden de edemiyorum.
Öyle ya, müthiş bir insan öğüten değirmenle yeniden karşı karşıyayız. İlkini 12 Mart 71’de, ikinci ve daha korkuncunu da 12 Eylül 80’de yaşadık. İkisi de bu günleri hazırlayan, düşmanı aydın, okuyan, düşünen gençler olan askeri darbelerdi.
Şu anda yaşananlar da o darbelerin sonuçları elbette. Ama artık düşünen, okuyan gençler yok. Bu nedenle darbe de sessiz ve derinden gerçekleştiriliyor. Okumaya zamanı yok şimdiki gençlerin. Hepsinin aklında iş, yeni bir hayat, gelecek kaygısı var. Okumak alabildiğine lüks. Üstelik de dünyada benzeri olmayan bir pahalılık ile sunuluyor.
Benim kuşağım bilir: Yazarlıktan para kazanmak çok zor, hatta olanaksız bir şeydi o sıralarda. Yazarlık, sosyal bir statü edinmek için verilen bir uğraştı. Kimilerinde ise vazgeçilmez bir tutku.Ne zamanki artık yazarlık da “para” etmeye başladı. Yazarlar türedi ve türetildi. Hiçbir konuyu derinlemesine incelemeyen, akılda ne varsa anlatılan kimi zaman da “karşılaştırmalı dedikodu” günceleri sunan bir akım aldı başını yürüdü. İstenen buydu ve doğal olarak da egemen ideoloji tarafından desteklendi.
KUŞAK DEĞİŞTİElbette benim kuşağımın hepsi, benim gibi ekonomi ile sanat açmazına düşmedi. Kendini gelişmekte olan düzene çabuk uydurabilenler sunulan “yapay cenetten” paylarını aldılar. Sosyalizme bakışı değiştirdiler, Sovyetler Birliği’nin çöküşünü ve ABD’nin Irak’a getirdiği “özgürlüğü” ayakta alkışladılar.
Hesaplar ters de çıksa, zaman onları yalan uçurumunun kenarına da bıraksa, yeni bazı kulplar bularak ve özellikle de geçmişi “lanetleyerek” statülerini korudular veya daha da ileri götürdüler.
Bunlar kim diyecek olursanız, Kızılderili deyişiyle bir elin parmaklarından çok daha fazlalar. Bütün “hakim” köşeler, “hakim” yayınevleri, “hakim” iletişim ağları onların emrinde. Ne bileyim, dünyanın en eski insani zayıflıkları olan aldatma, ihanet, tutku, hırs gibi değişmez insani zaaflara kucak açmasını öğrendiler.
Ama bu arada bir başka kuşak, bu dünyaya tutunmaya çalışan ve kendince dürüst olan bir kuşak ise çok daha ağır bir darbenin ağırlığında ezildi, ezilmekte de devam ediyor.
Sisteme uymak istese de artık sistem onu kabul etmiyor.
Statükoculukla, “puta” tapmakla, gelenekseli korumaya çalışmakla suçlanıyor ve tutucu ilan ediliyorlar.“Hayır, hiç de öyle değil,” diye haykırmaya kalktığında da bu insanlar, seslerini sadece çevresindeki arkadaşlarına duyurabiliyorlar. Onları da zaten tek tek kaybediyorlar. Artık yolun sonuna az kaldığı için de gelecekleri de yok.
Gelecek, gençliğe ait bir beklenti bilirsiniz. Önünüzde zamanınız varsa geleceğiniz de var demektir.
Bizim geleceğimizi elimizden birkaç kez aldılar. Şimdilerde ise “yaşamamızı” bile istemiyorlar. Bütün kazanılan cumhuriyet değerlerini tek tek elimizden alırken, buna karşı koymaya çalışmayı bile “statükocu, faşist ve bağnaz” suçlamalarıyla engelliyorlar.
KANDIRILMIŞ GİBİYİMİsim vermeden yazılan bu tür yazılar herkesi olduğu kadar beni de rahatsız ediyor. Ağzımı doldura doldura, aşağıya yazmam gereken isimleri gecenin bir saatinde haykırıp duruyorum. Ama bunu yazmanın bir yararını da görmüyorum. Geride kalan ve 1980 öncesinin “etik” değerlerini korumaya çalışanları saymaya kalkışmak daha az yer tutacaktır diye düşünüyorum. Bu bir umutsuzluk ise, evet şimdi ben de başını bağlayıp, sakalını bir karış bırakan ve yeşil takkesini de giyerek esintiye kendimi terk eden ama hala duraklarda dolu geçen otobüslerin durmasını beklerken, önünden BMW X7 jipiyle geçen “dava” arkadaşını görüp de aldırmayan kandırılmışlar gibiyim.Kandırılmışlığın hiç böylesine yaygın olduğu bir dönem daha yaşamadı Türkiye.
Birkaç gün önce Gazi Hastanesi’nde bir yakınım ameliyat oldu. Üç kişilik bir koğuşta yatıyordu. Solunda Yüksekova’dan gelmiş bir “Kürt” vardı, sağ tarafında da özel timde görevliyken aldığı çeşitli yaralar nedeniyle hastaneye düşmüş genç bir polis.
Polis, düşman gibi gördüğü Yüksekovalı Kürt odada olduğu için içeri girmekte zorlanıyor, girdiğinde de mutlaka Kürt’e laf atıyordu. Yüksekovalı ise kendisine laf atıldığından habersiz öylece oturuyordu.Tam hasta yakınıma yardımcı olmak üzere başucundayken, polise bir telefon geldi. İstemeden kulak misafiri oldum, çünkü ilginç bir konuyu konuşuyorlardı. Karşı tarafın ne dediğini duyamıyordum doğal olarak, ama polisin konuşmasından işin “vehameti” belli oluyordu.
Konu kısaca iki bayan canlı bombanın, tüm tariflere, dağıtılan resimlere karşın emniyet güçlerinden kurtulup, ortadan kayboldukları ile ilgiliydi.
Polis endişeyle tekrar tekrar eşgallerini veriyor ve nasıl önlem almadıklarını sorguluyordu.
İki canlı bomba! İkisi de emniyetin elinden sıvışmayı başarmış...
Eğer hastanede konuşulanlar bir “mizansen” değilse, ortada ciddi bir tehlike var demektir. Kadınlardan birinin çok zayıf ve boyalı sarı saçlı olduğunu anlayabildim ancak. O da polis eşgalini tekrar ederken aklımda kaldı.
Polis Yüksekovalı’yı unuttu, Yüksekovalı ise zaten onun orada olduğunu bile farkında değildi. Henüz Yüksekovalı “ayrışma moduna” girmemişti veya çoktan ayrışmıştı da, “bunu siz yeni fark ediyorsunuz salaklar,” diyordu.
Bilemem.
Ama bir yanda vücudunun tüm “çevikliğini ve canlılığını” yitirmiş bir polis, hala telefonun ucundaki arkadaşlarına talimatlar yağdırmaya çalışıyor, öteki yanda başka birileri ise sabah vücutlarına değecek “bıçağın” soğukluğunu düşünüyor.Aynı odadalar. Birbirlerini “boğacak” kadar iyi tanıyorlar. Biri yaşamının doğal bir parçası haline getirdiği “ayrışmayı” sindire sindire otururken, öteki “kullanıldığını” düşünerek gençliğine yanıyor.
Ben de ikisinin de dışında bir yerlerde bütün bu olan bitenin ne demek olduğunu düşünüyorum.
Canlı bombalar...
Cansız bombalar...
Canlı nefretler...
Cansız nefretler...
Canlı düşmanlar...
Cansız düşmanlar...
Ayrılıyoruz, farkında mısınız?

Mümtaz İdil
Odatv.com

31.12.2010 22:00

27 Aralık 2010 Pazartesi

İSLAM’I İŞTE BÖYLE KİRLETTİNİZ

Genç bir adam, imamı azamlardan birini ziyaret ederek, İslam’ın tüm inceliklerini öğrenme isteğini dile getirir...
İmam sorar: “Arapça biliyor musunuz?”
“Evet,” der istekli öğrenci...
Peki İngilizce, Fransızca?
“Evet.”
“Peki İslam felsefesini biliyor musunuz?”
“Hayır, ama endişelenmeyin... Sorbonne Üniversitesi’nde felsefe okudum. Harvard üniversitesinde Aristo ve Sokrates mantığı üzerine doktora yaptım. Şimdi de İslam felsefesi üzerine çalışarak eğitimimi tamamlamak istiyorum.”
İmam, delikanlının İslam felsefesini öğrenmeye henüz hazır olmadığını söyler.
“Ancak,” diye ekler... “Mantık konusunda sizi sınayabilirim. Eğer sınavı geçerseniz, size İslam felsefesini öğretirim.”
İki parmağını kaldırır: “İki hırsız bacadan süzülerek bir eve girer. İçeri girdiklerinde birinin yüzü temiz, diğerinin kirlidir... Sence hangisi yüzünü siler?”
“Kirli olan,” der delikanlı heyecanla...
“Yanlış. Basit bir mantık. Yüzü kirli olan, temiz olanı görür ve kendi yüzünün de temiz olduğunu düşünür. Yüzü temiz olan ise, kirli olanı görür ve kendi yüzünün de kirli olduğunu düşünür. Yani yüzünü silen yüzü temiz olandır...”
Delikanlı çok etkilenir...
“Çok akıllıca, ama beni bir daha sınayın,” der.
İmam soruyu tekrarlar.
Delikanlı, “Yüzü temiz olanın yüzünü sildiğini zaten söylediniz,” der.
“Yine yanlış,” der imam...
“Mantık çok basit... Yüzü kirli olan temiz olanı görür ve kendi yüzünün de temiz olduğunu sanır. Yüzü temiz olan, kirli olanı görür ve kendi yüzünün de kirli olduğunu sanır. Kirli yüzlü adam, temiz olanın yüzünü sildiğini görünce, o da yüzünü siler...”
Delikanlı, “Bu da akıllıca,” der... “Hiç düşünmemiştim... Ama beni bir kez daha sınamanızı istiyorum.”
İmam, aynı soruyu tekrar sorar.
Delikanlı bu kez uyanık davranır: “İkisi de yüzünü siler...”
“Yine yanlış,” der imam...
“İkisi de yüzünü silmez. Mantık basit: Yüzü kirli olan, temiz olana bakar ve kendi yüzünün temiz olduğunu sanır. Yüzü temiz olan ise arkadaşının kirli yüzünü görür ve kendi yüzünün de kirli olduğunu sanır. Ancak, yüzü temiz olan, yüzü kirli olanının yüzünü silmediğini görünce o da yüzünü silmez. Dolayısıyla ikisi de yüzünü silmez...”
Delikanlı umutsuz bir halde, “Ben İslam felsefesini ve mantığını öğrenecek niteliklere sahibim,” der... “Beni son kez sınayın...”
İmam aynı soruyu sorar...
Delikanlı, “İkisi de yüzünü silmez,” der.
“Yanlış,” der imam. “İslam felsefesini anlayamadığınızın artık farkında mısınız? Bu işin bu kadar kolay olmadığının? Aynı bacadan giren iki adamın birinin yüzü temiz, diğerinin yüzü kirli olabilir mi?
İslamı işte böyle kirlettiniz ve farkında değilsiniz...”

Mümtaz İdil
Odatv.com

27.12.2010 02:10

13 Aralık 2010 Pazartesi

ERDOĞAN İLE PUTİN ARASINDA NE FARK VAR

Bir başbakan... Şarkı söylüyor, daha da önemlisi piyano çalıyor.
Bizde piyano çalanlara küfrediliyor, beğenilmiyor.
Çek cumhurbaşkanı da yazardı. Nobel almıştı.
Piyano çalmanın insana neler kazandırdığını bilir misiniz? Ben, neler kaybettirdiğini biliyorum, çünkü çalamıyorum. Neler kazandırdığını ise tahmin bile edemiyorum.
Müzik konusunda çok yazılıp çizildi, bu işin ustaları bu konunun önemini vurgulayıp duruyorlar. Ama bir başbakanın piyano çalması gerçekten insanı derinden etkiliyor. Bu yalnızca bir dinleyici olarak değil, icracı olarak da müziğin içinde olması demek insanın. Sonuçta ağır bir eğitimden geçerek geliyor bu insanlar bu makamlara. Arada mutlaka “sanat” ile ilgili bir dal ile uğraşıyorlar. Rusya’da en çok tercih edilen de müzik sanatı.
Müziğin, eğitimin her kademesinde var olması, devlet kademesinde hangi aşamaya gelirse gelsin bu insanların dünyayı kavrayışlarında, insanları yönetmesinde ve en önemlisi insan sevgisinde çok olumlu etkiler yatarıyor.
Hemen akla Hitler gelebilir tabii... Toplama kamplarında, insanlar “gaz odalarına” gönderilirken, en yüksek perdeden Wagner çalındığı bilinir.
Bu yüzden Yahudiler Wagner’i sevmezler... Hitler doğmadan ölmüş olsa bile.
Bir başbakan çıkıyor, Chopin’in Mazurka’sından bir bölüm çalıyor...
Bir diğeri çıkıyor, “beraber yürüdük bu yollarda”yı söylüyor.
O da müzik, bu da müzik...
Öyle değil işte.
Rusya Başbakanı Vladimir Putin, kanser hastası çocukları yararına düzenlenen gecede çaldı piyanosunu. Öyle, benim kulaktan dolma gitar tellerine basmam gibi falan da değil. Kevin Costner, Kurt Russel, Gerard Deaprdieu gibi müzikten anlayanların ortasında çaldı.
Hatasız...
Üstüne bir de İngilizce şarkı söyledi.
Ceketini falan da beline dolamadan... Yaylana yaylana da değil. Edepli ve düzgün bir şekilde.
Müziği “kaderin” cilveleşmesiyle, “tepinmek” arasına sıkıştıran toplumların ne halde olduğunu görüyorsunuz.
Otobüste ayağınıza basanların gözünüzün içine, “ayağın orada ne arıyor” diye bakışını da anımsarsınız.
Neden yalnızca karısına ve direksiyonuna hakim olmaktan öte hiçbir “iktidarı” bulunmayan magandaların kaldırımlara kadar çıkıp insanları ezdiğini de anlıyorsunuzdur mutlaka.
Ya da kendini cin gibi sananların, dörtlülerini yakıp da sol şeritten dalarak, kuyruğun en önüne geçip, pişkin pişkin sağ sinyalini verdiğini?
“Bir şey soracaktım,” diyerek cinlik yapıp sıranızı kapanları...
“Sen benim kim olduğumu biliyor musun,” efelenmeleriyle açılmayan kapıları açanları...
Bilirsiniz bunları.
Bunlar işte bir toplumda kültürün, özellikle de müzik kültürünün gelişmemesinden kaynaklanıyor. Ben değil, bilenler söylüyor bunu.
İki piyano, beş keman, dört fülüt, üç de gitar koyarak çok sesli müzik yaptığını sananların müzik yaptığı bir ülkede yaşıyoruz.
İki “hafif” parça çaldıktan sonra düğünlerde, daha insanlar limonatalarından ya da rakılarından ikinci yudumu bile almadan oyun havasına geçişimiz de bundan.
Son zamanların gelişmesidir bu... Daha önceleri yoktu.
İnsanların en azından “kafa” bulmaları beklenirdi... Şimdi, dördüncü şarkı “Kasap Havası”...
Eğlence denince anlaşılan bu. Böyle bir toplumun başka türlü eğlenmesi mümkün mü?
Neden Recep İvedik, Gora, Arog gibi filmlerin gişe yaptığını, “Emret Başbakanım” gibi dizilerin ise yayından kaldırıldığını anlıyor musunuz?
Polonyalılarla birlikte dünyada en çok “belden aşağı fıkra” üreten ülke olduğumuzu mesela?
Bu yüzden Putin gibi bir başbakan görünce insan düşünüyor...
Vasatın üzerinde satranç oyuncusuyum güya, Rus teknisyenleri Soma, Tunçbilek gibi açık ocak havzalarına trenle götürürken satranç oynardım onlarla. Hep yenerlerdi beni.
Bizim tavla kültürümüz, onlarda satranç ile örtüşüyor çünkü.
Arkada da güzel bir müzik eşlik ediyor onlara... Kim bilir, belki de başbakanları piyano çalıyor yine.

Mümtaz İdil
Odatv.com

13.12.2010 02:07

28 Kasım 2010 Pazar

KADİR TOPBAŞ BUNU YAPABİLİR Mİ

Antalya 11. Piyano Festivali ilk anda insanın suratına şu gerçeği çarpıyor: Bir belediye güzel şeyler de yapabilirmiş. Elbette yalnızca Antalya Büyükşehir Belediyesi değil, birçok belediye güzel etkinliklere imza atarak, Türkiye’nin aydınlık yüzünü gözler önüne seriyor.

Antalya Büyükşehir Belediyesi, 11 yıldır sürdürdüğü ve artık geleneksel hale getirdiği 11. Uluslararası Antalya Piyano Festivali’ne bu yıl da kusursuz sayılacak bir organizasyon ile girdi.

Her festivalin gizli kahramanları vardır, bilirsiniz. Ortalıkta pek görünmezler, “ben yaptım” havasında değillerdir, ama bilirsiniz ki arkalarda bir yerde sizin yaptığınız ve yapacağınız her hareket kontrol altındadır.

Geç uyandınız da uçağı mı kaçırma tehlikesi belirdi, hiç önemi yok... Aşağıda sizi uçağa yetiştirecek hızda başka bir uçak beklemektedir, emin olabilirsiniz.

Hastalandınız mı, doktor daha hastalığınız sizi yatağa vurmadan başınızda belirir.

Kararsız kaldınız da son gün festivale katılmaya kalktınız, “önemi yok, biz hallederiz,” yanıtını veren de bu arkadaki görünmeyen ekiptir.
Antalya Piyano Festivali’ni 11 yıldır götüren profesyonel ekip işte böyle bir ekip.

Sahibi Büyükşehir Belediye Başkaknı Mustafa Akaydın belki, ama orkestra şefi Kadir Dursun...

Kadir Dursun’un adını hep duyuyordum, ama bir türlü tanışmak fırsatı olmamıştı. Bu kez tanıştık ve alçakgönüllülüğünü görünce, fetivalin nasıl “tıkır tıkır” işlediğini anladım.

Bu işin bir gönül işi olduğunu, profesyonelce yapılsa da insanların yüzüne birer gülücük kondurmakla işlerin çok daha profesyonelleştiğini gördüm.

Kadir Dursun ile de dönüş yoluna çıkmadan birkaç dakika önce tanıştım. Daha doğrusu o geldi kendini tanıttı. Utandım.
Akgün Keskin Sakarya ilk davet telefonunu ettiğinde, açıkçası biraz da rahatsızlığımı bahane ederek, katılamayacağımı söylemiştim.

Sonra rüzgar değişti, katılmaya karar verdim. Akgün hanımı aradım. Geç kalmış olabileceğimi biliyordum.

Yarım saat sonra festivalin bir başka kahramanlarından Veli Çabar aradı. Uçuş numaralarımı ve saatlerini verdi.

Hiçbir sorun olmamış gibi halledivermişlerdi.

Çorum’da Hitit Festivali yaptığım sıralarda ben de benzer şeyleri yaşadığımdan, bu işin hiç de kolay olmadığını biliyordum da.

Üstelik Çorum’da böyle bir gecikme olamazdı zaten. Üç saatlik yola hemen bir araba görevlendirir, hangi konuk neredeyse Ankara’ya kadar uçakla taşıyıp, oradan arabayla alabilirdiniz.

Antalya-Ankara pek öyle değil. Uçak kaçarsa, araç ile ulaşmak Çorum kadar kolay olmuyor.

Saat gibi işleyen bir organizasyon. Kimse kendisine hizmet taşıyan bu ekibi etrafında görmüyor, ama bir sütunun arkasından izlendiğini de biliyor. Herkes neyin ne zaman yapılacağının farkında, daha da önemlisi “unutulmadığı”nı biliyor.

Bu, festival gibi büyük organizasyonlarda ulaşılması zor bir hizmet.

Kadir Dursun ve ekibi başınan beri bu festivalin içinde. Elbette belli alışkanlıklar ve rahatlıklar da edinmişler, ama gevşememişler. Aynı heyecanla götürüyorlar festival havasını.
Buraya kadar güzel. Antalya Büyükşehir Belediyesi piyano festivalini gelenekselleştirmiş de... İnsan şöyle bir dönüp bakıyor...

Bir Ankara’lı olarak, CHP’nin kalesi olarak görünen ve artık simgeleşen Çankaya Belediyesi’nin değil böyle bir festival yapmak, Seymenler Parkı’nda küçük bir resital bile vermediğine üzülüyor.

Çankaya Belediyesi, bir “kale” olarak algılanmanın ötesinde, Türkiye’nin en büyük belediyelerinden biri.

Ama nedense bu belediyenin koltuğumu çok rahat, ya da kültür sanat gibi faaliyetleri gereksiz mi görüyor, fırsat mı bulamıyor, para mı bulamıyor, bir Kadir Dursun mu yok...

Bilinmez...

Üzerine ölü toprağı serilmiş sanki yüzyıllardır Çankaya Belediyesi’nin...

Ya yapıyor, duyuramıyor...

Ya da çok daha önemli işler peşindeler...

Mümtaz İdil
Odatv.com

28.11.2010 17:27

27 Kasım 2010 Cumartesi

O AN ALİS’İN DÜNYASINDAYDIK

Müzik ve dans... Bu ayrılmaz birlikteliği tüm dünya zaten biliyor. Tango’nun bile tek başına bütün Latin Amerika’yı “devrimci” kıldığı gözler önünde.
River Dans’ın karşı konmaz temposu, balenin binbir çeşit örneği, halk oyunlarının binlerce yılın imbiğinden geçip soyutlaşarak günümüze ulaşması...
Bütün hepsi, Cuma gece gördüklerim karşısında bambaşka bir anlam kazandı.
Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin önderliğinde onbirincisinin Cuma geceki açılış konserinde Fazıl Say ve Patricia Kopaçinskaya müzikte bir aşama daha nasıl ileri gidilir, örneğini verdiler.
Mozart’ın Saraytan Kız Kaçırma Operası’nın Üvertürü ile açıldı 11. Piyano Festivali.
Ardından, kemanıyla dans eden Patricia Kopaçinskaya... Sanatçı, arada bir Şef Howard Griffiths ile, arada arkasındaki kemanlar grubuyla ve daha da çok kemanıyla konuşur gibiydi.
O anda sahnede olmadığından emin olabilirsiniz.
Alis Harikalar Dünyası”nda olduğu kesin. Kah şaşıran, kah ürken, kah kızan biri var sahnede ve tüm orkestraya rağmen hareketleriyle sizi de kendi müziği ve hareketine bağlıyor.
Düzenli salınımlar değil Patricia’nın yaptığı. Müziğe uyma gibi bir kaygı da taşımıyor. Sadece diyor ki, “ben burada, aranızda değilim. Ama siz de zaten burada değilsiniz, benimle berabersiniz...
Arkada orkestra çalıyor, ama fark ediyorsunuz ki, gerçekten Patricia Kopaçinskaya ile birliktesiniz.
Sanki Fazıl Say, “Al bu müziği ve kendini oyna,” diye bestelemiş.
Fazıl Say’ın “Nirvana Yanıyor” eseri ise tam bir “büyücü” eseriydi. Hiç abartmaya gerek yok. Fazıl Say tüm dünyanın en iyi müzisyenlerinden biri. Onu tanımlamak ise çok zor. Ancak Nirvana Yanıyor’u dinleyince, başkalarının bestelerini çalarken piyanosu ile adeta dans eden Fazıl Say, kendi bestesinde bunu artık en üst düzeye çıkarıyor.
Tıpkı Patricia’da olduğu gibi Fazıl Say’da da müziğin objesi tümüyle sanatçı ile enstrümanına odaklanıyor.
Bu, dediğim gibi çok sesli müzikte yepyeni bir aşama.
Sanatını “icra” ederken müzisyenlerin kendilerinden geçtikleri az rastlanan bir olay değil, buna çoğumuz da tanık olmuşuzdur.
Mesele yalnızca sanatçının çalgısı ve müziği ile bütünleşmesi meselesi de değil. Cuma gecesi Antalya Kültür Merkezi’nde bunun daha ötesinde bir olaydı yaşanan.
Bütünleşmenin de ötesinde. Bunun kelime karşılığı da yok.
Gerek Patricia Kopaçinskaya gerekse Fazıl Say orkestra ile birlikte seslendirdikleri eserlerde merkezin kendileri olduğunu enstrümanlarıyla yaptıkları dans ve iletişim ile gösterdiler.
Yine Fazıl Say’ın bestesi olan Piyano ve Keman İçin Sonat’ta bu kez ikisi birden sahnedeydi.
İşte bu artık anlatılamaz boyutlarda bir sanat gösterisine dönüştü. Her iki sanatçı hem kendi dünyalarındaydılar, hem çalgılarıyla konuşuyorlardı hem de dans ediyorlardı. Ama biliyordunuz ki, her ikisi de aynı yerde ve boyutta, her ikisi de birbirinden habersiz, her ikisi de sizinle birlikte ama yanınızda değil...
Böylesine muazzam çelişkiler bütünü olan bir hava yarattı sanatçılar.
Müziğin ulaşabileceği noktalarda dinleyicileri gezdirmekle kalmadılar, “daha bu gördükleriniz, göreceklerinizin ancak pırıltısı” mesajını verdiler.
Böyle bir gösteri, dünyanın neresinde olursa olsun ayakta alkışlanacaktır.
Kendini müziğinin içine kapatıp, dünya ile ilişkisini kesen Beethoven’u bilirsiniz. Beethoven’in beyninin içinde her tınısına kadar bestesini hissetmesi ile açıklanabiliyordu bu.
Normaldi de... Sanatçı elbette kendi bestesini en küçük ayrıntısına kadar bilmeliydi.
Ama işin yalnızca sanatçının kendini müziğinin dünyasına kapatmasından ve dünya ile ilişkisini kesmesinden çok daha farklı olduğunu gösteriyor Fazıl Say ve Patricia Kopaçinskaya.
Uyumsuz gibi görünen bu kadar çok hareketin aslında tam bir Michelangelo uyumu sağladığını anlamak için müzisyen olmaya da gerek yok.
Her fırça darbesi ustaca ama yanlış atılmış bir tablonun tamamlandığında bir sanat şahaseri haline dönmesi gibi bir şeydi dün ikilinin yarattığı.
Hani biraz da konu magazinleşsin diye, şunları da eklemek gerek belki: Salon tıklım tıklım doluydu. Başta etkinliğin sahibi Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Prof. Dr. Mustafa Akaydın olmak üzere birçok “ünlü” de salondaydı.
Halit Kıvanç, Prof. Dr. Süheyl Batum, Tarık Akan, Kürşat Başar, Hıncal Uluç, Şefik Kahramankaptan,Yalçın Bayer ve daha birçok sanatsever oradaydı.
Güzel bir düzenleme yapılmıştı.
Konuklarla tek tek ilgilenildi.
Aksama hiç olmadı... Ne gerekiyorsa yerine getirilmişti.
Ama buna rağmen Fazıl Say ve Kopaçinskaya’nın beni ve sanıyorum tüm izleyicileri alıp götürdüğü dünya, “Alice”in dünyasıydı.
Kimse de oradan geri dönmedi.

Mümtaz İdil
Odatv.com

27.11.2010 23:58

25 Kasım 2010 Perşembe

ERDAL İNÖNÜ BENİ NASIL YENDİ?

Sivas’ta 37 insanımız yobazlarca katledildiğinde, aklı başında her insanın yüreğine ateş düşmüştü. Çoğumuz, bir hiç uğruna yaşamlarını yitiren suçsuz insanlar için üzüldü, ama kimilerimiz de tanıdığı, bildiği insanları yitirmenin acısını yaşadı.
Alkışlayanlar da olmadı değil...
Sivas’ta katledilen şerefli insanların içinde üç kişi vardı ki, yaşamımda önemli yer tutuyordu. Asım Bezirci, bana ilk ödülüm veren jürideydi, sonradan da beni Sevgi Soysal inceleme kitabına yönelten kişiydi. Metin Altıok, kitabımın başına şiirini koyduğumu çok sonradan öğrenmiş ve beni de çok mutlu eden bir sevinç göstermişti. Behçet Aysan da, sıklıkla edebiyat ortamlarında karşılaştığım, eşimle aynı meslekten iyi bir dostumdu.
Sivas katliamı olduğunda, yıllarca aynı odayı paylaştığım çevirmen arkadaşım Suat Yokova’nın ölüm haberi gelmişti. Tam bir gün önce... O sıralar Kültür Bakanlığı, Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü’nde genel müdür yardımcısı olarak görev yapıyordum. Ali Balkız aramış, Sivas’taki etkinlikler için kameraman ve muhabir istemişti. Ben de Halil İbrahim Ada ile Sabri Ertürk’ü görevlendirmiştim.
Sonradan onlar canını zor kurtarmış, kamera çalınmış ve içindeki kasetler de yok olmuştu. Bunu daha önce yine Odatv’deki bir yazıda belirtmiştim.
Olaylar patlak verdiğinde ilk aklıma gelen kameramanla muhabirin durumu oldu. Otele telefon açtım. Resepsiyondaki memur, durumun çok karışık olduğunu söyleyip, Sabri’yi telefona verdi. Sabri heyecanla, “Mümtaz Bey, bunlar bizi yakacak! Şu anda oteli taşlıyorlar,” dedi ve ardından da telefon kesildi.
Yetkimi aşarak, Sivas Valisini aradım. Vali, durumun kontrollerinde olduğunu ve askerden de yardım istediklerini söyledi. Ardından Rahmetli Erdal İnönü’yü ve Fikri Sağlar’ı aradım. Sağlar İstanbul’daydı. Hemen bölgeye geçeceğini söyledi, ama uçak bulamıyordu. Özel kalem THY’yi arayarak uçağı bekletmelerini istedi, ama yine de Sağlar yetişemedi.
Erdal İnönü ise telefona bile çıkmadı.
Niye aramıştım İnönü’yü? Öncelikle başbakan yardımcısıydı o sıralar. Daha da önemlisi, yüz yüze tanışıklığım vardı.
Kültür Bakanlığı’na girmeden önce, işsiz kaldığım dönemlere rastlıyordu tanışmamız. O sıralar İngiltere’den yeni dönmüş olan şimdiki Prof. Dr. Hikmet Özdemir beni elimden tutup, Başbakanlığa götürmüştü. Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü’nün o sıralar danışmanlarından biri Uğur Büke'ydi. Sonradan Çorum Valisi olarak karşıma çıkacak olan Atıl Üzelgün de diğer bir danışmanıydı. Uğur Büke’yi tanıyordum, ama Atıl Üzelgün’ü hayatımda ilk kez o gün gördüm.
Erdal İnönü ile “dost” olmak pek öyle kolay değildi.
Daha sonraları Dedeman’da bir kokteylde karşılaştık, o sıralar gazeteciydim. Sabah gazetesinin çıkardığı dergilerden Aktüel’in istihbarat şefliğini yapıyordum. Konu dönüp dolaşıp, satranca geldi. Erdal İnönü’ye, babası kadar iyi bir satranç oyuncusu olup olmadığını sordum. O da bana, “oynar bakarız, onun kadar iyi miyim?” dedi. O hiç eksilmeyen gülümsemesi vardı yüzünde, elinde de beyaz şarap kadehi. Bir gün oynamak üzere sözleştik.
Hatta bu iş o kadar ciddileşti ki, ev telefon numarasını bile verdi.
Ayrılırken, hafif de çakır keyif olduğumdan, “Yenersem bana Galileo’yu anlatacaksınız, söz mü?” diye bağırdım. Hiç istifini bozmadan gülümseyerek arkamdan baktı.
Sen Galileo’yu nereden bilirsin?” diyecek sandım.
Demedi.
Birkaç kez aradım, ama bir türlü satranç oynama fırsatı bulamadık. Zamansızdı...
Yenilmekten korktuğundan değil...
Aylar sonra Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin bilmem kaçıncı kuruluş yıldönümünde karşılaştık. Satranç partimizi hatırlattım ve ne zaman oynayabileceğimizi sordum.
Canı sıkkındı biraz. “En kısa zamanda,” diye yanıtladı.
En kısa zaman?.. Tamam,” dedim en şımarık halimle. “Galileo’dan vazgeçtim... Bu durumda bana Einstein’i anlatmanız daha uygun.
Niye diye sormadı. Hep aynı sakin gülüş...
Eh, yer Çağdaş Gazeteciler Derneği olunca, çevremiz meslektaş dolu. Bütün hepsinin önünde bir satranç partisi yapmak üzere sözleştik.
Sonradan Ümit Aslanbay bunu “düello davetini” kitabında anlatmıştı.
Benim Erdal İnönü’yü aramamda dayandığım konu gazetecilik olmadığından, daha sık telefonlaşıyorduk. Ama ne satranç oynayabildik ne de o bana Galileo veya Einstein’i anlatabildi.
Yıllar sonra Antalya’da Yiğit Gülöksüz ve Uğur Büke'yle karşılaştığımda onlara sordum, “hala satranç oynamak istiyor mu benimle,” diye.
Neredeyse ikisi birden, “Satranç da ne?” der gibi yüzüme baktı. Konuyu hiç bilmediklerinden...
Kültür Bakanlığı eski Özel Kalem Müdürü Ahmet Kırlıkova, Milli Kütüphane Başkanlığı’nda İnönü sergisi açtığında, açılışı Erdal İnönü yapmıştı. Yaşamının son ayları olduğunu bilmiyorum. Çok yorgun ve neşesizdi. Babasının daha önce hiçbir yerde sergilenmemiş fotoğrafları bile onu mutlu etmeye yetmiyordu.
Galileo’yu sordum... Ne ilgisi varsa...
Satrancı sormayacak mısın?” diye ansızın sorunca da utandım.
Hafızası karşısında bir adım geriledim ve “Galipsiniz Sayın İnönü. Hep galiptiniz zaten,” diyebildim.
Amerika’ya kontrol için yeniden gitmeye hazırlanıyordu o sıralar.
Son görüşüm oldu.

Mümtaz İdil
Odatv.com

25.11.2010 02:40

18 Kasım 2010 Perşembe

REFİK ERDURAN BANA YİNE SATAŞACAK

Tiyatro deyince aklıma arada bir Refik Erduran gelirdi. Kitaplarından...
Üstelik, çok uzaktan da olsa, bir akrabalığımız olduğunu, evlendikten sonra öğrendim.
Bir gün (hep böyle olur ya), adamın biri hışımla odama girdi. O sıralarda Ankara’da Strasbourg caddesinde Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü’nde çalışıyorum.
İçeri hışımla giren de Refik Erduran...
Kardeşim,” diye söze başladı girer girmez, “Burada siz görev mi yapıyorsunuz yoksa insanların işlerini zorlaştırmak için mi oturuyorsunuz?
Konunun ne olduğunu sordum doğal olarak.
Metamorfoz adlı belgesel bir Atatürk filminin metin yazarlığını yapmıştı ve filmin haklarına sahipti. Film de Kültür Bakanlığı’nın desteğiyle çekilmişti. Ama filmin haklarının kendisine devredilmesini ve bunun TRT’de oynatılmasını istiyordu.
Sinirlenmemesini söyledim ve oturmasını sağladım. Üstelik eline (yasak olmasına rağmen hep zulamda bulunurdu) bir kadeh cin-tonik verdim, daha saat on iki bile olmamışken.
Beş dakika sonra da istediği izin hazırlanmıştı bile.
Tam o sırada içeriye Genel Müdür Gürbüz Mutlu girdi...
Aralarında daha önce ne geçtiğini de bilmediğimden, şaşırdım.
Gürbüz Mutlu, hemen Refik Erduran’a doğru yönelip, elini uzattı ve “Kusura bakmayın Refik Bey, istediğinizi yerine getiremedim, ama buna mevzuat izin vermiyor. Beni anlayışla karşılarsınız umarım,” dedi.
Erduran oturduğu yerden kıpırdamadı bile ve Genel Müdürün uzattığı eli görmezlikten gelip, “Ben sizin elinizi falan sıkmıyorum beyefendi,” dedi. “Siz kafası örümceklenmiş sıradan bir bürokrattan başka bir şey değilsiniz!
Çok zor durumda kalmıştım takdir edersiniz. Genel müdür, benim önümde fırça yiyordu, üstelik de iş halledilmişken.
Gürbüz Mutlu hiçbir şey söyleyemeden odadan çıktı, gitti.
Yıllar sonra, ben Kültür Bakanlığı’ndan iki kez ayrılıp yeniden döndükten sonra, Recep Bilginer ile birlikte Bakanı ziyareti sırasında yeniden karşılaştık. Bu süre içerisinde telefonla birkaç kez konuşmuşluğumuz olmuştu, ama yüz yüze ikinci kez ancak o zaman karşılaştık.
Sinema Genel Müdürlüğü’ne yeniden dönmeyi düşünmüyor musun?” diye sordu.
Kademe ilerlemesi cezam var,” dedim. “Mümkün değil...
Bakanla konuşalım, cezanı kaldıralım,” dedi.
Recep Bilginer de destekledi bu görüşü.
Sizin devlet memurluğu yapmadığınız belli oluyor,” dedim. “Bakan istese de cezayı kaldıramaz, bu kesinleşmiş bir hüküm olarak kabul ediliyor.
Cezayı kim verdi?
İsmail Kahraman...
Neden?
İşe üç gün gelmekten...
Niye gelmedin?
Oğlumun doğumuna rastlamıştı...
Yasal izinin yok muydu?
Vardı, ama kabul görmedi...
Sen ne yaptın peki?
İstifa ettim, gazeteciliğe döndüm...
İyi de yeniden neden memuriyete döndün?
.....
Evet, bu asla cevap veremeyeceğim bir soruydu. Ne Refik Erduran’a bu sorunun karşılığını verebilirdim, ne de daha önce bana kızanlara. Memuriyet benim gibi gazetecilikten gelen insanlar için “aykırı” bir meslekti, bunu biliyordum, ama koşullar insanları bazen hain yapıyor, bazen yalancı bazen de ilkesiz. Benimki de ilkesizlikten başka bir şey değildi tabii ki... Kolaya kaçma yani.
Sonra bir gün Milliyet’te, Viagra kahramanı olarak karşıma çıktı.
Adı da "Viagra Refik" olarak kaldı zaten.
Görüşmüyoruz uzun zamandır ama bir gün hışımla odama girip, bana sataşacağını adım gibi biliyorum.
Umarım bu yazıyı da bir yerlerden bulur, okur.

Mümtaz İdil
Odatv.com

18.11.2010 23:58

KAZIM YÜZÜNDEN ET YİYEMİYORUM

İlkokula Konya’da başladım... Kayseri Zincidere köyünde devam ettim, sonra İstanbul Kağıthane ve sonunda da Zonguldak Karaelmas...
Konya’da, İstasyon mahallesindeki lojmanlarda kalıyorduk. Dedem de babam da demiryolcuydu. Babam asteğmen olarak “eğitim”deydi.
Kurban bayramıydı şimdiki gibi.
Sırt sırta oturduğumuz ikiz evlerdeki komşumuz bir dana almıştı. Ben de onunla arkadaş olmuştum. Her çocuk gibi.
Onunla konuşuyor, dertleşiyor, saklambaç bile oynuyordum.
Çok oburdu... Ne kadar yeşillik bulup önüne koysam, hepsini silip süpüroydu.
Hiç kimseye anlatmadığım sırlarımı anlatıyordum.
Kuran kursuna gönderiyordu büyükbabam beni ve oradaki “hocayı” hiç sevmiyordum Uzun sopasıyla arada bir beni, arkadaşlarımı dürtmesinden rahatsız oluyordum. Büyükbabama anlatamadığımdan, ona anlatıyordum.
Dananın adını Kazım koymuştum... Ulukışla’da dedem, Pozantı’da babam kısım şefliği yaparken, rahmetli Nezih Demirkent’in ağabeyi de kasaba doktoruydu Ulukışla’da...
Onların hemen altındaki lojmanda da bir Kazım abi vardı... Çok severdim onu.
Danaya da onun ismini takmıştım.
Bayramlar herkesin toplandığı, buluştuğu günler olduğundan, neredeyse tüm aile, üç dayım ve iki teyzem büyükbabamın evinde toplanmıştık.
Yine böyle havaların sıcak olduğu bir günlere rastlamıştı bayram. Büyük dayım İbrahim ile arkadaşı ava çıkmışlardı.
Döndüklerinde çantalarında dört yaban güvercini vardı, vurulmuş...
Kan içinde...
Akşam onları bir güzel haşladı anneannem... Yiyemedim.
Bütün bunları da Kazım’a anlattım ertesi gün...
Bayramın birinci günüydü, hiç unutmuyorum... Sabah kalkar kalkmaz, daha yüzümü bile yıkamadan arka bahçeye, Kazım’ın olduğu yere koştum.
Gördüğüm manzara aklımdan hiç gitmedi, hiç...
Kazım yan yatıyordu. Gözleri bağlıydı ve ilk bıçak darbesini boğazına yiyordu.
Geri döndüm. Ağlayamadım da önce... Ne olduğunu anlayamamıştım. Eve kapandım. Annem de kızıyordu, kendimi odaya kapattığım için... Orada ağladım.
Kazım’ın öldüğünü biliyordum.
Sonra korka korka tekrar arka bahçeye baktığımda, Kazım’dan eser yoktu... Bir et çuvalı ağaca asılmıştı ve Kazım’a ilk bıçağı vuran adam olsa gerek, parça parça ediyordu çuvalı.
Akşamüzeri bir tepsi içinde et geldi...
Kazım’ın olduğunu biliyordum o parçaların.
Anneannem, teyzelerim ve annem eti kavurdular. Buzdolabımız yoktu.
Ve o koku burnuma yapıştı.
Hâlâ o yüzden et yiyemem. Vejeteryan falan da değilim. Ama et kokusu burnuma yapıştığı için herhalde, ne zaman bir et lokantasına girsem, kendimi alıştırmaya çalışsam, nafile...
En azından çocukların bu “vahşetten” uzak tutulması gerek...
Et yememekten öte, bende daha büyük bir “araz” da bıraktı... Bıçakla ilgili hiçbir şeyi izleyemiyor, bakamıyorum. Elinde bıçakla biri üzerime yürüse, donup kalıyorum.

Mümtaz İdil
Odatv.com

18.11.2010 14:52

17 Kasım 2010 Çarşamba

AHMET TELLİ OLMASA O ÖDÜLÜ ALAMAZDIM

DTCF’de okuduğum yıllarda, okul çıkışında genellikle ünlü kantine uğramak yerine, sınıf arkadaşım Nevzat Gümüşel ile birlikte Zafer Pasajı’ndaki Toplum Kitapevine giderdik. Arada bir çilli suratlı, sarımsı saçlı, kısa boylu bir çocuğu kitapevinin sahibi Remzi İnanç’ın yanında oturur bulurduk. Nevzat da bana çocuğu her görüşümüzde, “Bak,” derdi, “Bu çocuğa dikkat et, ileride çok ünlü bir şair olacak.”
Gösterdiği kişinin Ahmet Telli olduğunu sonradan Remzi İnanç söylemişti.1984 yılında ilk kitabımın hazırlıklarını yaparken, Dayanışma yayınları kuruldu. Başına da Ahmet Telli geldi, oturdu. Artık adı duyulmuş bir şairdi ve Nevzat haklı çıkmıştı. Kitap hazırlığımı koltuğuma sıkıştırıp yanına gittim. Önce Dayanışma kooperatifine üyeliğim yapıldı, ardından da kitap baskıya verildi.
Bir gün, TCDD Çeşitli Gelirler Şubesi’nde otururken telefon çaldı, arayan Ahmet Telli’ydi. Kitabın dizgisinin yapıldığını, ancak çok kısa kaldığını, acele bir bölüm daha eklemem gerektiğini söyledi.
O sıralar şimdi yazdığım gibi bir anda kağıda kafamdakileri dökmek gibi bir alışkanlığım yoktu. O yüzden de biraz zaman istedim. İlk Türk romancılarını kitabın sonuna eklemeye karar verdim. Namık Kemal’in “İntibah” romanıyla başlayacaktım ve Tanzimat dönemi Türk romanından bir kesit vermeye çalışacaktım.
İstediğim gibi olmadı, ama kitap 120 sayfaya ulaştı ve basıldı.
Dizgisi Necatibey civarlarında bir matbaada yapılıyordu. Prova çıktılarını almak için matbaaya gittiğimde yüreğim deliler gibi atıyordu. Kolay değil, ilk kitabımı, benim dışımda birisi yazıp bana verecekti. İlk kez çocuk sahibi olmak gibi bir şeydi o an hissettiklerim (Oğlum Barış kitaptan sonra doğdu). Kurşun harfler yukarılardan bir yerden düşüyor, dizgiciler inanılmaz bir hızla sayfaları dolduruyor, çıkan sayfaları da ben ardı ardına dizip heyecanla bitmesini bekliyordum.
İlk yazım “Dönemeç” dergisinde çıktığında çok daha fazla heyecanlanmıştım. Kitap hevesi bir süre sonra geçti, çünkü bir yığın konuyu üstünkörü geçtiğimi düşünmeye başlamıştım. Daha iyi işlemem gereken konulara yüzeysel değinmiş, hiç değinmemem gereken konularda ise çok ayrıntıya girmiştim (daha sonra Yaşar Kemal bir sohbetimizde bu eleştiriyi getirdi zaten).
Aradan ne kadar zaman geçti tam anımsamıyorum, ama bir pazar sabahı, kahvaltı hazırlığı yaparken karım, “Ödül almışsın,” diye Cumhuriyet gazetesiyle birlikte yanıma geldi.
“Ne ödülü?” diye sordum.
“Akademi Kitapevi Araştırma-İnceleme Birincilik Ödülü.”“Nasıl olur? Ben başvuruda bulunmadım ki?”
Sevgili Ahmet Telli... Benim adıma yayınevi olarak başvuruda bulunmuş meğerse....
Daha sonraları, “Niye bana sormadın?” dedim.
“Sorsam ne değişecekti?” diye yanıtladı. “Katılmak istemiyorum mu diyecektin?”
Verecek yanıtım yoktu.
Ahmet’le en son, 10 yıl önce Çankaya televizyonunda yürüttüğüm bir programa çıktık ve şiirleri üzerine konuştuk. O sıralarda “Kül” adlı bir şiir kaseti çıkmıştı, ondan bazı pasajlar okumuştu.
Şiir çok özel bir edebiyat dalı olduğundan, şairlikle de uzaktan yakından ilgim olmadığından, şiire karşı hep bir okur gözüyle bakmışımdır. Şairler benim için çok önemli ve özel kişilerdir ve asla eleştirilemezler. Kelimelerle dans edebilmenin yaman yürekliliğidir onların yaptığı. Şiir edebiyat biliminin en soyut yaratımıdır. Açın okuyun Ahmet Telli’nin “Su Çürüdü” kitabını... O zaman anlayacaksınız, su da çürürmüş...12 Eylül sonrasında çok sıkıntı çekti Ahmet, çok da hırpalandı. Ama çabuk toparlandı, ayağa kalktı ve şiir yazmaya devam etti, hala da yılmadan sürdürüyor kelimelerle dansını.
Türk edebiyatı için büyük bir kazanç olan bu “ufak dev adam”, kendi halinde Ankara’da yaşayıp gidiyor, şiirler yazıyor, incelemeler yazıyor, ama tüm bu emeğinin karşılığında yalnızlığını da sürdürüyor. İnanılmaz bir çevresi, seveni var, ama yeterince değerlendirilmiyor, “neonlara” ismi taşınmıyor. Sanatla (!) uğraşan diğerleri gibi... Kendisi de istemiyor zaten.
Bir gün, Öteki Yayınevi’ne uğradığımda bana, “Neden Tolstoy’un ‘Sanat Nedir’ kitabını çevirmiyorsun, Türkçe’ye çevrilmedi hiç,” demişti. Ben de, kitabın Rusçası’nı bulmaları halinde seve seve çevireceğimi, ama bir çevirmen olarak çok yavaş çalıştığımı belirtmiştim. Sonra da Dostoyevski ve Tolstoy tartışmasına girişmiştik, hangisi daha önemli, hangisi daha büyük, diye... Üzerimize vazifeymiş, sanki biz karar verebilirmişiz gibi.
Çok sonraları, Tolstoy’un “Sanat Nedir” adlı kitabının çevirisine rastladım. Hem sevindim, hem üzüldüm. Yani, siz bir çeviriye başlıyorsunuz, emek veriyorsunuz ve bir de bakıyorsunuz ki, ele aldığınız kitap çoktan çevrilmiş...
Ahmet Telli’yi arayıp durumu bildirdim ve çeviriyi bıraktığımı söyledim.
“Sen devam et, daha iyisini yaparsın,” dedi.
Söz konusu bir roman ya da şiir olsa, daha iyisi belki yapılabilir. Ama, eleştiri kitaplarında üç aşağı beş yukarı söylenmek istenen anlaşılır. Yazılan son derece didaktiktir ve uğraşsanız da bozamazsınız. Ancak bazı cümleleri anlamayabilirsiniz ve atlayabilirsiniz, o kadar.
Ahmet’e düşüncelerimi anlattım, o da kabul etti.
Uzun zamandır görmüyorum.
Bir ara Konur sokaktaki kahvelerden birinde Nihat Genç ile çay içerken rastlamıştım. Öylesine ayak üstü konuşmuştuk.
Şairlerimizi de hırpalıyor ve yok ediyoruz.

Mümtaz İdil
Odatv.com

17.11.2010 00:40

15 Kasım 2010 Pazartesi

RUTKAY AZİZ İLE PATLAMANIN ORTASINDAYDIK

“Ayağını içeri al” diye bağırdı Rutkay Aziz...
Ben de çektim...
Tunç Başaran, Rutkay Aziz ve ben... Üçümüz de şu yüksek binalarda camları silenlerin bindiği türden bir asansördeyiz.
Etraf yangın yeri...
Yukarıdan yanan variller düşüyor, sağdan soldan patlamalar, alevler yüzümüze kadar yaklaşıp çekiliyor...
Birbirimize yanaştık etraftaki“kâbusu” izliyoruz.
İzlediğimiz, başrollerini Kurt Russel, William Baldwin ve Robert de Niro gibi oyuncuların oynadığı Backdraft adlı filmin stüdyo sahneleri...
Los Angeles’te, Universal Studios’dayız...Tunç Başaran’ın “Piano Piano Bacaksız” filmini Oscar Aday Adayı olarak getirdiğimiz 1993 yılı.
Bazen şans hiç aklınıza gelmediği zamanda kapınızı birkaç kez çalıyor. Kültür Bakanlığı Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürcülüğü oynadığım yıl Aralık ayında Hulki Cevizoğlu aradı.
“Mümtaz Çin’e gidiyoruz. Seni de listeye yazdık, gelir misin?”
Marsilya başkonsolosu aradı: “Türk filmleri haftası yapıyoruz, sizi de bekleriz...”
Kapı açıldı içeriye Tunç Başaran ve Rutkay Aziz girdi...
“Los Angeles’e gidiyoruz...” diye...
Tunç Başaran’ı da Rutkay Aziz’i de ilk kez o zaman gördüm. Onlarla gitmeye de karar verdim.
British Airways’den biletlerimiz alındı, ama gitmek ne mümkün... Saatlerce İstanbul havalimanında bekledik sis yüzünden.
Önce Londra, ardından uzun bir uçuştan sonra Los Angeles...
Müthiş bir yağmur altında bizi Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Emre karşıladı... Valizler yok...
Hemen bizi büyük bir alışveriş merkezine götürdü Mehmet Emre ve hepimiz baştan aşağı giyindik, kuşandık... Hatta Mehmet, “isterseniz smokin bile alabilirsiniz, bunu ödemek zorundalar... iner inmez bir resepsiyona da katılabilirdiniz,” dedi.
İlk cep telefonunu da onda o gece görmüştüm.
Hotel Nikko diye Baverly Hills’te bir otele yerleştik. Rutkay Aziz’in bacağı şişmişti oturmaktan, ona bir doktor bulduk.
Kendimi Baverly Hills sokaklarına attığımda gece yarısını çoktan geçmişti...
İnsanları ya kumar masasında ya da seyahatte tanıyacaksın, derler ya... Her ikisi de yaşamımda çok önemli iz bırakan sanatçılar oldu. Her ikisi de “abi” oldular on yedi gün boyunca. En ufak bir kapris veya nazlanma yaşamadım.
Sinema dışında bir tek günümüz olmadı... Bir kez Mehmet Emre’nin aracıyla ve şoförüyle San Diego’ya gittik, o kadar.
Universal Studios’a gidenler bilir, Hollywood’a damgasını vurmuş filmlerin bazı sahnelerini size canlı yaşatıyorlar. Star Wars’ın bulunduğu bölüme gittiğimizde bizi iki sevimli robot karşılamıştı.
“Zelzele” filminde başımıza taşlar yağıyor sandık... “Jaws” filmindeki köpekbalığı birkaç kez bizi ısırmaya kalktı... Rutkay Aziz tam bizi yutarken köpekbalığının kocaman açılmış ağzını çekip tarihe not düştü.
Ama en dehşetli olanı “Backdraft” filminin stüdyo çekimleriydi.
Önce bizi bir salona alıp, filmin nasıl çekildiğini perde üzerinde gösterdiler... Sahne şöyle başlıyordu: Bir çelik kapı, altındaki aralıktan duman çıkıyor... Görevlilerden biri ne olduğuna bakmak için yaklaşıyor ve bir patlama...
Sonra bizi başka bir odaya aldılar. Oradan da karanlık ve kocaman bir hangara bakan asansöre...
Karanlıkta bir ışık hüzmesi, tıpkı daha önce perdede gösterdikleri gibi bir kapıya odaklandı: Altındaki aralıktan duman çıkan çelik bir kapıya...
Derken patlamalar başladı... Her yer bir anda yangın yerine döndü... Tam üzerimize yanan bir kalas düştü ve kafa hizamızda kaldı...
Çıktığımızda gerçekten hayran kalmıştık ama bir o kadar da ürkmüştük.
Sinemanın tam göbeğindeydim iki koca sinema adamıyla. Onların da etkilenmiş olması hoşuma gitmişti.
Mehmet Emre bir kokteyl verdi film için. Bir çok Oscar üyesi de katıldı, ama karşımda Comiser Colombo’yu görünce çok şaşırdım. Peter Falk neredeyse hiç değişmemiş bir halde kokteyle katılmıştı. Bir ara sordum:“Neden Colombo dizisini bıraktığını”.
Dizi çok tutulmuştu çünkü.
Yapımcı ve senaristi de Aaron Speeling’di. Sonra o bıraktı ve bir süre Peter Falk üstlendi... Ama asla Speeling’in düzeyine ulaşmadı diziler.
O da bunu anlatmıştı... Aaron Speeling’in bırakmasıyla Colombo’nun da bittiğini...
Rutkay Aziz tüm seyahat boyunca hep bitki çayı içmişti, Tunç Başaran da yalnızca kırmızı şarap...
Tam on karton sigara tüketmiştik.
Saatlerce süren keyifli sohbetlerde.
Rutkay Aziz’in müthiş hazırcevap olduğunu ve kendi yaptığı esprilere hiç gülmediğini de o zaman öğrenmiştim.
Dönerken Abdurrahman Keskiner’e bir askı bulmak için saatlerce dolanmıştı Tunç Başaran...
Beni “Sen de gitme Triandafilis” filminde başrol oynatacağına söz vermişti Tunç Başaran... Triandafilis olarak...
Tipim uymadı herhalde ki, vazgeçti sonradan...
Ama Uğur Mumcu’nun katledildiği haberi ile birlikte tüm neşemiz kayboldu gitti...

Mümtaz İdil
Odatv.com

15.11.2010 23:50

14 Kasım 2010 Pazar

KİME SELAM VERSEM AKLIMA BEHRAMOĞLU GELİYOR

Klasik Rus edebiyatının en büyüklerinden biri sayılan, hatta Rus edebiyatının miladı kabul edilen Aleksandr Sergyeviç Puşkin’in “özgürlük düşüncelerini”, mezuniyet tezi olarak almıştım.
Mezuniyetten sonra da Puşkin üzerine yazılar yazmayı sürdürdüm. Ancak, son derece yalın bir dille yazan Puşkin’in tüm eserlerini Türkçe’ye şu ana kadar kimse kazandıramadı. Bunun en önemli nedeni, Türkçe’ye çevrildiğinde özellikle şiirsel anlatımı kaybetmesi. Bir ara Ataol Behramoğlu kalkıştı bu işe, ama sanırım o da hepsini tamamlayamadı.
Puşkin’in şiirlerin üzerine çalışırken, bir şiiri dikkatimi çekmişti: Rusçası“Meşçanin” olan şiir, Türkçe’ye “Küçük burjuva” olarak çevrilebilir. Puşkin de şiirini “Ya tolka meşçanin,” yani “ben yalnızca bir küçük burjuvayım,” diye bitiriyordu.

MİLİTANIN BAŞINDAYDI


O sıralarda (yıl 1976-77) Ataol Behramoğlu da Militan dergisinin başındaydı. Puşkin’in “küçük burjuva” olduğunu öğrendim ya, serde de “devrimcilik” var, hemen Puşkin üzerine bir yazı döşenip, Ataol Behramoğlu’na gönderdim. Behramoğlu uzun bir mektup yazarak, yazıma cevap verdi. Puşkin’in yaşadığı dönemde “küçük burjuva” olmanın bile bir devrimcilik sayılacağını, o dönemde henüz feodal yapının devam ettiğini, Puşkin’in zamanı için büyük bir devrimci olduğunu anlatan bir mektuptu.
Ataol Behramoğlu ile aynı fakülteden mezunduk, ama benim başladığım yıl o mezun olmuştu sanırım. Okuldayken tanışamadık. Yıllar sonra, yani seksenli yılların ortalarında, Ankara Sanat Tiyatrosu’nda metnini yazdığı bir tiyatro oyununun galasında karşılaştık. Ben o sıralarda henüz TCDD’de memuriyete devam ediyordum, bir yandan da Bilim ve Sanat dergisinin kültür sanat bölümü sorumluluğunu yürütüyorum. Galaya davet de zaten bu nedenle gelmişti.

Akşam galaya gittiğimde, oyun başlamadan önce Ataol Behramoğlu’nu yanında birkaç kişiyle birlikte bir köşede gördüm. Çekinerek yanına gittim ve kendimi tanıttım. Bir de, bu tür tanışmalardan, kendimi tanıtmaktan hoşlanmadığımdan olsa gerek, iyice tedirgindim. Behramoğlu’nun yanında Toplum Kitabevi’nin sahibi, yazar Remzi İnanç ile adını bilmediğim birkaç kişi daha vardı.

Behramoğlu’na, yıllar önce yazdığım Puşkin yazısının yanlışlığını ve mektubuyla beni uyarmasının çok yerinde olduğunu anlattım. Tabii o anımsayamamıştı, ama biz yine de, o sıkışıklıkta bir Puşkin tartışması başlattık. Şiirlerinin çevrilmezliği, Dekabrist ayaklanması, Pugaçev ve Stenka Razin ayaklanmaları üzerine konuştuk. Etrafımıza doluşan kalabalık Behramoğlu’na sürekli bazı şeyler sorup söylediğinden, tartışmayı kesmek zorunda kaldık ve ben ayrıldım.

Tam o sırada, şu anda Rusça’dan Türkçe’ye çevirileriyle Türkiye’nin en iyi çevirmeni olarak tanıdığım, sınıf arkadaşım Mazlum Beyhan girdi. Tiyatronun fuayesine inen merdivenden inerken Ataol Behramoğlu’nu uzaktan gördü ve çok yakın bir arkadaşıyla selamlaşır gibi ellerini sallayarak selam verdi.
Müthiş bir kıskançlık duydum o anda. Bizim Mazlum, koskoca Ataol Behramoğlu’na, sıradan bir arkadaşıyla selamlaşır gibi selamlaşıyor, hatta yanına gitmeye bile gerek görmüyordu. Daha da korkuncu oldu ardından. Tuttu, Ataol Behramoğlu Mazlum’un yanına geldi. Şaşkınlığım da iki kat oldu tabii...
Hep yazarları, sanatçıları ulaşılmaz kişiler olarak gördüğümden olsa gerek, Mazlum ile Ataol’un bu şekilde selamlaşmaları sonucu, Mazlum Beyhan’ın da “ulaşılmazlar” kategorisine yükseldiğini düşündüm.

YILLAR SONRA TEKRAR

1984 yılında Akademi Kitabevi İnceleme Araştırma ödülünü aldığım zaman jürimde Ataol Behramoğlu da vardı. İstanbul’daki ödül töreni sırasında Ataol Behramoğlu ile tekrar karşılaştık.
Sonra dostluğumuz, aralıklı da olsa sürdü gitti. Onun yazılarından, telefonlarından, sohbetlerinden çok şey öğrendim Rus edebiyatıyla ve çeviri tekniğiyle ilgili olarak.
Ama hâlâ, ne zaman dostlarımdan biriyle karşılaşıp da, uzaktan uzağa elimi sallayarak selamlaşsam, aklıma Ataol Behramoğlu geliyor.

Kimi zaman, özellikle de çeviri yaparken, öyle an olur ki, tıkanır kalırsınız. Ne sözlükler size yardım edebilir o an, ne bildiğiniz Rusça, ne kelimelerin büyüsü. İşte böyle anlarda, elinizin altındaki telefona sarılıp sorabileceğim insanlardan biri de Ataol Behramoğlu’dur: “Abi, ben bu cümleden bir şey anlamadım...”
En son, 2 yıl kadar önce Mülkiyeliler Birliği’nin Yüksel Caddesi’ne bakan bahçesinde, Hasan Uysal’ın masasında birlikte olduk.

“Bir ortaya çıktın, ortalığı allak bullak ettin. Sonra da kayboldun Mümtaz,” 
dedi.
Sözünü ettiği, 1984 yılıydı.
“Gerçeklik ve Roman” kitabını yazdığım yıl.
Ardından “Sovyet Romanı” çalışması...
Sonra bir süre kış uykusu.

Mümtaz İdil
Odatv.com

14.11.2010 13:29

ÖLÜMÜN YÜZÜNÜ İLK ONDA GÖRDÜM

Okan Şahinbaş’ı siz hiç tanımadınız, artık tanımanız da mümkün değil. O, benim tanıdığım ve size anlatmayı düşündüğüm bir “surat”, çünkü ölümün yüzünü ilk kez ben onda gördüm. Ölümden ürkmedim, ama dehşetini iliklerime kadar hissettim.
Çorum Valiliği’nin ek binasındaki sekizinci katta bulunan büroma ilk geldiğinde (2001) 5 yaşındaydı. Babası telaş içinde onu sakinleştirmeye çalışıyor, o ise çocukluğunun tüm özgürlüğüyle odaya girip çıkıyordu.
Babası, “müdür amca kızacak,” dedikçe, daha da azgınlaşıyordu. Müdür de neydi ki? Çocuk müdür falan dinler miydi?
O ilk görüşümdü.
İkinci kez gördüğümde ise ölmek üzereydi.
İlk görüşümün üzerinde 7–8 ay geçmişti. Bir gün babası, Okan’ın hasta olduğunu ve Ankara’ya sevk ettirdiklerini söyledi.
Benim de, oğlum için Ankara’ya sık sık taşındığım zamana rastlıyordu.
Sonra Ankara gidişleri sıklaştı. Bir gün sordum: “Nedir hastalığı?” diye.
Babası omuzlarını kaldırıp, “Bilmiyorum müdürüm,” dedi. “Bir kan hastalığı varmış. Sürekli kan vermek gerekiyor. Anasıyla benim kanım da uyuşmuyor. Çocuk iyice zayıfladı...”
Aklımdan geçti, ama bir şey söylemedim.
Babasının söylediğine göre Okan giderek ağırlaşıyordu. Artık daha sık Ankara’ya gidiyor, gittiği zaman daha fazla hastanede kalıyordu. Hastalık da belli olmuştu: Lösemi...
Arada bir iyileşiyordu Okan, babası da umutla dolanıyordu dairede. Çok düşkündü yavrusuna. Kolay değil, 18 yıl sonra gelen ikinci evlattı Okan ve çok da sevimliydi.
Baba giderek işe gelmez oldu. İş arkadaşları karıncalanmaya başladı, ama biliyordum onun çaresizliğini ve sessizce izliyordum.
Bir gün daha bir çaresiz geldi. Duruşundan da, konuşmasından da belliydi çaresizliği. Ankara’yı aradım, eşim aracılığıyla kan buldurdum. Çorum’daki doktor arkadaşları arayıp, 0 grubu Rh negatif kan tedarik etmeye çalıştım. Çorum’un önde gelen hem doktor hem “insanlarından” göz doktoru Ayhan Mutlu sayesinde bulabildik.
Ama bunların hepsi “taşıma suydu” ve değirmeni bir yere kadar döndürecekti, hepimiz biliyorduk.
Bir gece baba Şahinbaş dehşet içinde beni arayıp, bir cankurtaran bulmamı istedi. Okan’ın ateşi 42-43 dereceye çıkmıştı ve havale geçirmek üzereydi. Acilen Ankara’ya gitmesi gerekiyordu.
Cankurtaran bulamadım, ama Mecitözü’nden akrabası sağlamıştı ve Okan bir kez daha ve son kez Ankara’ya gitti.
Döndüğünde babası, doktorların artık yapacak bir şey olmadığını söylediklerini anlattı. Söyledikleri: “Tanrıdan umut kesilmez. Artık bir mucize bekliyoruz...”
Bu, “ölecek artık,” demenin yumuşatılmışıydı besbelli.
Babası bunu bana anlattığında günlerden çarşambaydı. Aynı gece, nedenini bilmeden ağladım. Bir kez görmüştüm Okan’ı, ama bir çocuğun çaresizlik içerisinde bu dünyadan göçüp gitmesini haksızlık olarak görüyordum. Oysa binlerce, yüz binlerce, milyonlarca çocuk bu dünyadan haksız yere göçüp gidiyordu her gün, ama ben yine de Okan’ı aklımdan çıkaramıyordum.
Eşimle telefonda konuştum. Okan’ı ziyaret etmek istediğimi, onu kucağıma almak istediğimi ve sanki “alternatif tıp” varmış gibi, ona dokununca iyi edeceğimi sandığımı söyledim.
Nedense inanıyordum böyle bir şey yapabileceğime, saflık bu ya.
Perşembe günü kocaman, tüylü bir oyuncak alıp Okan’a gittim. Dehşet bir görüntüyle karşılaşacağımı biliyordum, ama bu kadarını beklemiyordum. İnanılmaz zayıflamıştı. Çöp gibi bacakları pijamasından sıyrılmıştı. Sarı saçları Amerikan biçimi kesilmişti. Renkli gözleriyle yorgun yorgun bakıyor, ikide bir babasının boynuna sarılıp ayağa kalkmaya çalışıyordu.
Verdiğim oyuncağa bakmadı bile.
“Biraz dolaşalım,” dedim. Aslında ondan çok benim ihtiyacım vardı dolaşmaya. Dışarı çıkıp bir arabaya bindik. İlk kez o zaman kucağıma geldi. Gözleri dalıp gidiyordu. Sanki ölüme bakıyordu.
Evet, bence ölüme bakıyordu. O gözlerini, bakışını asla unutamayacağımı anladım.
Duygusaldım. Biraz konuştuk, ama o da ben de ağzımızı zor açıyorduk, kelimeler benim boğazımda düğümleniyordu, onunki ise güçsüzlükten çıkmıyordu.
Baba oğul beni çarşıda bir yerde bırakıp döndüler.
Cumartesi akşamı o beklenen telefon geldi: Okan’ı kaybetmiştik.
Onu tanımadınız, çok güzel bir çocuktu.
Çok akıllı, çok sevimli ve yaşamak isteyen bir çocuk... Oynayamadı, sevinemedi ve babasının söylediği kadarıyla çok acı çekti. 6 yıllık bir yaşam, iki yılı delik deşik olmuş bir vücut...
Onu tanımadınız, ne yazık ki ben tanıdım.
O, milyonlardan yalnızca bir tanesiydi...
“Ünlü” değildi...
Bu sayfalara “ünlü” olarak da giremedi.

Mümtaz İdil
Odatv.com 

14.11.2010 00:37

12 Kasım 2010 Cuma

YAŞAR KEMAL BANA NEDEN PEZ.... DEDİ?

Yazarlığın aklımda olmadığı, ama çeviri ile hayatımı kazanabileceğimi sandığım yıllarda, Refik Baydur’un (o sıralarda Kimya-İş Sendikası başkanıydı, 1970’li yılların ortaları) aracılığıyla Cem Yayınevi’ne Tolstoy çevirisi için gitmiştim. O sıralarda Cem Yayınevi’nin başında rahmetli Oğuz Akkan bulunuyordu.
Ben Oğuz beyle başarısız bir görüşme yaptığım sırada içeri, Yaşar Kemal girdi. Yüzünü asla unutmadım. İnce Memet’in baskısı ile ilgili görüşmeye gelmişti. Yaşar Kemal çıktıktan sonra Oğuz bey onun Yaşar Kemal olduğunu söyledi, öyle öğrendim.
Pek ilgilendiğimi de söyleyemem.
Aradan yıllar geçtikten sonra, 1993 yılında, Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü’nde görev yaptığım sırada bir İstanbul seyahatim oldu. Artık edebiyatçı sayılırdım. 1984 Akademi Kitabevi İnceleme Eleştiri Birincilik Ödülü’nü “Gerçeklik ve Roman” adlı kitabımla kazanmıştım. Yaşar Kemal’i de biliyordum.
İstanbul’daki işleri hallettikten sonra 23.55 uçağıyla Ankara’ya dönecektim, ama bizim Telif Hakları İstanbul Müdürü Asaf Koçtürk beni Çiçek Bar’a götürdü. Sinema ile ilgili koltuğa oturduktan sonra, her İstanbul’a gidişimde Çiçek Bar’a uğrar olmuştum.
Bir masada rahmetli Onat Kutlar, Hüseyin Yaygınsoy, adını bilmediğim tuhaf şapkalı bir bayan ve birkaç sinemacı daha oturuyorduk.
Ansızın elinde viski bardağı ile Yaşar Kemal masamızda bitiverdi. Hemen yanımdaki sandalyeye de oturdu.İkinci viskisini yudumlamaya başlamıştı ki, birden aklına yanında oturduğum geldi herhalde, Onat Kutlar’a, “yahu bu delikanlı ile beni tanıştırmayacak mısınız Onat,” dedi.
Onat ağabey, “Mümtaz İdil Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürü Yaşar ağabey,” dedi. “Ankara’dan gelmişti, bu gece de dönüyor yanılmıyorsam.”
Yaşar Kemal bir süre Onat ağabeye baktı, ardından bana döndü. Kalın sesiyle, “Yoksa sen şu bizim bildiğimiz A.Mümtaz İdil misin,” dedi.
Çok onurlanmıştım. Yani, Yaşar Kemal beni bir şekilde duymuştu.
Utangaç bir halde, “Evet,” dedim.
“Şu Gerçeklik ve Roman’ı yazan?”Yine utangaç bir halde, “evet” diye mırıldandım.
Sonra “Gerçeklik ve Roman” kitabımdan bir yığın yeri konuştuk. Özellikle de Dostoyevski’nin bir dönüm noktası olduğunu iddia ettiğim bölümlerden.
Yalnız,” dedi. “Selim İleri’den fazla söz etmişsin.”Selim İleri’den neden söz ettiğimi açıklamaya çalıştım. Özellikle de “Cehennem Kraliçesi” romanında neden Bülbülün’e bir kez bile “eşcinsel” demediği halde, Mehmet’in başına sürekli “Marksist” kelimesini eklemek zorunda kaldığını anlattım. Mehmet’in Marksistliği kitapta kendini gösteremiyor, dedim. Turgenyev neden “Babalar ve Oğullar” romanında Bazarov’u anlatırken bir kez bile “nihilist” demez? Siz kitapta onun nihilist olduğunu anlarsınız. Roman yazmak bu değil midir?
Yaşar Kemal’in konuşma hoşuna gitmişti. Masadakilerle pek ilgilenmiyorduk. Ama benim kalkmam ve 23.55 uçağına yetişmem gerekiyordu.
Tam kalkmaya hazırlanırken Yaşar Kemal bana dönüp, “Memurluk mu yapıyorsun şimdi,” diye sordu anlamsızca.
Evet,” dedim.
Sunturlu bir küfür savurup, “senin yazman gerek oğlum,” dedi. “Ne kadar maaş alıyorsun orada?
Maaşımı söyledim.
“Bırak orayı, o kadar parayı ben sana vereyim. Sen yeter ki yaz,”dedi.
Telefonunu da verdi ve ben biraz sevinçli ama biraz da kuşkulu oradan kalkıp, uçağa yetişmek üzere arabama bindim.
Ertesi sabah Ankara’daki odama geldiğimde, saatin on olmasını bekledim. Aklıma koymuştum bir kere: Yaşar Kemal kafayı bulmuştu da mı bana o övgü dolu sözleri söylemişti, yoksa gerçek miydi?
Telefonu rahmetli karısı Tilda açtı. Bir süre Yaşar Kemal’i vermemeye çalıştı, ama Yaşar ağabey herhalde adımı duyunca telefona geldi.
Merhaba Mümtaz,” demesini bekliyordum, ama demedi.
“Hala memuriyette devam mı ediyorsun pez...” dedi.
Yani bir insan küfür yer de, mutlu olur mu? Oldum. Demek ki, bir gün önceki konuşmayı unutmamıştı. Demek ki, bir gün önce benimle yaptığı konuşmanın sebebi iki duble viski değildi.
Sonra dostluğumuz devam etti Yaşar ağabey ile. Onurlu ve kıvanç duyduğum bir dostluk oldu hep. Öteki yayınlarından çıkan Dostoyevski’nin Budala eserinin çevirisini gönderdiğimde de, “bugüne kadar okuduğum en iyi Budala çevirisi,” demişti.
Yıllar sonra, iki oğlumla birlikte Antalya’ya, bir dostun düzenlediği denizle ilgili bir etkinliğe gittiğimde, Türkizi otelinde karşılaştık. Bir başka masada oturuyordu. Heyecanla yanına gittim, halini hatrını sordum.
Sonra kendi masama, karımla iki oğlumun oturduğu masaya geçtim. Küçük oğlum daha 4-5 yaşlarındaydı, ama büyük 18 yaşına basmıştı ve ilk kitabı “Bilinmeyene Yolculuk”u yayınlamıştı.
Bir anda Yaşar ağabey masamıza geldi. Büyük oğlum Barış çok heyecanlandı. Küçük hiçbir şeyin farkında değildi doğal olarak.
Uzun süre bizle oturdu ve Barış ile konuştular. Barış o günü hiç unutmadı. Kuşkusuz ben de hiç unutmadım. Masamıza kadar gelmesi ve iki oğlumla da bir arkadaş gibi sohbet etmesi unutulmaz bir anıydı.
Ama yine de hayırsızlık benden geldi. Kaç kez İstanbul’a gittiysem de, kaç kez kendisine uğrayıp, bir diğer Dostoyevski çevirim olan “Delikanlı” romanını kendisine vereceğimi söylesem de, olmadı.
Yine de yüreğimin bir yerinde tüm sıcaklığıyla varlığını hissettiğim için mutluyum.
Seversiniz, sevmezsiniz. Ama bu toprakların yetiştirdiği en önemli edebiyat insanlarından biri...
Benim de “dostum” diyebileceğim bir insan...
Az onur değil aslında.

Mümtaz İdil
Odatv.com

12.11.2010 21:31